Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Işığın Savaşçısının El Kitabı-Paulo Coelho

Işığın savaşçısının kim olduğu sorulduğunda Coelho şu yanıtı veriyor ;

Günlük hayatının endişelerine karşı hayalleri için çarpışan herkes ışığın savaşçısıdır.

(Everyone who, despite his everyday worries, is still able to fight for his dreams.)

Işığın savaşçısının nitelikleri ;

Bir savaşçı yılan kadar bilge , güvercin kadar saftır.

Işığın savaşçısı inançlıdır , mucizelere inandığı için mucizeler gerçekleşmeye başlar. Düşüncelerinin hayatını değiştireceğine emin olduğu için hayatı değişmeye başlar. Sevgiyi bulacağına inandığı için sevgi kendini gösterir.

Savaşçı söylediği gibi biri olduğuna inandığı için sonunda öyle olur.

Hasımlarının onun karşısına yiğitliğini, dayanıklılığını , karar alma yetisini sınamak için çıktıklarını bilir.

Savaşçı özgürdür ama açık duran bir fırında ekmek pişmeyeceğini bilir.


Hiçbir savaşçı ateşin karşısında oturup karşısındakilere ben hep doğruyu yaptım diyemez. Her kim ki böyle söyler , yalan söylemektedir ve kendisini tanımayı henüz öğrenmemiştir. Gerçek bir ışığın savaşçısı , geçmişinde haksızlıklar yapmıştır. Ama hayat ilerledikçe dürüst davranmadığı insanların her zaman yoluna çıktığını görecektir . Onun ikinci fırsatı , bu kişilere yaptığı haksızlığı gidermektir ve o her zaman hiç tereddüt etmeden kullanır bu fırsatı .


Savaşçı başkalarının hayallerini yargılamakla sorumlu değildir , kendi yoluna güvenebilmesi için başkasının yolunun yanlış olduğunu kanıtlaması gerekmez.

Öğüt istemek tehlikelidir, daha tehlikeli olan ise öğüt vermektir .Savaşçı yardıma gereksinim duyarsa arkadaşlarının kendi sorunlarını nasıl çözümlediğine – ya da çözümleyemediğine – bakar . Esin arıyorsa , kendi koruyucu meleğinin ona söylemek istediği şeyleri yakınlarının dudaklarında okur.

Işığın savaşçısı düşünür , zevk peşinde koşmaz , meydan okuyuşlara ve açıklamalara uzak durur , yeteneklerinin ve becerilerinin ortaya çıkmasına izin verir. Yüreğinin sessizliğinde kendisine yol gösterecek bir ses duyacağını bilir.

Bir savaşçı yalnızlık ile başkasına bağlılık arasında bir denge kurar .

Gerginlik ile huzursuzluğu karıştırmaz, sertlik ve yumuşaklığı dengeler.

Bir savaşçı başkalarının kendisine biçtiği rolü oynayarak zaman yitirmez.


Nehrin suyu hangi yol uygunsa oraya uyum sağlayabilir ama hedefin deniz olduğunu asla unutmaz.

Işığın savaşçısı her bir durumu tekmişçesine ele alır , asla formüllere , reçetelere ya da başkasının görüşlerine başvurmaz.

Bağışlamak her şeyi kabullenmek değildir , savaşçi başını eğemez , eğer eğerse hayallerinin ufkunu göremez olur.

Tanrı yolu bizim adımlarımızla kurar .

Hiçbir yeni , önemli hareket alışıldık bir şey ile başlamamıştır.

Savaşçı bilir ki ne zaman bir hayalden söz etse , o hayalin enerjisinin bir parçasını onu anlatırken tüketecektir. Üstelik konuşursa , o hayali gerçeğe dönüştürmek için ihtiyaç duyduğu enerjinin tamamını tüketme riskiyle karşı karşıya olacaktır.

Işığın savaşçısı sözcüklerin gücünü bilir.

Biri bir şey dilerse bütün evren ona yardımcı olmak için iş birliği yapar . ışığın savaşçısı bunu bilir , bu nedenle düşüncelerine çok özen gösterir. Yanlış şeyler dilemediğine emin olmak için yüreğinin karanlık köşelerine bakma cesareti bulur.

Savaşçı yol hakkında ne biliyorsa başkaları ile paylaşır .Yardım eden biri yardım da alır ve öğrendiği şeyi öğretmek ister .

Başkalarının acılarına kayıtsız kalanlar en acınacak kişilerdir.
Duygu çöpü diye bir şey vardır ; zihin makineleri üretir onu . Bu çöp çoktan biten ve artık bir işe yaramayan acılardan oluşur . Geçmişte önem taşıyan ama şimdi hiçbir anlamı kalmayan önlemlerden oluşur .

Savaşçının da anıları vardır , ama o yararlıyı yararsızdan ayırmayı bilir , duygusal çöplerden kurtulur.Değişmektedir o ve duygularının kendisine ayak uydurmasını ister.

Zafer kazananlar , aynı hatayı iki kez işlemezler. İşte bu nedenle savaşçı gerçekten değen bir şey için kendini tehlikeye atar.

İki çeşit dua vardır .
Birincisinde , kişi bazı şeylerin olmasını ister ve Tanrı’ya ne yapması gerektiğini söylemeye kalkışır. Bu yol , Yaradan’a hareket edecek zaman ve mekan bırakmaz. Her birimiz için neyin iyi olduğunu çok iyi bilen Tanrı , nasıl uygun görüyorsa öyle davranmayı sürdürür. Dua eden kişi de dualarının yanıtsız kaldığına inanır.

İkincisinde , kişi, Ulu Tanrı’nın amaçlarını anlamayabilir , ama hayatının Yaradan’ın planlarına uygun olarak gelişmesine izin verir. Acı çekmemeyi diler , hayırlı savaştan haz almayı diler , ama şunu eklemeyi asla unutmaz ; “ Senin dediğin olur “ .
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Bab-ı Esrar /Ahmet Ümit

" Sözler hakikat değildir , ağzımızdan çıkan seslerdir. Yeryüzünün gelmiş geçmiş en yetenekli söz ustaları dahi yaşamın en basit anlarını bize gerektiği gibi anlatamaz.Renkleri gösteremez , kokuyu duyuramaz , dokunuşun verdiği hazzı hissetiremez , sesleri işittiremez , yiyecekleri tattıramaz , diyelim ki bir mucize oldu bunları yaptı , ama insanın ruhunda olup biteni aktaramaz.Belki akıl yürütür . Belki gürbüz düşüncesini aklın üç ayağından biri olan mantığın üzerine bindirip zihnin sonsuz ufuklarında keyfince gezdirir , ama insan ruhunun an be an değişen halini asla gerektiği gibi anlatamaz .

Hakikati öğrenmek için söze değil yaşamaya gerek vardır "

 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Amak-ı Hayal(Hayalin Derinliklerine Yolculuk)/Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi(Dr. Ahmet Zeki İzgöer)


Aynalı Baba kulübeden bir ney çıkardı.Hafif ve latif bir şekilde üflemeye başladı.
Mezarlığın sessizliği ve neyin hazinli sedası,gönlümden bazen hüzünlü bazen neşeli ahlar çıkaracak kadar şiddetliydi.

Bu fena mülküne ibretle nazar kıl,ey can!
Gafleti eyle heba,hali değildir meydan
Kanı Sultan Süleyman,kanı İskender Han?
Sad-hezar ömrü sürur ile geçirsen bir an
Ne güle ,bülbüle baki,a gözüm bağ-ı cihan
Kime yar oldu muradınca felek devr-i zaman?



Uyku ile uyanıklık arasında kaldım.Hayalin derinliklerine dalmıştım.

BİRİNCİ GÜN
*
HİÇLİK ZİRVESİ
Gözlerim kapalı olduğu halde görüyordum...Kendimi,yaşadığım yere benzemeyen geniş bir ovada buluyordum.Ova ,o güne kadar görmediğim bir takım bitkilerle doluydu.Sazlıklarımızı andıran uzun otlar arasında çeşit çeşit hayvanlar geziniyordu.Bunların bazısı yırtıcı canavarlardı.Fakat ben onlardan korkmuyordum.Korkusuzca yoluma devam ediyordum.Ara sıra bana bir şeyler söyleyen bir de arkadaşım vardı.Fakat kendisini göremiyordum.Bir şey sormak gerekirse,sorup cevabını alıyordum.

Saatlerce yürüdük,yoruldum.Görünmeyen yol arkadaşıma nerede bulunduğumuzu ,nereye gittiğimizi sordum:

-Hindistan'dayız.Hiçlik Zirvesine gidiyoruz ''dedi.

Israrlı bir şekilde yoluma devam ettim.Bir süre sonra karşımızda bir dağ göründü.Yüksek,çok yüksekti.Bir süre daha yürüdükten sonra dağa ulaştık.Gümüş gibi parlayan bir dereciğin kenarında bir kulübeye doğru gitmemi arkadaşım söyledi.Kulübeye gittim.İçinde genç bir adam vardı.
-Ne istiyorsun?dedi.Ben ne istediğimi bilmiyordum.
Arkadaşım cevap verdi:
-Hiçlik Zirvesi'ni ziyarete getirdim.Lütfen rehberi olun!dedi.
Genç adam bana memnuniyetini belirten bir gözle baktı.Elimden tutarak :
- Gel !dedi.Bir ağacın gölgesinde oturduk.Bana dedi ki:
-Hiçlik Zirvesi'ne insanların binde,yüz binde biri çıkamaz.Çünkü ona çıkmak için insanın kendisine hakim olması gerekir.Bir kalpte arzu ve emel olursa ,yollarda kalır.Oraya ancak canlı cenazeler çıkabilir.Sen kendinde öyle bir kuvvet hissediyor musun?
Bilakis dayanıksız ve sabırsız bir adam olduğumu,fakat iyi niyetli biri olduğumu söyledim.
-Yazık!İnsanların çoğu böyledir.Hele bir teşebbüste bulunalım.Belki başarırız!dedi.Beni elimden tutarak yeniden kulübeye götürdü.

-Bugün burada misafirsin .Yarın,seher vakti yola çıkarız.Şimdi vaktimizi boşuna geçirmemek için biraz konuşalım.''dedi.İsmimi sordu.
-Raci ''dedim.
Kendisine büyük saygı duymaya başladığım bu zata ben de sıkıla sıkıla ismini sordum.
-Buddha Guatama Şakyamuni''cevabını verdi.Buddha'nın huzurundaydım.Büyük bir hürmetle ayağa kalkarak elini öpmek istedim.Öptürmek istemeyip:
-El öpmen benim için ise ,ben hiçim.Benim nazarımda hürmet ile hakaret birdir.Senin için ise ,içten muhabbetin yeterlidir''dedi.

Ertesi gün seher vakti yola çıktık.Buddha elimden tutuyordu.

Hiçlik Zirvesi'nin etekleri dünyamızda ,daha doğrusu dünyamızı basit bir gözle seyrettiğimiz eşsiz bir güzelliğe sahipti.Tırmanmaya başladığımız yolun her iki tarafı türlü türlü güzel çiçeklerle kaplıydı.
İnsanı kendinden geçiren güzel bir koku çevreye yayılmakta,gül fidanlarını muhabbet yuvası edinmiş bülbüllerin nağmeleri insanın kalbini titretmekteydi.Üzerinde yürüdüğümüz yol pek ince ve altın gibi parlak,pamuk gibi yumuşak bir kumla örtülüydü.Yolun her iki tarafından akan şirin ve mini mini derelerin şırıltısı,aşığın maşukuna kavuştuğu sırada söylediği kesik,heyecan verici,titrek ve coşkulu sözler gibi kulak ve kalbi okşuyordu.Dağa çıktıkça güzellikler de artmaktaydı.

Nihayet bir köşke ,daha doğrusu mini mini bir saraya ulaştık.Bir taraftan yükseklere doğru tırmanmak ,diğer taraftan da hava beni fevkalade acıktırmıştı.
Köşkün içine girer girmez en nefis yemeklerden yayılan kokuları burnum hissetmeye başladı.Büyük bir odaya girdik.Ortasında sofra kurulmuştu.Sofrada altın tabaklarla birlikte,insanoğlunun sanatkarca icat ettiği ne kadar çeşitli yemek varsa hepsi konulmuştu.Bana kalsa hemen sofraya oturup karnımı doyuracaktım.Fakat Buddha ,bir taraftan elimden tutuyor,bir taraftan da kulağıma :

-Hiçlik Zirvesi'ne çıkıyoruz.Bu yemekten yersen buradan dönmen ,benden ayrılman gerekir''dedi.


