Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
ALTINCI GÜN

Kaf ve Anka:
------------
On sekiz yaşında,Hint padişahının oğluymuşum.Bir gün şehirde bir gürültü duyuldu.
Herkes telaşa düşmüş,hatta saray halkı bile heyecanlanmıştı.Meşhur alim ve tanınmış bir bilge olan lalama bu telaş ve heyecanın sebebini sordum.
Bana şunları anlatmaya başladı:
-Şehzadem!Hint ülkesine uzun zamandır bir ejderha musallat oldu.Bu ejderha yedi başlı,yetmiş ayaklı ,derisi hiçbir kesici aletin işlemediği acayip,sağlam ve tuhaf bir zırhla kaplı;ağzından ateş püskürtür ve her dilden konuşur.
Müthiş bir yaratıktır.Her yedi senede bir gelip bize:
-''Bu kervan nereye gidiyor?''
diye sorar.
Hangi kervan bilinmez!Bu soruyu yedi defa tekrar eder.Yedincide cevap alamayınca,hepsi yirmi yaşında olmak üzere yedi delikanlı ile yedi kız kendisine kurban verilir.
Onları yutar.Sonra da:
-''Yedi sene sonra geleceğim.Bu sorunun cevabını Kaf Dağı'ndaki Anka'dan öğrenebilirsiniz!
deyip gider.

İşte vakit geldi,çattı.Yedi yıl geçti.Ejderha bugün gelecek.Biz de mecburen kura çekerek yedi delikanlı ile yedi kız seçip ona vereceğiz.''
dedi.
Lalamın anlattıkları beni epeyce şaşırttı.Lalamdan daha fazla bilgi edinmek istedim.Ona dedim ki:
-Lalacığım!Bu Kaf Dağı acaba nerededir?Anka kim olur?
Lalam cevap verdi:
-''Şehzadem!Kaf Dağı hakkındaki söylentiler çoktur.Fakat hakikati bilen ve bu dağı gören hiç kimseye rastlamadık.
Bazılarına göre Kaf Dağı ,dünyamızı çepeçevre kuşatmış zümrütten bir dağ,bazılarına göre de Dünya'nın tam ortasında ,gökyüzüne doğru uzanan tek ve büyük bir dağdır.
Fakat bu dağı kim görmüş?Bunu bilen yok.
Oraya nereden gidilir?Dünyanın neresindedir?Bu da belli değil.
Bazıları Kaf Dağı'nın varlığını kesinlikle inkar edip böyle bir dağ dünyamızda yoktur,derler.Dolayısıyla bunlar ,Anka için de aynı şeyi düşünürler.
Bazıları da Anka için,Kaf Dağı'nda yaşayan bir kuşmuş,hem de öyle bir kuşmuş ki konuşur,milyonlarca seneden beri yaşar,ama hiç ölmezmiş .Fakat onu ne gören ne de bilen var.''dedi.

Ejderha o gün gelip alışılageldiği üzere yedi gün süreyle sorusunu sordu.Cevap veren olmadığı için kurbanlarını alıp gitti.
Şehir büyük bir yas içinde kaldı.Ben bu durumdan son derece müteessir oldum.Çoğu zaman geceleri uyuyamaz,sabahlara kadar Kaf Dağı'nı ve Anka'yı
düşünürdüm.
Nihayet kesin bir karar verdim.Babamın huzuruna çıktım.Ülkemizi ejderhadan kurtarmak üzere Kaf Dağı'nı aramaya çıkacağımı,Anka'yı bulup
ejderhanın sorusunun cevabını öğreneceğimi söyledim.
Babam son derece adaletli ve zeki bir hükümdardı.Bu bakımdan benim bu uğurda öleceğimi bilmesine rağmen buna engel olmadı.Bana:
-Bir görevi üzerine alıp bu görev uğrunda canını feda etmek ,padişah ve oğullarına yakışır bir davranıştır.Haydi oğlum!
Sen hazırlıklarını tamamla!Ben de üzerime düşen ne varsa yerine getireyim .''dedi.
Aldığım karar halk tarafından duyulunca ,minnet ve sevinçlerinden sarayımın eşiğini öpmeye,başarım için her gece dua etmeye başladılar.
Babam da ne kadar alim ve bilge kişi varsa hepsini topladı.Onlara karar ve düşüncelerimi bildirerek ne tarafa gitmemin daha uygun olduğunu sordu.
Birçok görüş konuşulup tartışıldıktan sonra yaşlı ve olgun bir bilge dedi ki:
-Padişahım!Böyle bir yolculuk kalabalık bir toplulukla yapılmaz.Bir-iki kişi kemerine koyacağı değerli mücevherlerle ,hatta gerektiğinde sadaka toplayarak
kendisini geçindirerek senelerce bu yolculuğa katlanabilir.Bir sürü kalabalığın yabancı ülkelerde yiyip içmesi ve serbestçe seyahat etmesi mümkün değildir.
Bu durumda şehzademiz bu uzun yolculuğa yanına birini alarak çıkmalıdır.Ne tarafa gidileceği meçhul.Bu konuda biz de isabetli bir karar vermekten aciziz.
Yalnız bunun da bir çaresi var.Himalaya dağlarının ötesinde bir inziva yeri vardır.Burada ilim ve keşif sahibi ,bilgelikte benzersiz bir zat oturmaktadır.O bizim bilmediğimiz pek çok şeyi bilir.
Şehzade önce onun yanına giderek ona güzel hizmetlerde bulunup onun sevgi ve takdirini kazansın.Sonra da hiç birimizin bilemediği bu yeri ona sorsun.Belki talih yüzüne güler.

