KENDİNDE ARA
İnsanoğlu bir arayışın içinde dünyaya geliyor. Bu arayış, kimi zaman hakikat arayışı olurken, kimi zaman rızık arayışı, kimi zaman evlâd arayışı, kimi zaman mal arayışı, hatta kimi zaman şirâzeden çıkarcasına belâ arayışına dönüşebiliyor.
İnsan, her türlü madde arayışına bir türlü yol buluyor da mânâ arayışı uzun sürüyor. Eğer bir kalp, vahiy ve nübüvvet nûru ile aydınlanmışsa, kişinin arayışı sükûn buluyor. Eğer o kalp vahiyden ve nübüvvet nûrundan mahrum kalmış yahut yolunu aydınlatacağını düşündüğü başka mecralara sapmışsa, “İşte buldum!” dediği şey, onun dünya ve ukbâda felâketi oluyor.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:
“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allâh’ın Kitab’ı ve Peygamberinin Sünnet’i...” buyurarak bizlere doğru yola ulaştıran kapıları işaret etmiştir.
Meşhur bir kelâm-ı kibârdır: “Kendini tanıyan, Rabbini tanır.” Tanımak için bilmek, bilmek için de bulmak lâzımdır. Asırlardır dünya hayatının yoruculuğu ve aldatıcılığı karşısında kendi dînini, inancını tam kavrayamamış yahut reddetmiş materyalist düşünceli insanlar, içlerindeki “inanma ve sığınma” ihtiyacını içi boş, mâlâyânî felsefelerden medet umarak karşılamaya çalışmışlardır.
Teknoloji, kültür, para, makam, mevki, bilim, sanat… İnsanoğlu hemen her devirde madden doyum noktasına ulaştı, ancak mânevî açlığını gideremediği için büyük bir boşluğa düştü. Bu boşluk hissi, onu çeşitli arayışlara sürükledi. Çünkü dünya hayatı binbir çeşit angarya ile doluydu. Hayat yorucu, yıpratıcı, hatta bütün zevklere doyulmuş olduğundan, zevksizdi. Mutluluk formülleri, birer pazarlama stratejisi olarak bir bir sunulmaktaydı. (alıntı)
Mutluluğu özünde ara, Muhakkak bulursun!
İnsanoğlu bir arayışın içinde dünyaya geliyor. Bu arayış, kimi zaman hakikat arayışı olurken, kimi zaman rızık arayışı, kimi zaman evlâd arayışı, kimi zaman mal arayışı, hatta kimi zaman şirâzeden çıkarcasına belâ arayışına dönüşebiliyor.
İnsan, her türlü madde arayışına bir türlü yol buluyor da mânâ arayışı uzun sürüyor. Eğer bir kalp, vahiy ve nübüvvet nûru ile aydınlanmışsa, kişinin arayışı sükûn buluyor. Eğer o kalp vahiyden ve nübüvvet nûrundan mahrum kalmış yahut yolunu aydınlatacağını düşündüğü başka mecralara sapmışsa, “İşte buldum!” dediği şey, onun dünya ve ukbâda felâketi oluyor.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:
“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allâh’ın Kitab’ı ve Peygamberinin Sünnet’i...” buyurarak bizlere doğru yola ulaştıran kapıları işaret etmiştir.
Meşhur bir kelâm-ı kibârdır: “Kendini tanıyan, Rabbini tanır.” Tanımak için bilmek, bilmek için de bulmak lâzımdır. Asırlardır dünya hayatının yoruculuğu ve aldatıcılığı karşısında kendi dînini, inancını tam kavrayamamış yahut reddetmiş materyalist düşünceli insanlar, içlerindeki “inanma ve sığınma” ihtiyacını içi boş, mâlâyânî felsefelerden medet umarak karşılamaya çalışmışlardır.
Teknoloji, kültür, para, makam, mevki, bilim, sanat… İnsanoğlu hemen her devirde madden doyum noktasına ulaştı, ancak mânevî açlığını gideremediği için büyük bir boşluğa düştü. Bu boşluk hissi, onu çeşitli arayışlara sürükledi. Çünkü dünya hayatı binbir çeşit angarya ile doluydu. Hayat yorucu, yıpratıcı, hatta bütün zevklere doyulmuş olduğundan, zevksizdi. Mutluluk formülleri, birer pazarlama stratejisi olarak bir bir sunulmaktaydı. (alıntı)
Mutluluğu özünde ara, Muhakkak bulursun!