 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Çok acıkmama rağmen emre boyun eğdim.O enfes yemeklerin karşısında bir saat oturduk.
Buddha konuşmuyordu.Ben ise bir takım garip bastırılmış duyguların etkisi altında eziliyordum.
Bu zatın yaşayan,yemek ve içmeye muhtaç bir insanı ,melekler gibi aç tutmak düşüncesinde oluşuna içimden son derece kızıyordum.
Nihayet birdenbire:
-Haydi ,gidelim!Yeteri kadar dinlendik''dedi.

Saraydan çıkacağımız sırada cennetteki hizmetçileri andıran bir genç karşımda durdu.
Elindeki altın tepsi içinde ,üç tane billur kase bulunuyordu.Bunların birinde su,diğerinde şerbet,üçüncüsünde ise şarap vardı.
Genç:
-Efendim,tırmanılacak yer daha pek uzaktır.Yemek yemediniz.Bari bir şeyler içiniz''dedi.

Son derece kibar ve nazikçe sunulan bu teklife hemen uyarak şarap kasesini elime aldım.
Genç,sevinç ve memnuniyetle yüzüme bakıyor,seher vakti ortaya çıkan güzellikleri andıran hoş bir gülümseme,yüzündeki parlaklığa göz kamaştırıcı bir dalgalanma veriyordu.

Kaseyi dudaklarıma değdireceğim bir sırada Buddha elime vurdu.
Kase yere düştü.Bir şey söylemeyerek elimden tuttu.

Saraydan çıkıp yolumuza devam ettik.Tam bu sırada gaipten gelen bir ses duydum.

Bu ses o kadar güzeldi ki,Davud'un sesi onun yanında solda sıfır kalırdı.

Şöyle okuyordu:

-Yürü,ey sayih-ı avare yürü,durma yürü!

Koymasın rah-ı visalden seni ezvak-ı misal

Bu bedayi,bu letaif heme rüya ve hayal

Yürü ,ey zair-i biçare yürü,durma yürü!

Yürü ki,nüzhet-i vuslatta teali göresin

Yürü ,aslında fena bul,budur etvar-ı kemal

Yürü,alayişi terk et,içesin ke's-i visal

Yürü ki,saha-i hiçi de tecelli göresin!


Bu sesin güzelliği sebebiyle gözlerimden zevk ve hüzün yaşları akıyordu.Buna rağmen yolumuza devam ettik.Geceyi çimenler üzerinde geçirdik.Rüyasız ,hayalsiz derin bir uykuya dalmıştım .
Ertesi günü seher vakti yolumuza devam ettik.Öğlen vakti karşımızda bir saray göründü.
Bu saray ancak hayal aleminde görülebilen,bir başka ifadeyle ancak hayal gücüyle ortaya çıkabilecek tarzda olağanüstü bir bina idi.Her ne yapılırsa yapılsın ,bundan daha güzel,daha mükemmel ve süslü bir bina düşünülüp hayal edilemezdi.Oraya doğru yöneldik.Aramızda beş-on adımlık bir mesafe kaldığı sırada kapısı kendiliğinden açıldı.

Buddha dedi ki:
-Bu saray,insanın ayağını kaydıran bir yerdir.

Bu saray imtihan yoludur.Doğruluk ve sebatın ipine sımsıkı yapışanlar bu yolu geçerler .İlerisi Hiçlik Zirvesi'dir.

Fakat buradaki gönül alıcı gösterişlere kapılanlar ,sonu karanlıklarla dolu cehennem çukuruna düşerler.

Burası arzu ve emel cenneti,ilerisi ezeli bir hiçlik sahasıdır.
Burası aldatıcı gösterişlerle dolu bir saray ve her ziyaretçisini işkencelerle öldüren bir misafirhanedir.
İlerisi ise hürrüyet ve zevk meydanı,birlik yeri ve mutlak alemdir.

Burada kalanın sığınacak yeri,inilti ve feryat köşesidir.Ötelere giden dert ve sıkıntıdan kurtulmuş,makam kaygısından uzaklaşmıştır.

Burada kalan arzu ve tamaha ,hırs ve emele esirdir.İleri gidenin tahtı sonsuz bir feza ve anlam alemidir.

Mert ol,aldanma,sebat et!Ben burada seni bekliyorum.

Bu sözlerden sonra Buddha ,saray bahçesinin kapısını işaret ederek :

-Haydi ,gir!dedi.
Hava yumuşak,serin ve güzel kokularla doluydu.Her tarafta zümrüt gibi çimenler,parıltı saçan çiçekler,yolları çakıl taşı büyüklüğünde rengarenk mücevherlerle süslenmiş bahçeyi geçerek sarayın kapısına ulaştım.
Sayıları yirmi-otuz kadar,güzellikte eşsiz ve bir benzeri hayal dünyasında bile az bulunur cariyeler tarafından karşılandım.Bin bir türlü hürmet ve ağırlamayla bir odaya götürüldüm.
Bir yandan hasret dolu kelimeler kullanmakta ,bir yandan kuşların cıvıltısını ya da perinin gönül okşayan nağmelerini andıran sesleriyle:
-Hoşgeldiniz!diyerek karşılamakta olan kızlardan biri bir kadeh sundu.
Kendimi kaybetmiş bir halde içtim.Sanki yeniden doğmuştum.

Bu oyun ve eğlence meclisi bir saat kadar sürdü.O sırada içeri bir kız girdi.
-Efendim,perimiz sizinle muhabbet etmeye ve size kavuşmaya can atmaktadır .Nice zamandır gelişinizi gözyaşlarıyla beklemekteydi.Buyrunuz ''dedi ve koluma girdi.Güzel perinin yüzünü görür görmez hayretle haykırmaktan kendimi alamadım.Gözlerim kamaştı,karardı.
Bu kavuşma ne kadar sürdü?Bir an,sadece bir an..

İşte tam o esnada bir şimşek gürültüsü yeri göğü inletti!
Bir zelzele sarsıntısı sanki dünyayı alt üst etti.Düşen bir yıldırım,sarayı titretti.

O büyük bina,bir avuç toprak yığını gibi eridi,yıkıldı.Dehşetimden gözlerimi kapadım.Sevgilime sarıldım.Gözlerimi açtığımda kendimi çirkin ve ihtiyar bir cadının kucağında buldum.

Ben kendimi kurtarmaya çalıştıkça ,ihtiyar cadı bütün gücünü kollarına verip beni bırakmamaya çalışıyordu.Nihayet bin bir zorlukla ihtiyar kadının elinden yakamı kurtardım.
Saray tam bir çöplük halini almıştı.Önceden her biri huriye benzer hizmetçilerin hepsi ,şimdi birer cadıya dönmüştü.


Düşünmeye başladım.Etrafıma bakındım.O zümrüt gibi çimenlerin yerinde dikenler,bülbüllerin yerinde siyah ve sivri taşlar görüyordum.
Birden hatırıma Buddha geldi.Beni kapının önünde bekleyecekti.Oysa ne kapı kalmış ne de Buddha görünmüştü.

Ağır ağır dağdan aşağıya inmeye başladım.
Bir meydana çıktım.Korku dolu gözlerime büyük bir meclis takıldı.Meydanın doğusunda bir altın taht kurulmuş,başında altın bir taç ,elinde kıymetli taşlarla süslü bir baston ,üstünde debdebeli bir elbise olduğu halde üzerinde Buddha oturmuştu.

Çevresindekiler hep göz kamaştırıcı ve süslü elbiseler giyinmiş,başları ululuk tacıyla süslü insanlarla doluydu.
İki kişi beni tutup Buddha'nın huzuruna götürdüler.Buddha ,büyük bir ağırbaşlılık ve heybetle ayağa kalktı.

-Ey sözünde durmayan insan!Ey gafil!
Yazık sana !

Arzu edilen yere varmadın.Mutlak vuslata ermedin.Çünkü Hiçlik Zirvesi'ne çıkamadın.

İn bu yerlerden,git!
İn,huzurunda diz çöktüğün ,bedenini ve ruhunu eline teslim ettiğin cadıya,dünyaya git!
Buddha,eliyle taşlara emredercesine işaret etti.Bulunduğum yerdeki,taş,toprak,ot ne varsa hepsi şimşek hızıyla yokuş aşağı su gibi akmaya başladı.Sonunda bir uçuruma doğru yuvarlanmaya başladım.


Gözlerimi açtım.
Aynalı Baba'nın gülümseyen tatlı yüzü ve hüzünlü gözleri,gözlerimle buluştu.

Tama'u hırsa uyup nefs ile mahkur olma!
Rahatın zail olur ,nam-ı meşhur olma!
Sohbet-i arif-i billaha eriş,dur olma!
Saltanat-ı mesned-i dünya ile mağrur olma!

Zevk-i dünyaya firib olmadılar ehl-i kemal
Bildiler hasılı hep zıll ü hevalu'b ü hayal
Zevke teşbihi cihanın hele rüyaya misal
Damen-i aşkı tutup buldu kamu kurb-i visal!
Gazel




Bu şuun, alem
Bi-sebat u bi-kadem
Nerde Havva ,Adem?
Varsa aklın ey Dedem!
Dem bu demdir,dem bu dem!
Dem bu demdir,dem bu dem!
Yad-ı mazi bahşeder
Hayf u alam u keder
Olma meşgul-i kader
Kimse kalmaz hep gider
Dem bu demdir,dem bu dem!
Dem bu demdir,dem bu dem!

Sen gibi bir saile
Hayf değil migaile?
Olma meşgul hal ile
Derd-i istikbal ile
Dem bu demdir,dem bu dem!
Dem bu demdir,dem bu dem!
Bu hayatta yok vefa
her günü derd ü cefa
Ey müştak-ı safa!
Ömrünü etme heba
Dem bu demdir,dem bu dem!
Dem bu demdir,dem bu dem!
Kimbilir Edhem imiş
Bilmeyen sersem imiş
Gayeti bir dem imiş
Maadası hep imiş
Dem bu demdir,dem bu dem!
Dem bu demdir,dem bu dem!
Gazel
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
İKİNCİ GÜN
*
Neyin sesi hafif ve tatlı bir inilti halini almıştı.Dalmışım.
Yine gezinmeye başladım.

Belh şehrinde bir evde bulunuyordum.Henüz yatağımdan yeni kalkmıştım.Odama bir kadın girdi.Bu benim hanımım imiş.İkimiz de Farsça ile Sanskritçe arasında bir dille konuşuyorduk.
Garip olan şu ki,ben de bu dili tamamen biliyordum.İki kişiden meydana gelen birisiydim.Ben,hem ben idim hem binlerce yıl önce yaşayan bir Parslı.
Kadın dedi ki:
-Geç kalıyorsunuz .Artık elbisenizi giyininiz de zamanında Temaşa Töreni'nde bulunabilesiniz!

Önce güzelce karnımı doyurdum.Sonra elbiselerimi giydim.
Elbisem,sırtıma giydiğim şaldan uzun bir gömlek ile belime sardığım bir kulaktan meydana geliyordu.Başımda sivri bir külah ,sokağa çıktım.
Kalabalık bir topluluk telaşla yürümekteydi.Ben de onlara katıldım.
Sokakları dolaşa dolaşa bir meydana çıktık.Binlerce,yüz binlerce insan toplanmıştı.

Meydanın tam orta yerinde büyük bir çadır kurulmuştu.Niye geldiğimi ve ne olacağını bilmediğimden yanımda bulunan adamlardan birisine sormak zorunda kaldım.Adam cevap olarak:

-Bugünden itibaren kırk gün Temaşa Töreni 'dir.Şimdi tellallar bağırıp herkesi imtihana çağıracaklar.

Herkes birer birer Zerdüşt'ün huzuruna gidecek.Her kim 'doğru söz'ü söylerse hakikatleri temaşa etmeyi hakedecek,alnına cennetlik yazılacak.
Her kim de söyleyemezse bu temaşadan mahrum olup alnına cehennemlik yazısı kazınacak.Fakat bu kişi,iyi işler yapar ve güzel davranışlarda bulunursa o yazı alnından kaybolur.Çoluk çocuğu ,akraba ve dostları sevinçlerinden düğün yaparlar.''dedi.

