keyfince lügattan alıntılar
Dalga: Geçme sakın! Dalga bu! Bu denizleri dalga diyerek geçme tanı, düşün binlerce içi dalgasız yaşayanı. Hangi dalganın, bilebilir miyiz biz, bizi yutacağını, es geçersek hayatı, pas geçersek hayatı, tıs geçersek hayatı.. Mevlana’nın hocası, dışarıdan dalgalardan korkuyorsun ama içindeki dalgalardan haberin yok gibi der… dalgalara kapılmadan hayatı sürdüremeyiz; bu belli. Dalgaların bizimle dalga geçmesine fırsat vermeden kavuşmak sahil-i selamete aslolan.. Dalgalarsız imtihan olmaz ki… dağlar dalga dalga aşılır… Her dalga aşılmayı bekler.. Aşılmaya değmeyen dalga dalga değildir. En büyük dalgalarda gençlikte buluverir/vuruverir bizi… ihtiyarımızın elimizden epeyce alındığı ihtiyarlığımızda, geçmiş dalgaların sükûnunu dinleyerek bekleriz. Kendi kıy/amet/imizi…. Dalga dalmaktan geliyorsa, hayatın kendisi dalınmış değil midir; yani dalmış değil miyiz dalgaya… dalgadan kaçış yok. Kabullenişe teslimiyetle yaklaşırsak, insanlığımızı dalganın altında bir deniz gibi derinlere bitiştirmiş olacağız.
Garip (kuş): “Garip kuşun yuvasını Allah yapar.” Bu söz hep garip kalmıştır bir köşede. Gariplenince, nedense, ille de ekmek parasına muhtaçlar anlaşılır. Hepimiz, biz yaratılmışlar, değil ekmek parasına, biz ekmeğe muhtacız. Garibiz, toptan garibiz, aciziz. Zenginimiz fukaramız; neyse zenginlik fukaralık; han hamam sahibi olmak, saraylarda davetler vermek nerden zenginlik oluyormuş…işte bu dünya bizim yuvamız, garip birer kuşuz, bu dünyaya konulmuşuz. İşte böyle, garip kuşun yuvasını Allah yapar. E hadi, teşekkür cimrisi mi olalım şimdi, durup dururken.. Ne “durup dururken”i, mülk sahibinin evinde köşkünde otururken, oynarken, oyalanırken… aslında garibiz, yani gurbetteyiz, cennetten düşmüşüm, üzgünüm hancı, gözüm hep arkalarda, ah burası cennet gibi deyişim boşuna değil. Ben cenneti görmüşüm, sen cenneti gördün, o cenneti gördü, biz cenneti gördük… Bizler görmüş geçirmişiz; aha burası cennet, işte burası cehennem diyorsak, ölçümüz ne ki?
Gurbet: Kapı arkası. Uzaklıkların en yakını, en sıcak temaslısı.. Ardında yakınlık yoksa, kapılar niye açılası?
Delik: açılmaya görsün. Koca bir âlem, kâh sevinç içinde, kâh elem, nasıl da görünür, oracıktan, aracıktan… Bir delik batırır kocaman bir gemiyi.. Bir delik, gündelik gibi gelse de kalıcı âlemleri emanet edip gider gözümüzde.. Anahtar deliği, sadece bir sarayın, bir evin kapısını açmaz bize; içimize doğru ayıbın karanlığını da gösterir utangaç elleriyle..
Sürat/acelecilik: acemiliğin her çeşididir. “Aceleci hiçbir insan medenî değildir.” der biri. Acelecilik insana yakışmayan bir tavır olarak algılanır. Acelecinin ruhunun ve kalbinin ayak basacağı yer yok gibidir; yoksa ayak basacak ruhu ve kalbi mi yoktur?
Soba: yaklaştıkça yakan, uzaklaştıkça soğuyan dostluklar gibi. “İç”iniz bittiğinde etrafınızda dostlarınız da bitecek demektir bu.. Öyle ya, “iç başka, dostluk başka!” Demek ki içinizi, işinizi, sıcaklığınızı, tebessümünüzü esirgemeyecektiniz gelenden gidenden. Görüntü kurtarmıyordu. Adamın içi geçmiş derler ya, geçmiş bir sobanın etrafında kimler olaydı? Faruk Nafiz’in Han Duvarları’ndaki ateşin etrafında garipler niye toplansındı yoksa? Bir sıcaklıktı, bir dost sıcaklığı idi herkesin aradığı.. “Bir adım sıcaklığı on adım gel!” diyor mu bütün adımların sahibi. içni doldurmalı insan, sonra yan yakın, kimsecikler etrafımda yok diye yakınmazsın… bundan emin olmanı istiyorum. “öff be!” bir soba sıcaklığı
bile yoksa, yalnızlıktan şikayete hakkın olabilir mi..