Bu görüş herkes tarafından kabul edildi.
Bir gün bütün halk,babam,vezirler,vekiller ve alimler tarafından uğurlandıktan ve acılı bir şekilde vedalaştıktan sonra
yüz binlerce halkın gözyaşları arasında,büyük bir tezahüratla Hindistan'ın kuzeyine doğru hareket ettim.Yanımda lalamın oğlu
Bahadır bulunuyordu.Kemerimde yükte hafif pahada ağır bir sürü mücevher olup fakir bir kılıkla yolculuk ediyorduk.Yolculuğun getirdiği sıkıntı ve zorluklara alışa alışa.

Himalaya'nın karlarla kaplı tepelerini aştık.İnzivadaki zatı bulmak için çok aradık,dolaştık.Nihayet bilge kişinin yaşadığı yeri bulduk.
Huzuruna girdim.Düşündüklerimi ve arzu ettiklerimi ona söyledim.
Ak sakalını eline aldı ve derin düşüncelere daldı.

Sonunda dedi ki:
-''Oğlum!Biz pek çok şeyi bilsek de Kaf Dağı'nın nerede olduğunu öğrenemedik.Fakat buradan yedi aylık bir uzaklıkta Milset
Şehri harabeleri vardır.Orada bir kuyu bulunur.Ağzı ,çok değerli bir taş kapakla kaplıdır.Bu kapak bazen bilinmeyen bir sebeple
açılır.Şimdi git,o kuyunun başında bekle.Şayet nasibin var da,kuyudan içeri bir iple inersin.Orada bir deliğe rastlayacaksın.
Onu izleyerek yürü.İleride bir meydan göreceksin.Meydanın ortasında bir saray vardır.Saraya gir.Göreceğin şeylere hiç ilgi gösterme.
Ne dur,ne dinlen,ne de kork.Üst katta mermer bir dolap içinde küçük bir sandık bulacaksın.Onu al ve kuyuya dön.Eğer kapak hala açıksa ipe sarılarak dışarı çık ve sandığın içindeki levhayı oku.''

İp ve diğer gerekli malzemeleri hazırladıktan sonra bilge kişinin elini öpüp duasını aldım.Belirtilen yere doğru yola çıktık.Sora sora nihayet Milset harabelerini bulduk.Daha önce sözü edilen kuyunun başında beklemeye başladık.
Bahadır'a gerekli talimatı verdim.Buraya gelişimizin kırkıncı günü kapak yavaş yavaş açıldı.Zaman kaybetmeden Bahadır'la vedalaşıp kendimi iple kuyuya sarkıttım.Ayaklarım yere değince ipi belimden çözüp deliği aramaya başladım.Onu buldum.
Bir dakikalık bir tereddütten sonra içine girerek yürümeye beşladım.Az sonra oradan bir meydana çıktım.İnsanın içine ferahlık veren bir bahçenin ortasında,altından yapılmış bir saray gördüm.
Hemen kapısından içeri girip yüzlerce odasında ne var, ne yok diye araştırmadan doğruca üst kata çıktım.Odayı gördüm.Dolaptan sandığı çıkardım ve büyük bir hızla kuyuya döndüm.Kapak yavaş yavaş kapanıyordu.
Bahadır avazı çıktığı kadar bağırıp çağırmakta ve ağlayarak kapağın kapanmakta olduğunu söylemekteydi.
Hemen ipi belime bağlayıp Bahadır'a ipi çekmesini söyledim.Bahadır ipi çekmeye başladı.Sonunda dışarı çıktım.Bahadır'ı kucakladıktan sonra sandığı bin bir güçlükle açmayı başardık.