Ben hiçbir şey bilmediğim için haliyle imtihanda başarılı olamayacaktım.Alnıma cehennemlik yazısı yazılacaktı.Geldiğime pişman oldum.Evime dönmeye karar verdim.Önceden konuştuğum adama düşüncemi açtım.
Adam:

-Sakın gideyim deme!Çünkü gelmeyenlerin ve gelip de imtihana girmeden dönenlerin alnına cehennemlik çizgisi çekilir.''dedi.
Bu sıkıntılı durum karşısında ,en iyisinin imtihana girmek olduğuna kara verdim.

Tellallar bağırınca herkes birer birer ve düzenli bir şekilde çadıra yaklaşmaya başladı.Benim bulunduğum yer çadıra çok uzak değildi.Bir saat sonra çadırın kapısında bulunuyordum.Bir nöbetçi herkesi teker teker çadıra alıyordu.

Sıra bana geldi.,girdim.Zerdüşt yüksekçe bir tahta oturmuş,başında altından bir taç ,üzerinde değerli bir kaftan vardı.
Çevresinde kırk kadar ihtiyar ,ellerini göğüslerine bağlamış bir halde büyük bir saygıyla ayakta bekliyordu.Meclisin heybetinden şaşırdım,kaldım.
Cahilliğimin yüzünden utanç verici bir durumda kalmamak ve bir yalnışlık yapmamak için içimden dua etmeye başladım.

Zerdüşt sordu:
-Nerden geldin?

Kalbime ilham edilen şu cevabı verdim:
-Sebep ve hikmeti yaratan Allah'tan.
-Niçin gönderildin?
-Allah,aydınlık ile karanlıkları ayırmak,aydınlığıyla adil,karanlığı ile kahredici olmayı istedi.Aydınlığa 'ben',karanlığa 'benden başkası'dedi.
-Aydınlığı nedir,karanlığı nedir?
-Aydınlığı Hürmüz,karanlığı Ehrimen'dir.
-Hangisi galiptir?
-Şimdi her ikisi de eşittir.Ne Hürmüz Ehrimen'e ne Ehrimen Hürmüz'e üstün gelebilir.
-Bu keşmekeşlik nedir?Sonuçta ne olacak?
-En sonunda Hürmüz ,Ehrimen'e üstün gelecek.Alem hep aydınlık olacak.
-Sonra ne olacak?
-Allah,'hep ben'diyecek,'benden başkası 'demeyecek.
-Sen kimsin,kiminsin?
-Ben aydınlık taraftarıyım.Hürmüz'ün yanındayım.
Zerdüşt elini kaldırdı :
-Allah seni aydınlık etsin ''dedi.

Tam o sırada yüzümde iki kaşımın ortasına kadar inen dik yeşil bir çizgi peyda oldu.Zerdüşt'ün yanındaki ihtiyarlar:
-Allah mübarek etsin,Allah mübarek etsin ''dediler.

Huzurdan çıktım.Alnımdaki yeşil çizgiyi gören halk,bana yol vermekteydi.Çadırın kapısında ,yanıma verilen rehberin yardımıyla meydanın bir tarafında bizi bekleyen atlara bindik.Doğu tarafında görülen zümrüt tepelere doğru yol aldık.
Birkaç saat yolculuktan sonra bir tür kervansaraya ulaştık.O günün geri kalan saatlerini orada geçirdik.Ertesi günü seher vakti uyandırıldık.Rehberim beni bir odaya götürüp dedi ki:

-Çok korkunç bir savaşa gireceksin.Kılıç,kalkan,gürz gibi savaş aletlerini kullanmakta becrin var mı?Haydi gel,bir tecrübe edelim.

Rehberimle birlikte girdiğimiz oda türlü türlü silahlarla doluydu.
Rehberim,bana bir zırh giydirdi.Bir gürz almamı işaret etti.Ben kendimde büyük bir kuvvet ve yetenek hissediyordum.Gürz oyunlarında ve kılıç kullanmada rehberimin beğenisini kazandım.Oradaki silahların en iyi ve sağlamlarından birer takım aldıktan sonra kanatlı atlarımıza bindik.

Akşama kadar uçtuktan sonra büyük ve korkunç bir dağın eteklerine ulaştık.Dağ o kadar yüksekti ki ,tepesi görünmüyordu.
Rehberime bu dağı sordum.

-Fark Dağı''dedi.

O geceyi dağın eteğinde geçirdik.Güneşin doğuşuyla birlikte atlarımıza bindik.Bu kez dağın tepesine doğru uçuyorduk.
Atlarımızın ilk hızı,her hayalin ötesindeydi.Nihayet dağın tepesine ulaştık.Burada gözlerimize çarpan manzara,insan gözünün görmediği ,hiçbir hayalin erişemediği bir durumdu.

Dünya kadar geniş bir meydan görülüyordu.Bu meydanın sol tarafındaki yarı kısmı,en karanlık gecelere aydınlık dedirtecek kadar karanlıktı.Sağa gelen yarısı ise aydınlığı sönük bırakacak kadar parlaktı.


Gözlerimiz akıl ve sır ermez bu acayiplikler sebebiyle ,o parlaklıklara dayanabildiği gibi,o cehennem karanlığını andıran siyahlığın da her tarafını aydınlıkmış gibi görebiliyordu.Sanki mahşer meydanını andıran bu yerde ,sayısız insan toplanmıştı.Bunların bir kısmı meydanın sağ tarafında ,yani aydınlık denizinde,diğer bölümü ise karanlık denizinde bulunmaktaydı.
Meydanın ortası boştu.
Bu boşluğun iki tarafında,iki büyük taht kurulmuştu.

Bunlardan aydınlık tarafında bulunanın üzerinde Hürmüz oturmakta ve gülen yüzünden çıkan güzel parıltılar,o aydınlıklar içerisinde bile farkedilebiliyordu.

Karanlıklar içinde kurulmuş olan tahtın üzerinde en korkunç yaratıklardan daha çirkin ve en korkunç devlerden daha iğrenç yüzlü Ehrimen oturmakta idi.Fakat Ehrimen ve Hürmüz'ün tahtları arasında ve her ikisinin başları hizasında gökte asılı duran bir taht daha vardı.
Biz meydana vardığımız zaman doğruca Hürmüz tarafına katıldık.Biraz sonra meydanda bir dalgalanma oldu.
Her ağızdan:
-Bakınız,bakınız.Allah'ın emri yeryüzüne indi!''sözleri çıkıyordu.

Gökyüzündeki tahtın üzerinde ,insanın hayal edebileceği bütün güzellikleri kendinde toplamış peri yüzlü birisi,ayakta bekliyor ve elinde bir küre tutuyordu.Bu kürenin doğuda kalan kısmı aydınlık,batıda kalan kısmı ise karanlıktı.
Aydınlık ile karanlık arasında öyle bir denge vardı ki,ne aydınlıktan karanlığa ve ne de karanlıktan aydınlığa zerre kadar bir ışık karışıyordu.
Sağ taraftaki sayısız insan topluluğu hep bir ağızdan :

-Ey Allah'ımız!Karanlığı yok et!''diye bağırdılar.
Ehrimen taraftarları ise:

-Ey karanlık!Gücünü göster!''dediler.
Mucizeyi andıran bir şekilde ,uzak ve yakındaki her kulağın duyabileceği tatlı bir sesle yüzü aydınlık peri cevap verdi:

- Bu meydan ,adalet ve imtihan meydanıdır.

Bunun üzerine herkes derin bir sessizlik içinde kaldı.Her iki taraf da huşu ve sukunetle dua etmeye başladı.
Sessizliğin sürdüğü sırada Hürmüz ayağa kalktı ve şu konuşmayı yaptı:

-Ey insanoğlu!Allah sizi kendisi gibi aydınlık olmanız için yarattı .Sizi bütün varlıklara üstün kıldı.Size her türlü nimetleri ihsan etti.Fakat sizi,aydınlık iken karnlıklara kattı.Ruh iken cesetle birleştirdi.

Öyle ki,nefret ettiği karanlığı ,kendisi için makbul aydınlıkla kaldırasınız.!

Ey insanoğlu!Aydınlık benim,bana gelin,ben olun.Aydınlığın gereği olan güzelliklerle donanınız.Allah'tan korkunuz...
Mutlaka Allah'a şükrediniz.Her ne verdiyse kanaat ediniz.Kısacası bir imtihandan aydınlık olarak gidiniz ki ,aydınlık dünyalar sonsuza kadar durağınız olsun.''

Hürmüz oturdu.Ehrimen ayağa kalktı:

-Ey insanoğlu!
Gözünüzü açınız.Yaratılışınızın gereğini iyice düşününüz.Şairce ve fakat yalancı sözlere uyup ömrünüzü boşuna geçirmeyiniz.Gülünüz,eğleniniz,hayatın tadını çıkarınız!Yiyiniz,içiniz!
Dünyada iken arzu edilip gaye edinilen sadece iki şey vardır.Gerisi yalandır. Kibir ve şehvet.Bu iki arzuya insanı sevk eden benliğinizdir.Kendinizi her şeye tercih ediniz...
İşte hakikat budur!Benliğinizden başka varlık,zevkinizden başka arzu tanımayınız.

Hürmüz yavaşça ayağa kalkarak:
- Ey insanlar!Ehrimen denilen alçak yaratığı dinlemeyiniz.Sözleri yalandır.Gerçek kulluk ,kibir denilen sahta gurura göre daha büyük bir zevktir. Nice manevi zevkler vardır ki,şehvet onun yanında nefret duyulacak bir şey kalır.Ehrimen'in dediği benlik,hayvanlara özgü bir davranıştır.
İnsanın benliği ,ahlakının güzelliği ya da çirkinliğine göre düzenlenmiştir. İnsan tabiat bağında yetişmiş güzel bir çiçektir.Fakat bu çiçek,gönüllere ferahlık veren bir kokuyla,yani akılla diğer çiçeklerden daha seçkin bir özelliğe sahiptir. Hayvanlar alemi için geçerli olan kanunların çoğu insana göre düzenlenmiş,bir kısmı adeta değiştirilmiştir.Onu dinlemeyiniz''dedi.


Bu kez Ehrimen söze öfkeyle başladı:
-Hürmüz yalan söylüyor.Sizi bir takım kanunların,hayal ürünü kuralların bağımlısı ,acizlik ve emre itaatte en adi hayvanların seviyesine indirmek istiyor.Sizi üç-beş günlük zevkinizden de alıkoymayı arzu ediyor.Onu dinlemeyiniz.''dedi.
Bundan sonra her ikisi birbirini yalanlaya yalanlaya nihayet birbirine saldıracak oldular.Ancak onlardan yüksek bir tahtta oturan ,elindeki küreyi aralarına uzatıp:
- Henüz vakit gelmedi.Boş yere uğraşmayınız.Çarpışma ilk önce seçkin askerleriniz arasında olacak !''dedi.

Bunun üstüne Hürmüz:
-Beni seven meydana çıksın''dedi.Aynı sözü Ehrimen de söyledi.
O sırada rahberimle beraber sağ taraftaki savaşçılara katıldım.O geceyi orada geçirdik.Mükemmel bir ikram ve saygı gördük.
Ertesi gün davullar çaldı.Ehrimen'in askerlerinden biri meydana çıktı,vuruldu.Bizim taraftan da biri onu karşıladı.Böylece o gün iki taraftan yirmi kadar savaşçı çıkıp birbiriyle savaştı.Bazen Ehrimen tarafı bazen de bizim taraf galip geliyordu.Her gün karşılıklı çarpışmalar devam ediyordu.İki taraftan da bir hayli savaşçı kırılıyordu.
Yedinci günü bizim taraftan çıkan güçlü bir savaşçı ,akşama kadar herkesi yendi.Ehrimen taraftarlarından elli kişiyi öldürdü.Artık bizim tarafın sevinci doruktaydı.Ehrimen'in çıkardığı savaşçıların birer birer öldüğü görüldükçe,bizim tarafta zafer çalgıları çalınıyordu.