Kaza: aza razı olmayanların sık sık karşılaştığı eza. Aza razı olmayışın fotoğrafları (mı acaba?)
Yol: bir çizgidir; çizgi üzerinde dikkatin her türlüsü göreve çağırılır.
Hız: hazda duramama…
Mirac: sırt sıvazlamanın en büyüğü.
Namaz: yerinde duruş, yani yerinde duramayış…namaza dur; namazda dur…
Secde: namazın en yüksek irtifası, eğilişin en yükselişi.. Rabbin kuluna en büyük iltiması. secdesizlik: en büyük irtikap
Rükû: eğrilmenin en doğrusu.
Oruç: açlığın en doyduğu an(lar); bunu ancak oruçlular iftar vakti anlar…
İzmarit: bir varmış bir yanmış…
İğne: batınca anlaşılır; kendi söküğünü dikemeyen denir ya.. birer iğne miyiz acaba, sökük döküklüğümüzü unutup başkalarının iki yakasını bir araya getirmeye çalışan. bir iğne miyiz acaba, çıplaklığımızı unutup gözlerimizden iplikler akıta akıta başkalarını giydirmeye çalışan. çıplaklığı, yani gelgeç varlıklardan al(a)mayanlar dikiş tutturamaz. “çıplak gövdemizle utanarak yaşadık/emeğimiz boşa gitti/başkalarının giyindiği.” Sedat Umran. Görünür görünmez iz bırakıp gider iğne, bir iz bırakır diktiği ile.. “iğne ipliğe dönmek”, arınmışlığın, hiçliğe yakınlığın, varlıktan soyunmanın öteki adı mı acaba?
bkz. Zıt anlamlısı: yumuşaklık (batmayı göze alamayanların battığı çok görülmüştür)
Balıkçı: oltadaki umutlarını toplayan adam.
Çocuk: uçurtmanın ipine takılıp giden, bilyelerin peşinde yuvarlanan. en tatlı anların an/laşılmadan geçtiği (demini bulmamış) demler
Çocukluk: hep varıp gitmek istenen çağ/lar, hep yatıya kalmayı özlediğimiz çağ/lar, “bir çekmede unutulmuş gelmez günler çocukluğum.” Z. O. Saba.
Hû: rüzgâra kulak vermedin mi hiç? O’nu arayarak geziyor ya: Hu. O’nun her yerdeliğini artıran, neredeyse perdeyi sıyıran bir sesle eser rüzgâr
Nasihat: ara sıra olduğunda duyulan, sık sık olduğunda unutulan, atılan (mı acaba?)
Tekrar: tekrar tekrar, tekrar yazarsanız, tekrarı tekrar tekrar mı yazmış olursuz. Her tekrarda kaç teker döner aklınızda. Tekrarın tekerlekle bir dil akrabalığı yoktur. Yoktur da, tekrar denince akla, teker teker teker de gelir nedense? Tekerlerin tekrar dönüp dönüp aynı yere gelmesi değil midir, bizi tekrar gelemeyeceğimiz yerlere, tekrar gelsek de tekrarını bulamayacağımız yerlere, hep bir kerelik yerlere götüren, taşıyan, ulaştıran? Tekrar bir kere ilktir; her tekrar bir kereliktir, tekrar her keresinde bir kareliktir. Tekrar, hep aynı sandığımız sandığımız, sanıp da yandığımız, yanıp da kandığımız. Hayattır bu işte sandığımız/bir gün açılacak.. Her gün bir tekrarsa, o tekrarlardır hayatı hayat ya da bayat eğlediğimiz. Ayağınız kaymaya görsün, tekrara düşersin, kalkamazsın bir kere, tekrar denersin, kalkamazsın çoğu kere. Tekrar, bir tutunma özleminin dışa vurumudur, insanın her an yeni “dur/u/m/udur” tekrar da bir kabul ediş de vardır; ısrarın zaferidir. Güneşin her tekrarı, Sultan’ın saltanatını kabul edişten başka ne ki?