İçinde çelik bir levha vardı.Levhanın üzerinde şu iki Gazel yazılıydı...

SIRRIMDAN BANA HİTAP:

Matla-ı şems-i hüviyet,menşe-i ekvan benim
Mena-ı mana-yı kesret,mahzen-i ebdan benim.

Ben oyum ki,kendi emrimden yarattım alemi
Hep şuunumdur bu mevcud deh-i bi payan benim

Ben oyum ki ,la mekanım,la zamanım,la kuyud
Her zamandan ,her mekandan münceli imkan benim

Arş benim ,kürsü benim ,asman-ı seb'a benim
Madde vü cevher u unsur camid hayvan benim

Nur-ı mahzım,sırr-ı Mutlak,nokta-i ıtlak-ı nun
Hem ruhum ,hem melaik ,Adem'im,insan benim

Ben o zat-ı Mutlak'ım ki,vasf u fi'limle ayan
Ey...Halık-ı zi-şan benim,Rahman benim.


Benlik güneşinin doğup varlıkların ortaya çıktığı yer,kesret manasının kaynağı ve bedenlerin hazinesi benim.
Ben öyle bir varlığım ki ,alemi kendi emrimle''ol!''dedim ve yarattım.
Bu varlıkların hepsi benim yarattıklarım olduğundan sonsuz zaman da benim.
Ben öyle bir varlığım ki,mekandan,zamandan ve herhangi bir kayıttan uzağım.
Buna rağmen her zaman ve her yerde olan da yine benim.
Arş benim,kürsü benim,yedi kat gökler benim.
Madde,cevher ,unsur,canlı-cansız her şey benim.
Ben nurun özüyüm,mutlak sırrın ,nun'a konulan noktayım.
Ben hem ruhum,hem melekler ve hem de Adem'im,yani insanım.
Ben sıfatları ve fiilleriyle apaçık olan Mutlak Zaat'ım.
Şanlı Yaratıcı Ve Rahman benim.



Benden Sırrıma Cevap:
---------------------

Ben oyum ki,''ben''dedikçe maksadımdır kudretin
Ben oyum ki,benliğimden zahir olmuş vahdetin

Farz edersem benliğim senden cüdadır Ey Vücud
Vehm-i mahzım ,hiç vücudu var mı ma'dümiyyetin

Bir fakirim ki neyim varsa senindir,bense hiç
Fakr-ı fahrı eldedir ferman-ı Vahdaniyyet'in

Arş u kürsi,arz u eflak hep senin emrinle var
Suhuf-ı ekvan dest-i takdirinle mektub ayetin

Sen o zat-ı bi-nişansın,la mekansın ,bi-zaman
Her ne varsa fi'l ü evsafın,kemal-i kudretin

Sen o mevcudsun ki senden bir diğer yok münceli
Her vücuda oldu kayyum,sırr-ı mevcudiyyetin.