O gece bizim tarafın casusları ,ertesi günü Ehrimen'in yenilgi görmeyen savaşçılarından birinin meydana çıkacağını haber verdiler.Herkes telaş içindeydi.
Rehberimle ben casuslardan birinin çadırına gittik.Casusla uzun uzadıya konuştuk. Ertesi günü Ehrimen'in NİFAK adındaki cadısının meydana çıkacağı anlaşıldı.Garibi,oradaki bu NİFAK cadı kıyamete kadar yaşamaya mahkummuş.İşte herkesta görülen telaşın sebebi buymuş.
Ben fevkalade merak ettim.Sabaha kadar uykumda garip çarpışmalar gördüm.
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Ertesi sabah davulların sesiyle,Nifak cadı meydana çıktı. Korkunç bir görünümü vardı.Tamamen çelikten zırhlarla kaplıydı. Büyük bir ata binmişti. Cenk meydanında atını oynatarak:
- Yok mu karşıma çıkacak?Ben öyle bir savaşçıyım ki,keskin kılıcım nice çelik zırhlı başları koparmıştır!Ben öyle bir kahramanım ki,sivri okum nice demir gibi güçlü göğüsleri delmiştir.
Var mı karşıma çıkacak canından bezmiş ,dünyasına küsmüş birisi?Varsa gelsin!''diye nara attı.


Nifak'ın bu gururlanmasına karşı,göz göre göre öleceğini bildiği halde Hürmüz'ün en güvendiği askerlerden biri meydana çıktı,fakat sonu feci oldu.Birbirinin ardından otuz kişi meydana çıktı.Otuzu da öldürüldü.Üç gün peşi sıra Nifak meydana çıktı.Her üç günde otuzar,kırkar kişiyi öldürerek büyük bir üstünlük sağladı.
Dördüncü gece ,bizim tarafta önemli bir hazırlık görülüyordu.Herkesin yüzündeki üzüntü gitmiş,yerine ümit pırıltıları doğmuştu.


Rehberime sordum:
- Yarın Hürmüz'ün en güvenilir adamlarından ve en çok sevdiklerinden Muhabbet cengaver meydana çıkacaktır.Bu lanetli Nifak 'ı ondan başka kimsenin yenemeyeceği anlaşıldı.Bu gece Hürmüz'ün vezirlerinden SALAH gelip nasihat yollu bir konuşma yapacaktır''dedi.
Gece yarısı Salah denilen ihtiyar bir zat çıkageldi.Hak ve Hakikat uğruna herkesi canını fedaya teşvik etti.Sonunda da güzel bir dua yaptı.

Ertesi sabah Nifak cadı meydana çıktı.Acı acı gülerek :
-Bugün canından bezmiş kimse yok mu?Meydan niçin böyle boş?Savaşçılar nerede ?diye bağırdı.
Hürmüz taraftarlarının tekbirlerinin uğultusuyla meydana Muhabbet çıktı.Nifak cadı,Muhabbet cengaveri görür görmez,gözleri hiddetinden kan çanağına döndü:
-Üç gündür seni bekliyordum.Sonunda gelebildin .Ölmeye hazır ol!''dedi.
Muhabbet cengaver yeri göğü inleten karkunç bir nara atarak dedi ki:
-Beni bilen bilsin,bilmeyen öğrensin ki ben Muhabbet cengaverim.Arslan gibi pençelerim yürekleri parçalar,kahramanlık pazılarım kafaları koparır!Ey Nifak!Bilirsin ki,ben ne zaman meydana çıksam seni tepelerim.Yeter artık yaptıkların!Ölüme hazır ol!
Nifak:
-Evet,o gece beni yendin.Fakat bu kez seni mahvedeceğime eminim''dedi.
Muhabbet ise:
-Sakın böyle bir şey bekleme !
Muhabbet cengaver her zaman Nifak cadıya üstün gelir!''diye karşılık verdi.

Her ikisi birbirine hücum ettiler.Kılıçları kalkanlarına çarptıkça kıvılcımlar çıkıyordu.Akşama kadar uğraştılar.Fakat birbirlerine üstünlük sağlayamadılar.
Ertesi günü yine büyük bir azim ve kararlılıkla çarpıştılar.Bu kez de birbirlerine karşı üstünlük sağlayamadılar.Fakat üçüncü günü güneş tam tepeye gelmişti ki,Muhabbet cengaver arslanlara yaraşır bir darbeyle Nifak'ı yere sererek öldürdü.Hürmüzlülerin sevinç çığlıkları göklere çıktı.Ehrimenlilerin hiddeti ise dünyayı titretti.Sonunda o gün akşama kadar Muhabbet cengaver daha otuz kişiyi tepeledi.Yedi gün cenk meydanında karşısına kim çıktıysa hepsini yendi.

Yedinci günü gecesi casuslarımız,ertesi günü Ehrimen tarafından çok meşhur bir savaşçının çıkarılacağını haber verdiler.Gerçekten de güneşin doğuşuyla birlikte sol taraftan gürültüler işitildi.Bu kez meydana çıkan Ehrimenli,uzun boylu,heybetli,korkunç bir devdi.Sarı bir deveye binmiş ve elinde adam başı büyüklüğünde bir gürz vardı.Meydanı dolaştı:
- Ey Hürmüz yandaşlaraı!Bana hanginiz karşı koyacak ?Bana Gazap cengaver derler.Şimdiye kadar karşıma çıkıp da hayatta kalan pek az olmuştur.''dedi.
O gün karşısına çıkan Muhabbet cengaver ,onunla kahramanca çarpıştı.Üçüncü günü ikindi vaktinde bir gürz darbesiyle Gazap,Muhabbet'i yıktı.Henüz ölmemişken bu güzel cengaverin vücudunu dişleriyle paramparça etti.Kalbini koparıp Ehrimen'in önüne atarak:
-En büyük düşmanlarımızdan Muhabbet'in kalbi ayaklarınız altında sürünsün !''dedi.


Bu dehşetli manzara ve bu feci ölüm,bizi gönlümüzden yaralamıştı.Ehrimenliler ise sevinçten uçuyorlardı.
Temaşa Töreni denilen bu garip tören başlayalı tam tamına otuz sekiz olmuştu. Gazap cengaveri bizim taraftan henüz yenen olmamış ve Hürmüz ile Ehrimen'in üstündeki tahtta bulunan meçhul kişinin elindeki kürenin sağ tarafını da karanlık kaplamaya başlamıştı.Ehrimen tarafı galip gelmek üzereydi.


Hürmüz'ün veziri Salah yanımıza geldi.Gazab'ı ancak HİKMET cengaverin öldürebileceğinden bahsetti ve ertesi günü Hürmüz tarafından meydana çıkarılmasının emredildiğini söyledi.
Törenin bitmesine iki gün kalmıştı.Hikmet'in yenmesi için o gece hepimize dua yapmamızı emretti.
Çadırımıza döndüğümüz zaman rehberim gayet ciddi bir tavırla :

-Bu Hikmet cengaver kimdir,bilir misin?''dedi.

-Hayır!
- Hikmet cengaver sensin!Bu gece uyku vakti değildir.Yarın Ehrimen 'in ikinci cengaveri Gazap ile çarpışacaksın.Gecenin kalan kısmını ibadet ve kılıç eğitimi ile geçireceğiz.''dedi.
Hayretimden donakaldım.Bana bu kadar önemli bir görev verileceğini hatırımdan bile geçirmemiştim.Özellikle de ismimin Hikmet cengaver olduğu bence meçhuldu.Ancak böyle mukaddes bir dava uğrunda Gazap kadar önemli bir düşmana karşı gönderileceğim için kendimde büyük bir azim ve büyük bir kuvvet hissetmeye başladım.Beni ve mukaddes maksadı yenmemesi için sabaha kadar çok samimi dualar ettim.Ara sıra da rehberim bana,çok farklı ve acayip vuruş teknikleri ve saldırı usulleri öğretiyordu.


Sabah namazı vakti zırhlarımı giyindim.Rehberim belime örme zırhtan kemerimi taktı.Alnımdan öptükten sonra ağlayarak dualar etti.
Güneşin doğuşuyla birlikte atıma binerek cenge hazır oldum.Gazap meydana çıktı.Ben de karşısına dikildim.İsmimi sordu:
-Hikmet cengaver''dedim.
-Be hey biçare!Senin gibi zavallı ve kendi halinde bir şaşkın ,benim gibi kükremiş bir arslanla çerpışabilir mi?Haydi defol,git!Sen zararsız bir bunaksın.Senin kanını dökmek bana yakışmaz.
Bu sözler ,onuruma dokundu:
-Ey arsız canavar!Senin beni yeneceğini hiç sanmıyorum.Yoksa şımarıklığına mı güveniyorsun?Ben seni yenecek olmasam hiç karşına çıkarılır mıydım?Haydi çok konuşma ,ölmeye hazır ol!''dedim.

Gazap kızdı:
-Vay,sana galiba şarap içirmişler!Saçmalayıp duruyorsun.Haydi,öyleyse!''dedi ve üzerime hücum etti.
Ben bu korkunç devin öldürücü darbelerinden kendimi korumak için pek çok çeviklik göstermek zorundaydım.Çabalarımdan dolayı adeta kuş gibi hafif ve uçuyordum.Akşama kadar çarpıştık.Gerçi bana bir darbe bile isabet ettiremedi.Fakat ben de bu heybetli deve bir şey yapamadım.
Bir süre dinlendiktan sonra o geceyi dua ile geçirdim.Sabaha karşı rehberim bana bazı talimatlar verdi.Sabah olunca meydana çıktım.Gazap çok öfkelenmişti.Fırıldak gibi çevremde dönerek:
- Dün elimden kaçtın.Fakat bugün kaçamayacaksın!''dedi.
Üzerime saldırmaya hazırlandı.Rehberimin taktiği uyarınca:
-Hey başında ne var?dedim.Elini başına götürdü.Ben de zırhsız olan koltuk altından tam kalbine doğru kılıcımı sapladım.Gazap korkunç bir nara atarak düştü.Kan kusmaya başladı.
Ehrimen yandaşlarının ise feryat sesleri göklere çıktı:
-Hikmet Gazab'ı hile ile öldürdü''diyorlardı.

Meçhul perinin elindeki küre tamamen aydınlanmaya başladı.Bizim tarafın sevinç çığlıkları dünyayı kapladı.O gün öğlene kadar birçok Ehrimenliyi tepeledim.
Öğle vakti karşıma yüzü kapalı bir cengaver çıktı.Beyaz bir file binmiş olan bu cengaver meydana çıkar çıkmaz Ehrimen'in yüzünde sevincinden hainca bir gülümseyiş belirdi.Hürmüz ise çok üzüldü.Meçhul periye seslenerek:
-İzed,İzed!Maksadın aydınlığı yok etmek mi?Merhemet!Merhamet!Merhamet!''dedi.
İzed:
- Bu Ehrimen'in hakkıdır.Ne yapalım?İstediğini meydana çıkarır''cevabını verdi.
Ehrimen gülüyordu.Hürmüz üzüntülü bir şekilde boynunu büktü:
-Emir senindir!''dedi.


Yenileceğime işaret olan bu konuşmayı herkes gibi ben de duydum.Filinin üzerinde olduğu halde cengaver,mağrur bakışlarla meydanı dolaştı.Gök gürültüsüne benzer bir nara attı:
- Ey benim gücümü inkar eden akılsızlar!Bilin ki ,ben cengaverler cengaveri Nefs-i Emare'yim.Şimdiye kadar yenmediğim kimse yoktur.Ben,beş bin farklı şekle girerim.Bin tane silahım var benim.
Bana dönerek:
- Ey miskin Hikmet!Gel,kendi rızanla teslim ol!Sen aptal ve zavallı bir mahluksun .Benim elimde bir sinek kadar önemin yok.Fakat her nedense seni severim.Çünkü senin bana da hizmet ettiğin oldu.Haydi,kılıcını teslim et de kurtul!''dedi.
Ben kendimi toparlayıp bu sözlere itibar etmedim.

O sözüne devamla:
- Ey Hikmet!Bendeki silahlara bak.Rehberinin sana öğrettiği yumuşaklık,ilim,kanaat,ihtiyat,alçakgönüllül ük,sabır ve hile gibi başkaları için tehlikeli olan darbelerin bana en ufak bir tesiri yoktur.Bunların her birine karşılık kin,hiddet,intikam,düşmanlık,nefret ve şehvet gibi nice korkunç darbelerim vardır.Gel ,kendine kıyma!''
Bu sözlere de itibar etmedim.