Gürültü: sessizliğin astarı (Sedat Umran). içi bana susar, dışı sana çağıldar... idama giden adam, tamtamlar çalmasa bari, gürültüye gitmesek der.. der de, dünyaya gelen gürültüye gelmiştir bir kere…
Rüya: Yusuf’a görünmek için uykuya yatan
Kısa/Uzun: Farabi, uzun konuşanı kısa dinleyelim, der. Atasözleri kısadır, ama yüzyıllar boyu dinlenir. Uzunca bir nutuk, kendi süresince bile dinlenmez. Uzunluktan kasıt, gevezelik olsa gerek; yoksa, kısaların uzunluğu ne hoş sonsuzluktur.
Dinlemek: dinleyen din/lenir, din/lenen de dinlenir.
Yük: taşımasan da olur şeyler.
Koltuk: kimilerinin cisminin heykeline kaide, kimilerinin nefislerinin keyfine âmâde..
kimilerinin ruhunu ceset, kimilerinin cesedini ruh eyleyen.
Kitap: açıldıkça açılan.
Defter: boşluk kaldırmayan.
Boşluk: var mı ki?
Duvar: nice duvarları kapı, nice kapıları duvar eyleyen(ler var) duvar kapısızsa anlamsız, kapı duvarsız da lüzumsuz… kapı da duvardır açmayana, duvar da bahanedir kapıyı açmaya. Sıkı fıkı olunca, en sıkı duvarkapılar açılır.. bahanen varsa, her yerde hanen vardır..... varsa hünerin, her yerde vardır yerin sözünden mülhem diyeceksiniz. Diyecekseniz deyin.
Kanaat: bu benim kanaatim, o sizin kanaatiniz. Sen benim kanaatime, ben de senin kanaatine, kanaat getiririz veya getirmeyiz. Her kanaat kendi kuşunu uçurur. Kanaat yanmakla ilgili, sanmakla ilgili, kanmakla ilgili. saygıyı peşinen çağrıştıran.
Yaprak: ya bırak dilediğince salınsın, ya bırak dalında kalsın. Baharı/yazı omuzlarında taşıyıp bir yorgunlukla sonbahar oluveren, güzün kalbine düşen.
Bahar: yaprak yaprak, koku koku, doku doku, hışır hışır, haşir haşir müjde..
Kış: hiç üşümeyen, paltosuz ve atkısız sokak çocuğu.. ah benim ölü yanlarım.. sıcaklığı soğuk bulan yolcu. Tatsızlığının altında diriliş dilini fısıldayan dost. Beyazın daveti. Soğuğun sıcak nefesi.
Kar: beyaz, saflık, çocukluk… en çok da çocukları çağırır bağrına. Yani ki, benim de çocuk yanlarımı çağır kış geleyim, çocuk yanlarımı ısıtayım serinliğinde. Çocukluktan uzaklık üşüttü beni.. Beni çocukluğum büyüttü. Kıştaki karların eriyip eriyip dağları eteklerinden sızdırması gibi..
Yaz: yaz/dık bknz. Yaz..
Editör: yazılanlara “hışt deyici” ve “hık deyici” diye ikiye ayrılır. Aslında bu yazıların ikiye ayrılmasındandır. Hangi editör, ruhunu gösteren aynaya bakacak ve sonraya bir yazıyı düzeltmeye kalkacak.. “onlar ki aleme verirler nizâmât…” Hem ne bu kelimelerin sizden çektiği… kelimelerin de bir mahkeme-i kübrası olacak mı acep? Şu kolumdan çekti. O beni yanlış yere soktu. Şu beni haksız yere sildi. Şu beni hecelerimden ayırdı. Bu beni kitabın arka sayfasından kovdu. Halbuki ben şurada çığlıktım, burada göz yaşı. Çığlığımı hiç duymadı ve fakat göz yaşlarımı sildi, silmesi beni ağlattı. Kelimelerin doktoru siz misiniz yoksa? Allah sizin şifanızdan korusun!
Cerbeze: Adamı tebdil kıyafet IV. Murad çevirmiş, ne o demiş koltuğunun altındaki? Şarapmış adamın götürdüğü; hani içkiyi yasaklamış ya.. Adam su demiş korkudan.. bre gafil, demiş padişah, su kırmızı olur mu? Adam bir şaraba bakmış bir padişaha.. efendim, aslında, bu su olmasına suydu, sizi görünce utancından kızarmış olmalı.. dilimizin kemiği yoktur deyip bunca yalanları bu zavallı dilciğe yüklemeye..
Yalan. Dile, hele insan diline, hiç yakışmayan.
Ev. Yuvanın yalın hali..
“mış gibi” yaşamak: insanın yalan hali.