Ben öyle bir varlığım ki ,''ben''dediğimde kastettiğim şey senin kudretindir.
Yine ben öyle bir varlığım ki,vahdetin benim benliğimden ortaya çıkmıştır.
Ey Varlık!Benliğimi senden ayrı düşünürsem,bu benim için tamamen bir kuruntu olur.
Hiç olmayan bir şeyin varlığı olur mu?
Ben öyle fakirim ki ,neyim varsa hepsi senindir;ben ise bir hiçim.
İsteyerek gönüllü bir şekilde elde edilen fakirlik senin birliğinin en büyük delilidir.
Arş,kürsü,yeryüzü ve gökler senin emrinle var olmuştur.
Senin varlığına ve birliğine kainatın sayfaları delildir.
Bunlar senin kudret elinle yazılmıştır.
Sen zaman ve mekana muhtaç olmayan,mahiyeti bilinmez yüce bir Zat'sın.
Dünyada her ne iş ve sıfatlar varsa bütün bunlar senin kudretinin eserleridir.
Sen öyle bir varlıksın ki,senden başka görülen bir şey yoktur.
Senin varlığının sırrı kainatın temelidir.
Her şey seninle vardır.
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Bu iki gazeldeki manayı anlayıp anlamadığım şöyle dursun ,üstelik bunlarda Kaf Dağı ve Anka'ya dair bir tek harf bile yoktu.
Büyük bir ümitsizliğe kapıldım.Nihayet Bahadır'la uzun uzun konuşup görüştükten sonra yolculuğumuzu doğuya doğru sürdürmeye ve gittiğimiz her yerde
Kaf Dağı'nı sormaya karar verdik.
İki sene kadar çeşitli millet ve topluluk arasında dolaşıp yüzlerce beldeden geçtik.Fakat Kaf Dağı hakkında gerçek bir bilgiye ulaşamadık.

Bir gün büyük ve gelişmiş bir şehre uğradık.Bir handa misafir olduk.Birkaç gün sonra tellallar şehrin sokaklarında dolaşarak şöyle bağırıyorlardı:
-Ey Ahali! Her kim Milset harabelerindeki kuyuda saklı bulunan levheyı getirir de alimlerin reisine verirse,karşılığında kendisine üzerinde büyük bir sır yazılmış,ondan daha önemli bir levha
verilecektir.
Tellalın bu sözleri dikkatimi çekti.Levha yanımızdaydı.Zaten onun bir faydasını görmemiş,hiçbir şey anlamamıştık.
Alimlerin reisine giderek söz konusu levhanın yanımda olduğunu söyledim.Alimlerin reisi sevincinden boynuma sarıldı.
Bendeki levhayı alıp bana başka bir levha verdi.

Levhaya baktım.Bunda da şöyle bir şiir vardı:

Alemde meşhud olan bu deveran
Tekamül içindir,kemale doğru.

Her nokta cevval,her zerre raksan
Uçup giderler visale doğru.

Ekvan ,insan koşup giderler.
Tutulmaz,kapılmaz hayale doğru.

İnsan isen gel,matlubu anla
Yorulma ,gitme Celal'e doğru.

Ufk-ı ezelde doğan bir güneş
Gider mi aceb zevale doğru?

İfate etme kıymetli vakti
Çevir yüzünü Cemal'e doğru.


Dünyada gece-gündüz devam eden bu hareketlilik ,bir tekamül içerisinde olgunlaşmaya doğru gitmektedir.
Her nokta ve her zerre hareket etmekte ve hepsi Rabbine kavuşmak için yol almaktadır.
Kainat ve insan da belirsiz bir hayale doğru koşup gitmektedir.
Eğer sen insansan gel,senden istenen şeylerin ne olduğunu anla.
Yorulma ve Allah'ın çok şiddetli olan Celal sıfatından kaçın!
Başlangıcını bilmediğimiz zamandan beri ufukta doğan güneş acaba bir gün hiç doğmaz olur mu?
Şu üç günlük dünyada değerli vaktini boş yere harcama!
Yüzünü Rabbine ,O'nun güzelliklerine doğru çevir.


Bu şiir,hayret ve merakımı arttırdı.Alimlerin reisine yolculuğumun sebebini anlattım.O da hayrete düşerek dedi ki:

-''Çok tuhaf !Ben de bu levhayı Nezara Harabeleri'ndeki bir kuyudan çıkarmıştım.Fakat manasını anlayamadığımdan arzu ettiğim şeye ulaşamadım.
Yıllarca seyahat ettim.Sonunda Serendip Adası'ndaki Adem Tepesi'nde dünyadan el etek çekmiş birisine tesadüf ettim.''
Bana:
-''Milset Harabeleri'ndeki levhayı ele geçirirsen arzu ettiğine kavuşursun.''dedi.
Yıllarca bu harabeyi aradım,ama bulamadım.Sonunda büyük bir ümitsizliğe düşerek ülkeme geri döndüm.Her yıl defalarca tellallar çıkarmayı alışkanlık haline getirdim.Nihayet senin aracılığınla levha elime geçti.Fakat ne yazık ki bu levhalarla da müşkülümü çözemiyorum.Ya sen ne yapıyorsun?''dedi.