Nefs-i Emare dedi ki:
-Zavallı!Ne düşünüp duruyorsun?Senin darbelerinin bana bir tesiri olmaz.Seni bir anda yok etmek bence çok basittir!''

Sözlerine yine kulak asmadım.Nihayet vuruşmaya başladık.
Ben bildiğim darbelerin hepsini denedim.Asla tesiri olmadı.Nefs-i Emmare bene karşılık vermeye bile tenezzül etmeyip halime bakarak devamlı gülüyordu.Sonunda en tehlikeli olarak bildiğim öldürücü bir darbe olan kuvvetli azim adındaki darbeyi vurmayı düşündüm.Sol tarafına geçtim.Onu,darbeyi indirmeye elverişli bir vaziyet aldırmak için uğraşmaya başladım.
Planımı anladı:

-Beni mutlaka öldürmek istiyorsun ,öyle mi?Dur,öyleyse''dedi.
Tam kılıcı böğrüne sokacağım sırada yüzündeki perdeyi kaldırdı.Hayal edilemeyecek derecedeki bir güzellik gözlerimi kamaştırdı.Kılıç elimden düştü.Kemerimden tutup beni filin üzerine aldı.Ehrimen'in huzuruna götürdü:
-Ey Ehrimen !Hikmet'i öldürmedim,esir ettim.Mutfağımızda soğan soyar.Tam kendisine uygun bir hizmettir''dedi.
Bu şakaya Ehrimen kahkalarla güldü.Hürmüz'ün gözlerinden yaş dökülüyordu.İzed'in elindeki küreden yavaş yavaş nur kaybolmakta,karanlık her tarafı kaplamaktaydı


Ehrimen tarafı galip gelmişti.Sol taraftaki topluluk:
-Karanlık,karanlık!Asıl olan karanlıktır.Galip geldik.''diye bağırıyordu.Bizim taraf ise :
-Sana şükürler olsun ,ey aydınlıkların aydınlığı.Aydınlığını kaldırma!''diye yalvarıyordu.
Hürmüz aydınlık perisinin önünde secde ederek:

-Ey İzed!Ne olur bize yardım eyle!Ne olur bizden yardımını esirgeme !Senin başın için,senin hakkın için!''dedi.
Ehrimen ise başını göğe doğru dikmişti.
Sol taraftaki karanlık,küreyi öylesine kaplamıştı ki ancak ucunda belli belirsiz bir aydınlık noktası kalmıştı.İşte tam bu sırada uzaktan bir ses işitilmeye başladı.

Bu ses mertçe olduğu kadar hoş,hoş olduğu kadar da mertçe idi.Şarkı söylüyordu.Nihayet karanlıklar içinden etrafını yüzündeki parlaklıkların aydınlattığı bir süvari göründü.Kendisi şimdi tamamen farkediliyordu.Dört ayaklı ,alnı boynuzlu,kanatlı ve koyu yeşil renkte bir ejderhaya binmiş olan bu cengaver,adeta bir güzellik ve iyilik timsaliydi.Kıvırcık kestane rengine yakın ,daha doğrusu bazen siyah bazen kırmızımtırak görülen kıvırcık saçları omuzlarına dökülmüştü.

Başında kıymetli taşlarla süslü bir taç,sırtında yeşil renkli ipek bir elbise vardı.Şarkı söylüyordu.Biz de ürkek ürkek o ilahi sedayı dinliyorduk:


Ben oyum ki,satvetimden kainat lerzandır
Ben oyum ki ,zur-i bazum hakim her candır
Ben oyum ki,her kim olsa ser-fürü eyler bana
Hak-i payım secdagah-ı zümre-i insandır.
Ben oyum ki,siret-i merdide yoktur benzerim
Hadimin-i bargahım zümre-i merdandır
Ben oyum mizan-ı adlimde müsavi cümle halk
Şehinşahlarla gedalar nice hep yeksandır
Hasılı şemşir-i izz ü kudretiyim İzed'in
Aşkım ben,satvetimden kainat lerzandır.


Bu tatlı ses ve güzel nağmeler her iki tarafı da mest etmişti.Ehrimen tarafı da bizim taraf kadar hoşlanmıştı.İsmi aşk olan bu cengaver bize yaklaştıkça aydınlık perisinin elindeki kürenin parlaklığı artmakta,aydınlık karanlığı yok etmekte idi.Öyle ki,Aşk meydanın ortasına geldiği zaman küre bütünüyle aydınlanmış ve dünyadan karanlık tamamen kaybolmuştu.
Meydanda sadece file binen Nefs-i Emare ile onun esiri olan ben bulunuyorduk.Aşk,ejderhasını bize doğru yöneltti.Gayet yumuşek ve laubali bir tavırla :
- Ey Emare!Bana da karşı duracak mısın?''dedi.Emmare ,büyük bir saygıyla Aşk'ın önünde diz çöktü:
-Sen herkesin olduğu gibi benim de efendim,velinimetimsin.Acizliğimi ilan ederek işte sana secde ediyorum!''dedi.Aşk beni serbest bıraktı.Gülerek:
-Haydi,koca aptal hikmet,git rahatına bak !''dedi.

Meydanda yalnız Aşk kaldı.
Ejderhasından indi.Elleri göğsünde olduğu halde gayet yavaş ve uygun adımlarla aydınlık perisine doğru yürümeye başladı.Üç adım kaldığı vakit:

-Ey peri!Sadece senin kulunum!dedi ve secdeye kapandı.
-Ey Hürmüz!Ey aydınlık !Selam olsun sana ki,karanlığın kıymeti seninle bilindi!''dedi.Sonra Ehrimen'e :
-Ey Ehrimen ,Ey karanlık!Selam olsun sana ki,aydınlığın kıymeti seninle bilindi!''dedi.
Sonra meydanın ortasına kadar yürüdü.Ellerini göğe kaldırdı.Dünya eskisi gibi,yarısı aydınlık,yarısı karanlık oldu.Her iki taraf ise bu sırada ,bağlı olduğu efendisinin elini öpmekte idi.
Hürmüz ile Ehrimen tahtlarından inmişler,yan yana gelmişler ve kardeş gibi birbirlerine sarılmışlardı.Peri tebessümle bu durumu izliyordu.
Hürmüz'ün elini öptüm.Yüzüne baktım.
Bir de ne göereyim!Hayretimden bir çığlık atıverdim.


Gözlerimi açtığımda Aynalı Baba 'nın gülümseyen yüzünü gördüm..
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
ÜÇÜNCÜ GÜN
*
DEVR-İ DAİM

Bugün de, geçen iki günde olduğu gibi ney sesiyle mest oldum.
Kendimi on iki yaşında bir çocuk olarak görüyordum.Büyük bir şehrin geniş bir caddesinde büyük ve güzel bir evde oturuyordum.Henüz uyumuştum.

Güneşin parlak ışıkları ,Allah'ın cemalinin nurunun yansıması olan eşyayı daha yeni okşamaktaydı.Yataktan kalkacağım bir sırada odanın kapısı açıldı.Bir hizmetçi ,babamın beni beklediğini söyledi.Büyük bir odaya girdik.Babamla karşılaştım.Babam yüz on yaşlarında bir ihtiyardı.Sanskritçe konuşuyorduk.Babam dedi ki:
-Oğlum,on iki yaşına girdin.Artık kendini ve kainatı öğrenme zamanın geldi.Seni büyük bir üstada götüreceğim.Artık varlığın sırrını kavrama yaşına geldiğinden dolayı memnuniyetimin bir ifadesi olarak üç gün,üç gece düğün yapacağım.Sen bu düğünde hizmet edeceksin.Orada sana yardımcı olacak birisini göreceksin.''dedi.

Gerçekten de tantanalı ve gösterişli bir düğün başladı.Birinci gün bütün Brahmanlar ve seçkin memurlar ,ikinci gün asker ve tüccarlar,üçüncü gün de fakirler davet edildiler.Bu üç gün süresince ben,misafirlere hizmet etmekteydim.Üçüncü gün,seksen yaşında bir fakir benim yardımcım oldu.Dördüncü gün babam erkenden bizi yola çıkardı.
Yardımcım bir eşeğe binmişti.Ben ise arkasından yaya yürüyordum.

Yardımcım:
-Oğlum!İlim ve hikmetin değerini öğrenmek için yaya gideceksin .Bir şey pahalı alınmazsa ,değeri anlaşılmaz''dedi.
İlk günlerde çok sıkıntı çektim.Fakat yavaş yavaş yolun zorluklarına alıştım.Kırk günlük bir yolculuktan sonra bir kulübenin önünde durup birza dinlendik.Yardımcım beni elimden tutarak kulübeye soktu.Kulübede yalnızca su ile dolu bir çanak vardı.
Yardımcım beni doğuya döndürdükten sonra çanağı önüme koydu.


-Ey Brahma!Ey gerçek varlık!Ey en büyük aydınlık!Varlığının basamaklarını,ruhunun derecelerini göster!''diye dua etti.Daha bir sürü anlayamadığım sözler mırıldandı.
Kulübeden çıkıp kapısını kapadı.Her taraf karanlık oldu.

Sadece önümdeki çanak içindeki su,donuk bir parlaklık göstermekteydi.Yardımcımın tembihi üzerine suya bakıyordum.Bir süre sonra nereden geldiğini bilemediğim bir ses işitmeye başladım.İşittiğim bir ses miydi,inilti mi,ilham mı,vehim mi,işaret mi?Hangi dilden söylediğini bilmiyordum.Cümleleri ve harfleri nasıl,anlayamıyordum.
Tarifi imkansızdı.Aklım ve vicdanım bu harfsiz cümleleri ,bu titremeyen sesi şöyle anlyordu:



Ey daf-ı bezm-i vücud
Anla nedir sırr-ı şuün?
Yok dem-i vahdette hudud
Her ne desen nam-ı anın
Cümlede o nokta-i nihan
Gahi esir,gahi cihan
Mevt ü hayat camı anın
Gahi güneş,gahi kamer
Gahi matar,gahi sehab
Kendi ateş,kendi şahab
Kendi gece,kendi seher
Gahi hacer,gahi nebat
Gahi neml,gahi esed
Kendisi ruh,kendi cesed
Kendi hayat ,kendi memat
Devr ile adem olacak
Kendini kendinde bulur
Mutlak iken,nokta olur
Adem imiş mazhar-ı Hak


Çanaktaki su yavaş yavaş parlaklığını kaybetti.Her taraf kapkaranlık oldu.Hiçbir şey görmez oldum.

Gözlerim çanağa dikilmiş,karanlıktan bir şey görmez olmuşken garip bir seyre koyuldum.Kendimi yokluyor,kontrol ediyorsam da karanlıktan başka bir şey yoktu.Fakat görüyordum.Ne görüyordum?

Buna isim bulmak çok zor.Gözümün alabildiği yere kadar bakıyor ,ucu başı belirsiz ,sonsuz bir meydan görüyordum.Sanki bir anda milyonlarca yüzyıllık uzaklıktaki yerleri gezip dolaştığım halde yine sabit bir noktada bulunuyordum.
Duygu ve idraki paramparça eden bu azamet ve vicdanı mahveden büyüklük ,nihayet gerçek olarak görünmeye başladı. Azamet ve büyüklük de,sonsuzluk da bir hiç oldu.

Benimdir diyemediğim ,değildir diyemediğim bu duygu yüklü yolculukta kendimi kaybettim.

Bir an hiç oldum..

Bir zaman sonra bu sonsuz meydanı farketmeye başladım.Tarifi mümkün olmayan garip bir duygu ile her şeyi hisseder oldum.Öyle ki,ucunda kaybolduğum bu ucu bucağı belirsiz meydanı sanki ben kaplamıştım.Bu garip durum ne kadar sürdü,bilmiyorum.Sanki bedenimde bir yorgunluk vardı!