Göz: o ki hakkı göre (Yunus Emre)
senai demirci
Dalga: Geçme sakın! Dalga bu! Bu denizleri dalga diyerek geçme tanı, düşün binlerce içi dalgasız yaşayanı. Hangi dalganın, bilebilir miyiz biz, bizi yutacağını, es geçersek hayatı, pas geçersek hayatı, tıs geçersek hayatı.. Mevlana’nın hocası, dışarıdan dalgalardan korkuyorsun ama içindeki dalgalardan haberin yok gibi der… dalgalara kapılmadan hayatı sürdüremeyiz; bu belli. Dalgaların bizimle dalga geçmesine fırsat vermeden kavuşmak sahil-i selamete aslolan.. Dalgalarsız imtihan olmaz ki… dağlar dalga dalga aşılır… Her dalga aşılmayı bekler.. Aşılmaya değmeyen dalga dalga değildir. En büyük dalgalarda gençlikte buluverir/vuruverir bizi… ihtiyarımızın elimizden epeyce alındığı ihtiyarlığımızda, geçmiş dalgaların sükûnunu dinleyerek bekleriz. Kendi kıy/amet/imizi…. Dalga dalmaktan geliyorsa, hayatın kendisi dalınmış değil midir; yani dalmış değil miyiz dalgaya… dalgadan kaçış yok. Kabullenişe teslimiyetle yaklaşırsak, insanlığımızı dalganın altında bir deniz gibi derinlere bitiştirmiş olacağız.
Garip (kuş): “Garip kuşun yuvasını Allah yapar.” Bu söz hep garip kalmıştır bir köşede. Gariplenince, nedense, ille de ekmek parasına muhtaçlar anlaşılır. Hepimiz, biz yaratılmışlar, değil ekmek parasına, biz ekmeğe muhtacız. Garibiz, toptan garibiz, aciziz. Zenginimiz fukaramız; neyse zenginlik fukaralık; han hamam sahibi olmak, saraylarda davetler vermek nerden zenginlik oluyormuş…işte bu dünya bizim yuvamız, garip birer kuşuz, bu dünyaya konulmuşuz. İşte böyle, garip kuşun yuvasını Allah yapar. E hadi, teşekkür cimrisi mi olalım şimdi, durup dururken.. Ne “durup dururken”i, mülk sahibinin evinde köşkünde otururken, oynarken, oyalanırken… aslında garibiz, yani gurbetteyiz, cennetten düşmüşüm, üzgünüm hancı, gözüm hep arkalarda, ah burası cennet gibi deyişim boşuna değil. Ben cenneti görmüşüm, sen cenneti gördün, o cenneti gördü, biz cenneti gördük… Bizler görmüş geçirmişiz; aha burası cennet, işte burası cehennem diyorsak, ölçümüz ne ki?
Gurbet: Kapı arkası. Uzaklıkların en yakını, en sıcak temaslısı.. Ardında yakınlık yoksa, kapılar niye açılası?
Delik: açılmaya görsün. Koca bir âlem, kâh sevinç içinde, kâh elem, nasıl da görünür, oracıktan, aracıktan… Bir delik batırır kocaman bir gemiyi.. Bir delik, gündelik gibi gelse de kalıcı âlemleri emanet edip gider gözümüzde.. Anahtar deliği, sadece bir sarayın, bir evin kapısını açmaz bize; içimize doğru ayıbın karanlığını da gösterir utangaç elleriyle..
Sürat/acelecilik: acemiliğin her çeşididir. “Aceleci hiçbir insan medenî değildir.” der biri. Acelecilik insana yakışmayan bir tavır olarak algılanır. Acelecinin ruhunun ve kalbinin ayak basacağı yer yok gibidir; yoksa ayak basacak ruhu ve kalbi mi yoktur?
Soba: yaklaştıkça yakan, uzaklaştıkça soğuyan dostluklar gibi. “İç”iniz bittiğinde etrafınızda dostlarınız da bitecek demektir bu.. Öyle ya, “iç başka, dostluk başka!” Demek ki içinizi, işinizi, sıcaklığınızı, tebessümünüzü esirgemeyecektiniz gelenden gidenden. Görüntü kurtarmıyordu. Adamın içi geçmiş derler ya, geçmiş bir sobanın etrafında kimler olaydı? Faruk Nafiz’in Han Duvarları’ndaki ateşin etrafında garipler niye toplansındı yoksa? Bir sıcaklıktı, bir dost sıcaklığı idi herkesin aradığı.. “Bir adım sıcaklığı on adım gel!” diyor mu bütün adımların sahibi. içni doldurmalı insan, sonra yan yakın, kimsecikler etrafımda yok diye yakınmazsın… bundan emin olmanı istiyorum. “öff be!” bir soba sıcaklığı
Kaza: aza razı olmayanların sık sık karşılaştığı eza. Aza razı olmayışın fotoğrafları (mı acaba?)
