“Allah Tealâ bu ümmete her yüzyılın başında dinini tecdid edecek kimse(ler) gönderir” (Ebu Davud, el-Hakim, et-Taberanî).
Bu hadisten anladığımız odur ki, bu Ümmet’in dinî hassasiyetinde belli zaman aralıklarıyla bir takım aşınmalar, eksilmeler olacaktır. Halk arasında çabuk yayılan ve pek itibar gören “zaman değişiyor”, “hangi devirde yaşıyoruz” gibi içi boş değerlendirmelerle kaybolmaya yüz tutan dinî kavram, kurum ve anlayışlar, yüz yılın başında yetişecek ehliyetli ve liyakatli ilim adamları eliyle yeniden ihya edilecek, aslî muhtevasına kavuşturulacaktır. Bu yönüyle bu Ümmet’in yetiştirdiği alimler, gerçekten de İsrailoğulları’nın nebilerinin yaptığını yapmışlardır, yapacaklardır.
Zikredeceğimiz ikinci hadis ise, bu Ümmet’in geride bıraktığı devirlere nazaran bize daha yakın gibi görünen bir durumu tasvir ediyor:
“Muhakkak ki Allah, ilmi insanlardan söküp almak suretiyle kabzetmez. Fakat ilmi, ulemayı almak suretiyle kabzeder. Ulema kalmayınca ilim de kalkar. Bu suretle hiç alim kalmayınca insanlar cahilleri rehber edinir ve (meselelerini) onlara sorar. Onlar da ilimsiz olarak fetva verir; hem kendileri sapar, hem de halkı saptırırlar.” (el-Buharî, Müslim, et-Tirmizî, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel…)
İşte bu durum Ümmet’in de insanlığın da felaketi demektir. Peygamberlere vâris olmaya hiçbir şekilde ehil ve layık olmayan insanların Din hakkında fetva vermeye, görüş belirtmeye, ahkâm kesmeye başlaması, gerçek ilim adamlarının aramızdan çekilip alınmasıyla olacaktır.
Kaynaklarımızda ilim öğrenmenin farz-ı kifaye olduğu yazar. Yani toplumda yeterli sayıda kimsenin ilimle iştigal etmesi, diğerlerini sorumluluktan kurtarır. Bu doğru bir tesbittir şüphesiz ve bugüne kadar da şöyle veya böyle süregelmiş bir durumu anlatmaktadır.
Bir de şu soru üzerinde düşünmeye ne dersiniz: Yeterli sayıda ve gerçek anlamda ilim adamı yetişmesi için toplum olarak, fert olarak üzerimize düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirdiğimiz söylenebilir mi?
Elbette “Hiç Peygamber vârisi alim yoktur!” demek büyük bir yanlış olur. Onlar her zaman vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Problem onların sayısının ve etkinliğinin artması, kendilerinden beklenen irşad, ıslah, ihya, tecdid faaliyetlerini gereği gibi yerine getirmesinin imkânlarının oluşturulması noktasındadır.
Bu hadisten anladığımız odur ki, bu Ümmet’in dinî hassasiyetinde belli zaman aralıklarıyla bir takım aşınmalar, eksilmeler olacaktır. Halk arasında çabuk yayılan ve pek itibar gören “zaman değişiyor”, “hangi devirde yaşıyoruz” gibi içi boş değerlendirmelerle kaybolmaya yüz tutan dinî kavram, kurum ve anlayışlar, yüz yılın başında yetişecek ehliyetli ve liyakatli ilim adamları eliyle yeniden ihya edilecek, aslî muhtevasına kavuşturulacaktır. Bu yönüyle bu Ümmet’in yetiştirdiği alimler, gerçekten de İsrailoğulları’nın nebilerinin yaptığını yapmışlardır, yapacaklardır.
Zikredeceğimiz ikinci hadis ise, bu Ümmet’in geride bıraktığı devirlere nazaran bize daha yakın gibi görünen bir durumu tasvir ediyor:
“Muhakkak ki Allah, ilmi insanlardan söküp almak suretiyle kabzetmez. Fakat ilmi, ulemayı almak suretiyle kabzeder. Ulema kalmayınca ilim de kalkar. Bu suretle hiç alim kalmayınca insanlar cahilleri rehber edinir ve (meselelerini) onlara sorar. Onlar da ilimsiz olarak fetva verir; hem kendileri sapar, hem de halkı saptırırlar.” (el-Buharî, Müslim, et-Tirmizî, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel…)
İşte bu durum Ümmet’in de insanlığın da felaketi demektir. Peygamberlere vâris olmaya hiçbir şekilde ehil ve layık olmayan insanların Din hakkında fetva vermeye, görüş belirtmeye, ahkâm kesmeye başlaması, gerçek ilim adamlarının aramızdan çekilip alınmasıyla olacaktır.
Kaynaklarımızda ilim öğrenmenin farz-ı kifaye olduğu yazar. Yani toplumda yeterli sayıda kimsenin ilimle iştigal etmesi, diğerlerini sorumluluktan kurtarır. Bu doğru bir tesbittir şüphesiz ve bugüne kadar da şöyle veya böyle süregelmiş bir durumu anlatmaktadır.
Bir de şu soru üzerinde düşünmeye ne dersiniz: Yeterli sayıda ve gerçek anlamda ilim adamı yetişmesi için toplum olarak, fert olarak üzerimize düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirdiğimiz söylenebilir mi?
Elbette “Hiç Peygamber vârisi alim yoktur!” demek büyük bir yanlış olur. Onlar her zaman vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Problem onların sayısının ve etkinliğinin artması, kendilerinden beklenen irşad, ıslah, ihya, tecdid faaliyetlerini gereği gibi yerine getirmesinin imkânlarının oluşturulması noktasındadır.