Meydana görünmez bir şey çıktı.Aslında görünürde hiçbir şey yoktu.Ne aydınlık,ne karanlık,ne de herhangi bir şey!Hiç! Fakat ben bir şeyin vrolduğunu hissediyordum.Bu şey ,bir anda seher vaktine benzeyen bir parlaklık oldu.Bu zayıf ışık ,kalp atışlarım gibi titreşiyordu.Bu güzel varlığın gizli müezzini ,harflerden meydana gelmeyen bir sesle ezan okuyordu..

O esnada saatler ,seneler,asırlar bir an idi.Bir anda milyonlarca asır geçti.Yine bir an yorulmuş gibi oldum.Gözlerimi kapadım.Bir an için hiçbir şey göremedim.Gözümü açtığım vakit ,milyonlarca mesafeyi kaplamış ,fakat avucuma sığacak kadar küçük bir alem gördüm.

Bu gezinti sırasında o alemden bir yer dikkatimi çekti.Burası,tamamen su ile kaplı bir küreydi.Suya bakarken ,akıl sır ermez bir güç beni oraya doğru çekti.Ilık bir suyun içine girer girmez kendimi milyonlarca türdeki canlıyı içimde toplamış gibi hissettim.Bu canlıların ne organları ne de belirli bir şekilleri vardı .Milyonlarca odası bulunan bir hapishaneye benzeyen bu canlılarla olan bağlantıdan kendimi kurtarmaya çalışıyordum.Ancak bir türlü başarılı olamıyordum.

Milyonlarca sene devam eden çabalarım sonucunda,bana hapishane hizmeti gören bu odalardaki canlılarda garip değişiklikler meydana geliyordu.Aslında beni sıkan şey,bu canlıları bünyemde topladığım halde onların dışında olmak değil,bilakis kendimi onlarda hapsolmuş hissetmemdi.Çünkü akıl ve idrak şöyle dursun ,her türlü histen uzak gibiydim.

İçlerine hapsedildiğim bu canlılar ,bin bir türlü şekle girmeye başladılar.Artık benim için bir gün hükmüne girmiş olan binlerce yüzyılın geçmesi sonucunda her şekil başka bir gelişim gösteriyordu.

Su içine hapsedilmiş bulunduğumdan dolayı gözlerimin acayip bakışından sıkılıyor,kulağımın sağırlığından rahatsız oluyordum.Ne kadar zaman geçti,neler oldu?Bilmiyorum.Bu kez kendimi ,yalnız denizde değil ,karada da birçok canlının vücudunda gördüm.

...Benim için ayrılan günlerin geçip gitmesi neticesinde,hapsedildiğim bedenler o kadar çoğalmış,o kadar çeşitlenmişti ki,bunların her biri diğerine dış görünüşü itibarıyla hiç benzemiyordu.Bazısı gözle görülemeyecek kadar küçük ve basit,bazısı havada uçuyor,bazısı ise yerde sürünüyordu.Bazısı oldukça iri,güzel ve akıllıydı.
Bubedenlerin bir kısmı diğerini yemeğe eğilimli,bir kısmı kuvvetli ve bir kısmı cılız şeylerdi.Dünya birer çürümüş ceset yığını haline gelmişti.Bedenler arasında rekabet bir kanun olmuştu.Bu şekilde ne kadar zaman geçti,neler oldu?


Bir gün bir bedende hapsedildiğimi hissedip acı bir duyguyla inlerken sanki bütün kainatın her zerresindeki sırlar birer birer bulunduğum bedende toplanmıştı.Manevi bir soluk,rengi ve yeri belli olmayan bedenimi sardı.Doğuya dönmüş ,yüzümü ağarmaya başlayan ufka çevirmiştim.Kendimi biliyor,etrafımı hem görüyor hem de gördüğümü farkediyor,her şeyi biliyormuş gibi davranıyordum.Kendimden geçer gibi oldum.Bütün vücudumu bir rehavet kapladı.Anlam diliyle Elhamdüllillah dedim.

Gaipten bir ses:

Doğdu şimdi şems idrak-ı aleme
İstivagahdır dimağ-ı Ademi
Nur-i Hak'dır şeb-çerağ-ı Ademi
Ey melaik!Baş eğin Adem'e

Bu ulu emirden bütün almemler ve içindeki bütün canlılar titredi.Her varlık insanın önünde eğildi.

Her zerre kendince şöyle diyordu:

Merhaba!
Merhaba!Ey pertev-i sırr-ı vücud!
Merhaba!Ey zübde-i cümle şuün!
Merhaba!Ey menba-ı fehm ü fünün !
Merhaba!Ey mazhar-ı ikram u cud!
Kainattan sen idin maksud,sen!
Ey zeka!Bizler seninayatınız
Secdegah sen,kıble-i mabud sen!

Gözlerimi açtım..

Aynalı Baba'nın hüzün dolu bakışları üzerime çevriliydi..Çocukların ,gördükleri rüyayı uyanır uyanmaz hemen söylemesi gibi:

-Hepsi secde etti''dedim.
-Evet!''dedi Aynalı Baba.Yalnız nefsindeki gurur,yani şeytan hariç!''


 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
DÖRDÜNCÜ GÜN
İmtihan Meydanı-Arifler Meclisi
*

Önceki günlerde olduğu gibi Aynalı Baba'nın kulübesine gitmiş,günlük gıdamı almıştım.Bugün kulübenin önüne oturacak yerde,Aynalı Baba beni alıp mezarlığın en ücra ve caddeye uzak bir köşesine götürdü.
Büyük bir mezar taşını göstererek :

-Git ,şu mezarın üzerine uzan!Adamın başındaki kavuğun büyüklüğüne bakılırsa yaşadığı asırda büyük alimlerden biri olduğu anlaşılıyor.Git,o büyk alimin ruhaniyetinden feyiz al!''dedi.

Gidip mezarın üzerine yattım.Birkaç dakika sonra bu zatın kavuğu ,hayalimde bin bir türlü şekil aldıktan sonra Aynalı Baba'nın çaldığı neyin hazin nağmelerini dinleye dinleye hayallere daldım.

Kendimi bir yatakta yatarken gördüm .Oda zifiri karanlıktı.Bir süre bekledim.Karanlık ,sinirlerimi alt üst etmişti.Nerede bulunduğumu anlamaya çalıştığım bir sırada odanın kapısı açıldı.Bir adam içeri girdi:
-Kalktın mı oğlum''dedi.
Karanlıktan ötürü içeri giren adamı göremiyordum.Daha doğrusu bizim bildiğimiz şekilde göremiyordum.Ancak,o esnada tuhaf bir his ve görme yeteneği meydana geldi.

Meğer gelen babammış.Babam öleli uzun yıllar olduğu için bu adamın bana oğlum deyişine şaşırıyordum.Adam sorusunu yineledi:
-Kalktın mı oğlum? dedi.
-Evet ,dedim.Fakat sen benim babam mısın?
Adam hayretle:
-Oğlum sen çıldırdın mı?dedi.Ben:
-Hayır !Fakat babam öleli ...dedim.O tekrar:
-Vah ,vah!Oğlumu cinler çarpmış'Zavallı saçmalıyor!!.dedi.

Derhal kendimi toparladım.Delilere her yerde pek de iyi davranılmadığını hatırlayarak korkumdan yaptığım hatayı düzeltmek düşüncesiyle:
-Şaka yaptım baba,şaka!Fakat bir lamba veye mum emretseniz .İçerisi cehennem gibi karanlık !dedim.
Biçare adam ağlarcasına:
-Aman Allah'ım! Oğlum çıldırmış ! Güneş doğmuş,alem nurla dolmuşken o hala içerisi karanlık diyor.Aman evladım!Fenalaşmaya başladım..dedi.

Oda tamamen karanlık olmasına rağmen,babam son derece aydınlık olduğunu iddia ediyordu..Bu defa babam olduğunu söyleyen bu adamın deli olduğuna inanmaya başladım.Adamı kızdırmadan durumu idare etmeyi planlayarak:
-Babacığım!Gerçekten de güneş doğmuş.Burası doğru.Fakat pencereler kapalı olduğundan odaya ışık girmiyor..dedim.
Adam yine:
-Aman ya Rabbi!Bizim oğlan kesinlikle çıldırmış .Oğlum!Hiç güneşin ışığına bir şey engel olabilir mi?Sen deli misin nesin?dedi.

Adamın bu cevabı üzerine bir tımarhanede bulunduğumu düşünmeye başladım.Biraz sonra odaya annem olduğunu iddia eden bir kadın,birçok amcalar,dayılar ve bir sürü akrabam girdi.Babam onlara yana yakıla çıldırmış olduğumu söylüyordu.Bunun üzerine onlar başıma toplanarak bana bir takım saçma sapan sorular sorup beni mecalsiz bırakmaya başladılar.

Her ne söylesem deli olduğuma hükmedeceklerini bildiğimden dolayı susmayı tercih ettim.Babam ,yanımda oturmuş,kederinden ağlıyordu.Ben ise ne yapacağımı ,ne diyeceğimi bilemez bir haldeydim.

Bir ara cebimde bir kibrit olduğu hatırıma geldi.Hemen çıkarıp bir tanesini yaktım.Gördüğüm manzara o kadar tuhaftı ki,kendimi kaybetmiş bir durumda ,elimde olmadan uzun kahkahalar atarak ,şiddetinden iki yanıma yuvarlanıyordum.
Babam olduğunu iddia eden adamın,annemin,amcalarımın,dayılarımın gözleri yerinde,bildiğimiz göze benzer birer arpacık soğanı ya da ona benzer şeyler vardı..

Yani bu zavallıların hepsi beş tane duyu organının en önemlisi olan gözden yoksundular.

Ben kahkahalarımı attığım zaman odadaki halkın manzarası o kadar tuhaf ve acayipti ki kahkahalarımın kesilmesi şöyle dursun,daha da artarak neredeyse hastalık derecesine vardı.Babalık ,analık ve diğerleri dörder ayaklı bir hale gelmişler ve olanca kuvvetleriyle zıplıyorlardı.
Bir süre böyle zıpladıktan sonra önce babalığım yanıma geldi,elimi tuttu ve öptü:

-Ey Beyaz İfrit'in Sarı Şeytanı, Saltanat sana mübarek olsun!

Bin senedir bütün alem seni bekliyordu..Sonunda büyük bir mucize eseri sanki benim soyumdan dünyaya geldin.Bin senedir beklemekte olduğumuz sesi çıkardın.Şimdi bütün kızıl şeytanlara haber vereyim de gelip elini öpsünler.Her yere haber verilsinler.''dedi.

Etrafıma bakındım.Yakınımda bulduğum bir zeytinyağı ile kandil yaptıktan sonra,biraz karnımı doyurmak istedim..İşte tam o sırada ülkenin padişahı ,vezirleri ,alimleri evimize doluştular.Hepsi bana:
Beyaz İfrit'in Sarı Şeytanı Hazretleri gibi tuhaf bir ünvan verdiler.Bana son derece büyük hürmet göstermekteydiler.Tellallar sokaklarda dolaşarak halka Sarı Şeytan'ın geldiğini müjdeliyorlardı.

Ülkenin en büyük ve en süslü sarayını bana ayırdılar.Yüzlerce hizmetçiyi emrime verdiler. Ben yavaş yavaş bu acayip halkı incelemeye koyuldum.Bunlar tamamnen kör değildi.
Işığı bizim gibi görememeleri ve sürekli karanlık içinde bulunmalarına rağmen kendilerine özgü garip görme şekilleri vardı..

Şehirleri oldukça süslü bir şekilde inşa edilmişti.Sanatta da hayli ilerlemişlerdi.
Özellikle edebiyate büyük önem veriliyordu.Sayısız üniversiteleri ,meşhur hukukçuları ,hocaları bulunuyordu.
Bir gün İlahiyat Fakültesi'nin mezuniyet imtihanına gittim.Beni gören hocalar ve öğrenciler ,sevinçlerinden ne yapacaklarını şaşırmışlardı.Üniversite dekanı ;ilim ve hakikat bilgisinin yalnızca Sarı Şeytan'da bulunabileceğini ve yakında kendisinden mevcut tüm bilgilerin incelenmesini rica edeceklerini açıkladıktan sonra izin alarak imtihana başlandı.Birinci sırada oturan Bibi adında zekiliği ile meşhur bir öğrenciye sorular soruldu.