Yol: bir çizgidir; çizgi üzerinde dikkatin her türlüsü göreve çağırılır.
Hız: hazda duramama…
Mirac: sırt sıvazlamanın en büyüğü.
Namaz: yerinde duruş, yani yerinde duramayış…namaza dur; namazda dur…
Secde: namazın en yüksek irtifası, eğilişin en yükselişi.. Rabbin kuluna en büyük iltiması. secdesizlik: en büyük irtikap
Rükû: eğrilmenin en doğrusu.
Oruç: açlığın en doyduğu an(lar); bunu ancak oruçlular iftar vakti anlar…
İzmarit: bir varmış bir yanmış…
İğne: batınca anlaşılır; kendi söküğünü dikemeyen denir ya.. birer iğne miyiz acaba, sökük döküklüğümüzü unutup başkalarının iki yakasını bir araya getirmeye çalışan. bir iğne miyiz acaba, çıplaklığımızı unutup gözlerimizden iplikler akıta akıta başkalarını giydirmeye çalışan. çıplaklığı, yani gelgeç varlıklardan al(a)mayanlar dikiş tutturamaz. “çıplak gövdemizle utanarak yaşadık/emeğimiz boşa gitti/başkalarının giyindiği.” Sedat Umran. Görünür görünmez iz bırakıp gider iğne, bir iz bırakır diktiği ile.. “iğne ipliğe dönmek”, arınmışlığın, hiçliğe yakınlığın, varlıktan soyunmanın öteki adı mı acaba?
bkz. Zıt anlamlısı: yumuşaklık (batmayı göze alamayanların battığı çok görülmüştür)
Balıkçı: oltadaki umutlarını toplayan adam.
Çocuk: uçurtmanın ipine takılıp giden, bilyelerin peşinde yuvarlanan. en tatlı anların an/laşılmadan geçtiği (demini bulmamış) demler
Çocukluk: hep varıp gitmek istenen çağ/lar, hep yatıya kalmayı özlediğimiz çağ/lar, “bir çekmede unutulmuş gelmez günler çocukluğum.” Z. O. Saba.
Hû: rüzgâra kulak vermedin mi hiç? O’nu arayarak geziyor ya: Hu. O’nun her yerdeliğini artıran, neredeyse perdeyi sıyıran bir sesle eser rüzgâr
Nasihat: ara sıra olduğunda duyulan, sık sık olduğunda unutulan, atılan (mı acaba?)
Tekrar: tekrar tekrar, tekrar yazarsanız, tekrarı tekrar tekrar mı yazmış olursuz. Her tekrarda kaç teker döner aklınızda. Tekrarın tekerlekle bir dil akrabalığı yoktur. Yoktur da, tekrar denince akla, teker teker teker de gelir nedense? Tekerlerin tekrar dönüp dönüp aynı yere gelmesi değil midir, bizi tekrar gelemeyeceğimiz yerlere, tekrar gelsek de tekrarını bulamayacağımız yerlere, hep bir kerelik yerlere götüren, taşıyan, ulaştıran? Tekrar bir kere ilktir; her tekrar bir kereliktir, tekrar her keresinde bir kareliktir. Tekrar, hep aynı sandığımız sandığımız, sanıp da yandığımız, yanıp da kandığımız. Hayattır bu işte sandığımız/bir gün açılacak.. Her gün bir tekrarsa, o tekrarlardır hayatı hayat ya da bayat eğlediğimiz. Ayağınız kaymaya görsün, tekrara düşersin, kalkamazsın bir kere, tekrar denersin, kalkamazsın çoğu kere. Tekrar, bir tutunma özleminin dışa vurumudur, insanın her an yeni “dur/u/m/udur” tekrar da bir kabul ediş de vardır; ısrarın zaferidir. Güneşin her tekrarı, Sultan’ın saltanatını kabul edişten başka ne ki?