Bibi,alemin yaratılışı konusunda şöyle bir ifade kullandı:
''Yüzyıllar önce yaşamış Tata adlı bir bilginin söylediğine göre ,on beş bin sene önce Beyaz İfrit altın semada,Mor Şeytanlarla beraber oturuyormuş..
Tam bu sırada dinleyicilerden birinin itiraz ve tenkit yollu sesi işitildi:
-''Üç bin yıldır bu yanlış fikirde ısrar edip duruyorsunuz.Beyaz İfrit'in yanındaki şeytanlar Mor değil,açık maviydi.

Üniversite Dekanı:
_Efendim,şimdi talebenin imtihan zamanıdır,itiraz vakti değildir!Başka bir zaman Sarı Şeytan hazretlerinin huzurunda,bilginlerimizle tartışabilirsiniz..dedi.
Meğer çoğunluğun fikrine ters düşen bir akım yeni fikirlerin yayılmasına kalkıştığı için hükümetin baskıcı politikası sonucunda susturulmuş olan Tantan adındaki bu meşhur bilgin,üniversiteye gelerek benim de bulunmamı fırsat bilip itiraz ve tenkide cesaret etmiş!

Öğrenci yine konuşmasına devam etti:
-Mor Şeytanlar,Beyaz İfrit'in emirlerine son derece bağlı iseler de çok aptal olduklarından Beyaz İfrit birazcık akıllı bir mahluk yaratmaya niyet etti.Gökyüzünün süprüntüleriyle sekiz köşeli bir meydan yaptı.Fezaya tükürdü.Bir deniz meydana geldi.Meydanı denizin ortasına koydu.İşte bu bizim yaşadığımız alemdir!

Fakat deniz suyu dondu.Alem buzlarla doldu.Bunun üzerine bir kazan yapıp alemin üstüne astı.Bu kazanı tükürüğü ile doldurup nefesiyle kaynattı.Alem ısındı.Daha sonra delip içini şişirdi.Bunları meydana salıverdi.İşte bunlar bizim atalarımızdır!
İtiraz eden bilginin sesi tekrar duyuldu:
-Kazan ,kazan!Bir kazan patırtısıdır gidiyor.Ancak bu kazanın kaç kulpu vardır,nereye asılıdır,ne ile asılıdır?Bunu bileniniz,bu sırra ereniniz yok!

Nihayet her iki taraftan da itiraz ve şamatalar yükselmeye başladı.Padişahın onayıyla öğrenci imtihanları ertelendi.Ayrıca bir hafta sonra şehrin önde gelen bütün alimlerinin benim huzurumda fikirlerini ortaya koymaları kararlaştırıldı.Ben hangisini doğru bulursam,doğru ve gerçek ilim,o olacaktı.
Toplantı dağıldı.

Bir hafta sonra şehrin en büyük meydanında yüce bir meclis kurulmuştu.Ben kocaman çanakların içine zeytinyağı doldurarak kandiller yaptırmış,bunları meydanın her tarafına koydurtmuştum.Alimler iki gruba ayrılmışlardı.Bunlardan bir bölümü Tantan’ın başkanlığında toplanmış olup dinde reformu savunan kimselerdi.Diğerleri ise Tonton adındaki hukukçunun etrafında toplanmıştı.Nihayet Tantan ve Tonton huzuruma geldi.Tonton dedi ki:
-Ey Tantan!Binlerce yıllık bir araştırma ve inceleme neticesinde ulaşılan bilgilere itiraz etmek münasip değildir.Şimdi şarlatanlık devri geçti.Haydi bakalım,Sarı Şeytan hazretlerinin huzurunda bize yaptığın bütün itirazlarını ortaya koy!

Tantan şöyle cevap verdi:
-Ey Tonton!Ben size her konuda itiraz etmiyorum.Fakat siz ilerlemenin düşmanısınız.Araştırma ve incelemede bulunmuyorsunuz.Öğrendiklerinizi geliştirmiyorsunuz.Mesela Beyaz İfrit’in yanındaki şeytanlara mor diyorsunuz.

-Evet öyle söylenmiştir.
-Fakat bu yanlış.Çünkü binlerce sene Beyaz İfrit huzurunda oturan şeytanların asıl rengi aslen mor olsa bile ,onun ışığın etkisiyle açılarak maviye dönüşmesi gerekmez mi?Ey Tonton,insaflı ol!
-Olabilir,fakat bu konuda elinizde herhangi bir belge yok!
-Nasıl yok?Ateşin karşısına konan katı bir cisim zamanla yumuşuyor.Hatta bazı cisimler eriyor.Demek ki,mor şeytanlar da şimdiye kadar mavi olmuşlardır!

-Dedim ya,olabilir..
-Alemin üstüne asılan kazan sayesinde bize ısı geldiğine inanmıyor musunuz?
-Bize gök kazanından ısı geldiği ,gece ile gündüz sıcaklıklarının farklı olması ve mevsimlerle sabittir.
-Pekala ,gök kazanının kaç kulpu vardır?


Bu önemli soruya Tonton cevap verememişti.Bunun üzerine Tantan dedi ki:
-Niçin susuyorsunuz?İşte ben,sizin bilemediğiniz bu önemli sırrı keşfettim.O kocaman gök kazanının tam 768,5 kulpu vardır.
Artık sabrım tükenmişti.Kendimi tutamadım.Güneşe gök kazanı adını verip onu nefesle kaynatmak ,ona 768,5 adet kulp takmak ve bunları gerçek ilim kabul etmek gibi saçmalıklara dayanamadım.Kahkahayı koyuverdim.

Fakat benim kahkaham o halkın binlerce yıldır beklediği gökgürültüsü hükmünde olduğundan,bu gülüşüm Tantan'ın haklı ve ilminin gerçek olduğuna bir belirti sayıldı.Kahkaham işitilince halk,kendilerine özgü birtakım ibadetler yapmaya başladılar.Başta Tantan ve Tonton olmak üzere hepsi dört ayaklarıyla hoplayıp zıplamaya başladılar...

Kahkahalarla uyandım.Karşımda Aynalı Baba'nın bana tebessüm eden yüzünü gördüm:
-''Bu alimlerin mukayesesine ve fikirlerinin berraklığına ne diyorsun?


İşte eşyanın hakikatine nispetle,insanların ilmi ,Tantan'ın keşfine benziyor!
Bu,sonsuza kadar böyle olacaktır.Çünkü insanların gözü,hakikatleri görme konusunda arpacık soğanına benzer!''dedi...
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
BEŞİNCİ GÜN
AZAMET SAHASI
*

Bugün hava biraz sıkıntılı olmakla birlikte serin ve yumuşaktı.
Aynalı Baba'nın elinde bir çanak dolusu irmik helvası vardı.Erkenden kulubenin önüne uzandım.Her zaman olduğu gibi ,tuhaf bir uyku ve garip bir seyre daldım.

Kendimi Ayasofya Camii'nin müezzini olarak görüyordum.Saatime baktım.Sabah ezanını okuma vakti gelmişti.Minareye çıktım.Daha bir kere Allahu Ekber demiştim ki,gayet kocaman bir kuş minareye yaklaştı ve beni pençesiyle kaptığı gibi sırtına oturttuktan sonra uçtu gitti.Korku ve şaşkınlığım biraz azalınca büyük bir hayretle etrafımı seyretmeye başladım.
Güneşin parlak ışıkları havayı yeni yeni aydınlatmaya başlamıştı.Aşağıya baktım.Minarenin tepesini ancak görebilecek kadar yükselmiştik.Kuşun sırtı büyük bir oda kadar geniş ve düzdü.İnsan için gerekli olan içecek ve yiyecek gibi her türlü ihtiyaç iki tarafındaki raf ve dolap gibi yerlere yerleştirilmişti.
Büyük bir şaşkınlıkla:

-Allah'ım !Bu ne haldir?Bu nasıl bir kuş?Beni nereye götürüyor?..diye kendi kendime söylendim.
Kuş,başını çevirdi.Söylediklerimi duymuştu:



-Ben meşhur Anka kuşuyum.Korkma!Benden sana zarar gelmez.Ben kendi cinsimin padişahıyım.Arkamda zahire yüklü elli tane Anka kuşu daha var.Hiç bir şeye ihtiyacın olmayacak! dedi.

Üzüntü içerisinde:
-Peki ,beni nereye götürüyorsun?Neden beni böyle kaptın?..dedim.
-''Hatırını kıramayacağım biri tarafından emir aldım.Sana kainatı seyrettireceğim..''dedi..

Artık çaresiz kaderime razı olmam gerekiyordu.Anka kuşunun oda genişliğinde ve pamuk gibi yumuşak tüylerle kaplı sırtı oldukça rahattı.Bu bakımdan düşmekten korkmuyordum.Biraz obur birisi olduğumdan sağ taraftaki yemek dolaplarını karıştırıp son derece nefis bisküvilerden biraz alıp yedim.
Biraz da su içtikten sonra sigaramı yaktım.Canım kahve istedi.Meğer Anka kuşunda insanların aklından geçen şeyleri bilme özelliği varmış:
-Dolaplarda kahve,çay,her şey var.İspirto ocağı da var.Kahveni pişir!..dedi..
Büyük bir şaşkınlıkla kahvemi de içtim.Olağanüstü bir hızla yükseliyorduk.Anka kuşu:
-Son dolapta büyük bir şişe var.Ondan bir kadeh iç!Yanındaki küçük şişeden gözlerine sürme çek! Çünkü biraz sonra atmosferin dışına çıkacağız..dedi.



Yürü ,ey zair-i biçare yürü,durma yürü!
Yürü ki,nüzhet-i vuslatta teali göresin


Söylediklerini yerine getirdim.Havanın mavi rengi ,koyu bir lacivert haline döndü.Birdenbire kopkoyu bir karanlık ortaya çıktı.Benzeri hiç görülmeyen ve kimsenin hayal bile edemeyeceği kesif bir karanlık içinde kaldım.Fakat gözlerime çektiğim sürme sayesinde gökkubeyi aydınlatan milyonlarca yıldızı ,Anka kuşunu ve sırtındaki malzemelerle kendimi oldukça net görebilmekteydim.Öyle ki yıldızların parlaklığı bile bir işe yaramıyordu.


Biraz sonra ,büyük bir hayretle iri çakıl taşlarından yapılmış gibi görünen,genişliği okyanusa göre sınırlı,fakat uuznluk bakımından sonu görülmeyecek kadar uzun olan bir şose yolu gördüm.

Gökyüzünde böyle garip bir şoseye ratlayacağımı hayal etmediğimden hayretimi Anka kuşuna arz ettim.Anka kuşu güldü .Çekim gücüne sahip olana pençesini kaldırdı ve büyükçe bir çakıl taşını yakaladı.Taşı bana vererek:
-Sana anlam dilinden anlama gücü verdim.Taşla konuş! dedi.

Sigaramı yaktıktan sonra taşı karşıma alarak:
-Ey taş!Sen nsein?Nereden geldin?Nereye gidiyorsun?dedim.

Taştan ,iniltili ve üzüntülü bir ses duymaya başladım:


-Ey insan!Yine yaralarımı deştin.Yine hüzün kapılarımı açtın.Ah!Ben neyim?Neydim?Hiç bilmiyorum!
Fakat bildiğim bir şey var,o da bir zamanlar bu kainatta sayılamayacak kadar çok olan evlerden bir evin prçasıydım.Küçük olmama rağmen vücudumu meydana getiren yirmi-otuz tanesi ,o evde ilim ve olgunluğu ile şöhret kazanmış alimlerin ,cihangirlikle tanınmış padişahların vücudunun bazı bölümlerinde bulunmuştu.Ben de,benzerlerim gibi o evde gam ve kederden uzak bir hayat sürdürüyordum.

Gün geldi,dehşetli bir gürültü evi sarstı ve şiddetli bir fırtına evi yerle bir etti.O koca ev milyarlarca parçaya ayrılarak her birisi meçhul yerlere doğru uçtu,gitti.

Ben de milyonlarca arkadaşımla beraber acayip ve meçhul bir yolda yürümek zorunda kaldım.Milyonlarca sene bir ışık ve ısı kaynağının çevresinde dolaşarak bazen parlayıp bazen sönerek vakit geçirdim.
Gün oldu,bilinmeyen bir takım sebeplerden ötürü o ışık kaynağından uzaklaşmaya başladık.Tarafsız bir yere,iki kainat arasına geldik.
Heyhat!Yürüten elin kamçısı yine:

''Yürü'dedi..Bu kez başka bir ışık kaynağının,başka bir güneşin esiri,parlaklığının yansıdığı yer olduk..

Milyonlarca yıl geçtikten sonra bazı arkadaşlarımla da bu sefer başka bir derde yakalandık.Yeni güneşimizin etrafında dönerken bazı arkadaşlarımız bir ateşe rastlıyor.Bu ateşin içine düşen arkadaşlarım feryatlar kopararak yanmaktadırlar.Biz de her an böyle korkunç bir sonu beklemekteyiz.Fakat heyhat!..
Bilmem ki,yandıktan sonra yok olup rahat mı edeceğiz?Yoksa yine başka şekil ve suretle bu sonsuz sahada mı dolaşıp duracağız..''dedi.

Taşı uzata fırlattım.Anka kuşu aklımdan geçenleri anlayarak:

-Evet,bu taş,eskimiş,parçalanmış bir alemin geride kalan parçalarındandır.Birkaç kuyruklu yıldızın içinde hizmet etti.Şimdi de güneşin etrafında özel bir işle görevli.Atmosfere girerse,benzerleri gibi kayan yıldız olacak! dedi.

Derin düşüncelere dalmış ,yorulmuştum.Biraz uyudum.
Uyandığım zaman nemli bir havanın ciğerlerime dolduğunu hissediyordum.Yüksek bir tepenin üzerinde oturuyorduk.Etrafımızdaki manzara hayret vericiydi.
Alemi sonsuz büyük bir okyanus kaplamıştı.
Adaları kaplayan güzel otlar,acayip çiçek ve ağaçlar arasında somadaki mermerden yapılmış muhteşem ve sğlam evler bulunuyordu.
Anka kuşu hatırımdan geçenleri anladı yine:
-Merih gezegenindeyiz!dedi.

Hayretten kendimi alamadım.
-Yaşadığımız dünyaya ne kadar benziyor! dedim.
_Evet ,dedi Anka Kuşu,çokça benzer.Yalnız burası biraz daha mükemmeldir.Çünkü,daha eskicedir.
Yine sordum:
-Burada bizim kıtalarımız gibi büyük kıtalar yok mu?
Gezegeni büyük bir okyanus kaplamış.Küçüklü büyüklü binlerce adadan başka bir şey görmüyorum.
Anka Kuşu:
-Bu gördüğün okyanus değildir.


Sular çekildiği zaman karalar ve denizler birbirinden ayrılır.
Fakat nehir sularının taşması ve yağmur mevsiminin düzenli ve sürekliliğinden dolayı yüksek tepelerden başka yerlerde canlı yaşamaz.Bu sebeple Merih gezegeninde zararlı,vahşi ve lüzumsuz canlı kalmamaıştır.
Burada yaşayan akıllı bir canlı,yani bu gezegenin insanı ,karaların bu şekilde adaya dönüşmesinden yararlanarak vahşi ve zararlı hayvanlarla uzun bir mücadeleye girişti.
Sonuçta galip geldi.Yalnızca faydalı olan birkaç çeşit hayvan bıraktı.Bunlar da ıslah edilerek çoğaltıldı.
Böylece mükemmel bir hayata sahip oldular.

Bu gezegende büyük şehirler,hükümet vb. yeryüzüne has şeyler yoktur.Bura insanının anlayış kabiliyeti çok güçlü olduğundan sizin için gerekli olan bir çok şeye,onlar ihtiyaç hissetmezler.Dürbünü eline al,bura insanlarını biraz seyret.Çünkü birazdan hareket edeceğiz! dedi.

Dürbünü mermer evlerden birine doğru döndürdüm.Büyük bir şaşkınlıkla ,yeryüzündeki insanlara benzeyen yaratıklar gördüm.Şu kadar ki,bunlar bizden fazla organlara sahiptiler.Şaşkınlığımı Anka kuşuna söylediğimde:

-Bunda şaşılacak ne var?İnsan en güzel şekilde yaratılmıştır.Alemin yapısının tek tük farklılıklar istisna edilirse,neredeyse aynı olduğunu görmüyor musun?

İnsan aklının keşfettiği geometrik şekiller ile tabiatın eşsiz güzellikleri arasında tam bir uyum sözonusudur.İşte bu uyum ,insanın alemin özü olduğuna ve gerçek yaratıcısı ile maddi-manevi bağlarının bulunduğuna en büyük delildir!
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Tekrar ucu bucağı belirsiz bir sahada gezinmeye başladık.Yüzlerce,binlerce küçük gezegene ,birçok kuyruklu yıldıza ,gökyüzünün şose yollarını oluşturan sayısız yıkılmış alemlerin kalıntılarına tesadüf ettik.
Bir gün,Himalaya dağlarına tepe dedirtecek kadar büyük ve yüksek dağları olup tuhaf bitkileri bulunan sıcak bir gezegene vardık.
Anka:
-Burası Jüpiter gezegenidir! dedi.

Jüpiter'deki canlıların iriliği ve şekil bakımından acayipliği ,yeryüzünün ikinci devrindeki fosillere benziyor,fakat daha büyük bir görünüm arz ediyordu.
Burada durmadık.Sonunda öyle bir yere ulaştık ki,burası güneş sisteminin sonu idi.
Zira güneşin çekim alanı ve güneşte devam etmekte bulunan patlamalar ,aklımızın kavrayamayacağı olağanüstü bir denge içinde yokediciydi.
Bundan sonra tek ve çift güneşli birçok güneş sistemini ve üzerinde birçok canlının yaşadığı binlerce alemi seyrettik.
Bütün bu gördüklerim ,temelde birbirlerinin aynı gerçeklerdi.Aralarında pek açık fark yoktu.
Nihayet usanç geldi.Vaziyeti Anka'ya arz ettim:
-Yolculuğa çıkalı yaklaşık bir yıl oldu.Acaba bu alemlerin sonu sayılan Sidre-i Münteha'ya yaklaştık mı?
dedim.
Güldü:
-Hey çocuk!Alimlerimizin keşfettiği binlerce alemlerden henüz bir tanesinin milyonda birini bile görmedik!Heyhat!
Milyonlarca sene büyük bir süratle dolaşsak bile yine de kainatın ancak bir bölümünü gezmemiz mümkün olabilir.
dedi.
Sözüme devamla:
-Allah'ım!Allah'ım!Bu nedir?Akıllara durgunluk veren bu büyük ve bu geniş şeyde nedir böyle?
dedim.
Anka Kuşu:
-Buna Kaf Dağı derler.Sonsuzdur.
dedi.
Dilimi yutmuştum.Nihayet bir gün Anka dedi ki:
-Üçüncü dolaptaki şişeden de biraz iç ve bütün cesaret ve kuvvetini topla!Korkma!Çünkü bu güne kadar hiçbir insanın görmediği bir manzara göreceksin.
Şu karşımızda gittikçe büyüyen güneşi görüyor musun?Bu güneş sizin güneşinizden binlerce kat daha büyüktür.Şimdi onu yakından seyredeceksin.
Hızla uçmaya başladı


Dolaptan şişeyi çıkardım.İçindeki sudan biraz içtim.Korku ve titremeler içinde gittikçe büyümekte olan güneşe bakakaldım.
Güneş ilk önce büyük bir tarla gibi görünüyordu.Nihayet ufku kapladı .Karşımda her türlü düşünce hayalin üzerinde bir ateş denizi vardı.Biz henüz güneşin uzakta görünen yüzünden bir hayli uzak ve nur gibi bir havanın içinde bulunduğumuzdan,yüzeyindeki ateş dalgaları dağ gibi görünmekteydi.Fakat güneşin yüzeyine yaklaştıkça alevli dalgaların büyüklüğü ,insanın görme gücünün ve vicdanındaki kuvvetin üstüne çıkmaya başladı.
Anka dedi ki:
-Güneşteki patlamaların meydana getirdiği müthiş gürültünün derecesi tasavvur ve hayal etmeye gücün yetmez.
Dünyanızdaki gök gürültülerini milyon kere büyültürsen,bunlar hakkında az da olsa bir fikir edinmiş olursun.
Anka kuşuna geri dönmek istediğimi söylemeye kararverdim.Çünkü her biri yüzlerce kilometre yüksekliğindeki dalgaların birbirini izlemesi,insan gücünün üzerinde bir cehennemi andırıyordu.
O sırada sanki o ateş kaynağı,o semavi cehennem titredi.Yüzeyindeki akıcı ateş dalgaları birbiriyle çarpışarak bir an için başı ve sonu görünmeyen ateş dağları halini aldı.
Güneşin yüzeyi çatladı,yarıldı.Yeryüzü büyüklüğündeki bir yarıktan ,binlerce kilometre yüksekliğinde dalgalar ortaya çıktı.Bu korkunç manzaraya dayanamayarak dehşet ve korkudan bir nara atıp bayılmışım.
Gözümü açtığım zaman kendimi kavuklu zatın mezarı üzerinden yuvarlanmış,yerde yatıyor gördüm.
Aynalı kahve pişiriyordu.Yanına gittim.
Aynalı ciddi bir edayla:
-Kaynak bir olduktan sonra pire de aynı,fil de aynı!Onun için Arif kimseler Anka Kuşu gibi sonsuzluk sahasında boşu boşuna dolaşmazlar.
Boş şeyler bunlar!
Bu azamet ve vicdanı paramparça eden bu uçsuz bucaksız derya,Allah Teala'nın büyüklüğü karşısında bir anlam ifade etmez.
Hele kahveni iç!
dedi.



Ey Vahdet!Bahr-ı bi-payan !
Sen(s)in mevce-zen..
Kesret-i emvac içinde rü-nüma sensin yine
Bin isim ,yüzbin çeşide vermiş isen de kendine
Her ne dense ,asman eflak,ervah-ı beden
Yalnız sensin ,sen!

Dikkat ve im'anla baksa çeşm-i insan aleme
Asmana,kubbe-i minaya,mihr-i envere
Alem-i balaya ,arşa,bir de bu esfel yere
Dürbin-i marifetle baksa vech-i Adem'e
Yalnız sensin,sen!

Sümbül ve reyhanda da şevk(d)e ve gıylanda da
Dil-hıraş-ı feryad-ı arslanın,nevası bülbülün
Gonca-i şevk-bahşı,büy-i ruh-nüvazı bir gülün
Zerre-i camidde de,en ufak hayvanda da
Yalnız sensin,sen!

Cümle havassımda,kalbde,akl u vicdanımda
Sevk-i aşkla mest ü bi hoş olduğum demlerde
Derd-nak-ı yardan mehcur kaldığım demlerde
Hasret ü firkatle süzan,bi-karar canımda
Yalnız sensin,sen!

Aguş-ı vuslatımda mehlika lerzan iken
Cavidani bir hayatı sığdırırken ana
Bi-hoş nigeran olurken kar gibi gerdana
Havl-i ulviyetde ruhum valih ü hayran iken
Yalnız sensin,sen!


Ey Vahdet!Uçsuz bucaksız deniz,dalgalanan sensin.Onca dalgaların içinde yine görünen sensin.Kendine binlerce ,yüz binlerce çeşit isim vermişsen de gökyüzü,felekler ve bedendeki ruhlar yalnız sensin,sen!
İnsanın gözü dikkatle aleme baksa ;gökyüzüne ,billur kubbeye ,ışık saçan güneşe,yüce alemlere ,arşa ,bir de bu alçak dünyaya baksa;ardından da insanın yüzüne marifet dürbünüyle baksa,bütün bunların yaratıcısı yalnızca sensin,sen!
Sümbülde,reyhanda ,neşe ve tasada ,arslanın yürek parçalayan kükreyişinde ,bülbülün sesinde,neşe bahşeden goncada,bir gülün ruhu okşayan kokusunda,en ufak cisimde,küçük bir canlıda varolan yalnızca sensin,sen!
Bütün duygularımda,kalbim,aklım ve vicdanımda ,senin aşkının neşesiyle sarhoş olup kendimden geçtiğim zamanlarda ,sevgilinin dert ve sıkıntılarından uzak kaldığım anlarda,hasret ve ayrılıkla yanıp tutuşan,kararsız halde kalan canımda varolan sadece sensin,sen!
 
Üst Alt