Gürültü: sessizliğin astarı (Sedat Umran). içi bana susar, dışı sana çağıldar... idama giden adam, tamtamlar çalmasa bari, gürültüye gitmesek der.. der de, dünyaya gelen gürültüye gelmiştir bir kere…
Rüya: Yusuf’a görünmek için uykuya yatan
Kısa/Uzun: Farabi, uzun konuşanı kısa dinleyelim, der. Atasözleri kısadır, ama yüzyıllar boyu dinlenir. Uzunca bir nutuk, kendi süresince bile dinlenmez. Uzunluktan kasıt, gevezelik olsa gerek; yoksa, kısaların uzunluğu ne hoş sonsuzluktur.
Dinlemek: dinleyen din/lenir, din/lenen de dinlenir.
Yük: taşımasan da olur şeyler.
Koltuk: kimilerinin cisminin heykeline kaide, kimilerinin nefislerinin keyfine âmâde..
kimilerinin ruhunu ceset, kimilerinin cesedini ruh eyleyen.
Kitap: açıldıkça açılan.
Defter: boşluk kaldırmayan.
Boşluk: var mı ki?
Duvar: nice duvarları kapı, nice kapıları duvar eyleyen(ler var) duvar kapısızsa anlamsız, kapı duvarsız da lüzumsuz… kapı da duvardır açmayana, duvar da bahanedir kapıyı açmaya. Sıkı fıkı olunca, en sıkı duvarkapılar açılır.. bahanen varsa, her yerde hanen vardır..... varsa hünerin, her yerde vardır yerin sözünden mülhem diyeceksiniz. Diyecekseniz deyin.
Kanaat: bu benim kanaatim, o sizin kanaatiniz. Sen benim kanaatime, ben de senin kanaatine, kanaat getiririz veya getirmeyiz. Her kanaat kendi kuşunu uçurur. Kanaat yanmakla ilgili, sanmakla ilgili, kanmakla ilgili. saygıyı peşinen çağrıştıran.
Yaprak: ya bırak dilediğince salınsın, ya bırak dalında kalsın. Baharı/yazı omuzlarında taşıyıp bir yorgunlukla sonbahar oluveren, güzün kalbine düşen.
Bahar: yaprak yaprak, koku koku, doku doku, hışır hışır, haşir haşir müjde..
Kış: hiç üşümeyen, paltosuz ve atkısız sokak çocuğu.. ah benim ölü yanlarım.. sıcaklığı soğuk bulan yolcu. Tatsızlığının altında diriliş dilini fısıldayan dost. Beyazın daveti. Soğuğun sıcak nefesi.
Kar: beyaz, saflık, çocukluk… en çok da çocukları çağırır bağrına. Yani ki, benim de çocuk yanlarımı çağır kış geleyim, çocuk yanlarımı ısıtayım serinliğinde. Çocukluktan uzaklık üşüttü beni.. Beni çocukluğum büyüttü. Kıştaki karların eriyip eriyip dağları eteklerinden sızdırması gibi..
Yaz: yaz/dık bknz. Yaz..
Editör: yazılanlara “hışt deyici” ve “hık deyici” diye ikiye ayrılır. Aslında bu yazıların ikiye ayrılmasındandır. Hangi editör, ruhunu gösteren aynaya bakacak ve sonraya bir yazıyı düzeltmeye kalkacak.. “onlar ki aleme verirler nizâmât…” Hem ne bu kelimelerin sizden çektiği… kelimelerin de bir mahkeme-i kübrası olacak mı acep? Şu kolumdan çekti. O beni yanlış yere soktu. Şu beni haksız yere sildi. Şu beni hecelerimden ayırdı. Bu beni kitabın arka sayfasından kovdu. Halbuki ben şurada çığlıktım, burada göz yaşı. Çığlığımı hiç duymadı ve fakat göz yaşlarımı sildi, silmesi beni ağlattı. Kelimelerin doktoru siz misiniz yoksa? Allah sizin şifanızdan korusun!
Cerbeze: Adamı tebdil kıyafet IV. Murad çevirmiş, ne o demiş koltuğunun altındaki? Şarapmış adamın götürdüğü; hani içkiyi yasaklamış ya.. Adam su demiş korkudan.. bre gafil, demiş padişah, su kırmızı olur mu? Adam bir şaraba bakmış bir padişaha.. efendim, aslında, bu su olmasına suydu, sizi görünce utancından kızarmış olmalı.. dilimizin kemiği yoktur deyip bunca yalanları bu zavallı dilciğe yüklemeye..
Yalan. Dile, hele insan diline, hiç yakışmayan.
Ev. Yuvanın yalın hali..
“mış gibi” yaşamak: insanın yalan hali.
Göz: o ki hakkı göre (Yunus Emre)
senai demirci