-''Ben de müşkülümü halledemiyorum ''dedim.
Beraberce Serendip'e giderek Adem Tepesi'ndeki o kişiyi bulmaya ve elimizdeki levhaları ona göstermeye karar verdik.
Uzun bir yolculuktan sonra Adem Tepesi'ne ulaşıp adamı bulduk.Levhaları verdikten sonra ,müşkülümüzü ona arz ettik.Biraz düşünceli ve biraz da şaşkın bir durumda bize şunları söyledi:

-''Tevfik olmazsa tarif bir işe yaramıyor.''

Bana dönerek:

-Ey soru soran! Birinci levhadaki şiir Kaf Dağı ile Anka'yı bildiriyor.(Kulağıma gerekli izahatı fısıldadı.)İkinci levhadaki şiir ise ejderhanın sorusuna cevaptır.

Bize sonsuz gibi görünen bu kainat,bu varlık kervanı ,bu yıldızlar,bu gezegenler,bu alemler bir boşlukta yüzmektedir.
Rahman olan Allah'ın arşı içinde,yeri ve mahiyeti bilinmeyen eşsiz bir sırra,aşk nuruna doğru uçup gidiyorlar.Bu yolculuk ve süreklilik arz eden bu hareket ezeli ve ebedidir.''dedi.

Bu sözleriyle adam,arkadaşımın da müşkülünü halletti.Elini öpüp sevinçli ve neşeli bir şekilde ülkelerimize dönmek üzere yola çıktık.Yolun yarısına gelince reisle vedalaştık.

Bahadır ve ben üç ay sonra şehrimize ulaştık.Meğer yolculuğa çıkalı yedi sene olmuş.Şehre varışımız ejderhanın gelişinden
bir gün öncesine rastladı.Babam yaşlanmıştı.Halk büyük bir üzüntü ve ızdırap içerisinde ertesi günü bekliyordu.Ben ve Bahadır yedi yıl içinde çok değişmiş,tanınmaz bir hale gelmiştik.
Bahadır'ı babama yollayıp :

-''Ejderhaya cevap verecek bir derviş geldi.Sabahleyin bütün ahali şehir dışına çıksın.Şenlikler için hazırlıklar yapılsın! ''şeklinde bir haber gönderdim.

Babam sevincinden ne yapacağını şaşırmıştı.Vezirleri ve alimleriyle görüştükten sonra ertesi günü şehir dışına çıkılmaya karar verilmişti.Tan yerinin ağarmasıyla birlikte ahali akın akın şehir dışına çıkmaya başladı.Ben de Bahadır'ı yanıma alarak gittim.
Padişahın huzuruna çıktım.Bana çok büyük saygı ve ikramda bulundular.Babam,meselenin öneminden dolayı korku ve ümit arasında bir durumdaydı.


Derken ejderha heybetiyle karşıdan göründü.Halkın toplanmış olduğunu görünce afalladı:

-''Vay ,vay!Benimle savaşmak mı istiyorsunuz yoksa?Şimdi ağzımdan çıkaracağım bir ateşle sizi ve ülkenizi yakarım!''diye bağırdı.

Bir elçi ejderhaya gönderilerek amaçlarının savaş olmayıp sorusuna cevap verecek bir adamın ortaya çıktığını bildirdi.


Ejderha:
-''O adamı bana yollayın''dedi.
Ben yerimden kalkıp ejderhanın karşısına dikildim.
-''Ey insanoğlu!Eğer sorularıma cevap veremezsen seni yuttuktan sonra yedişer yerine yetmişer erkek ve kız kurban isterim.!''dedi.
Ejderhanın bu şartı padişaha bildirildi.Biraz tereddütten sonra padişah kendisine verdiğim garanti üzerine buna razı oldu.Nihayet ejderha alışılagelen sorusunu sordu.
-Bu kervan nereye gidiyor?
Herkesin ruhu sanki bedeninden çıkmış,iki dudağımdan çıkacak söze doğru uçmaya başlamıştı.Ejderha'ya dedim ki:


-''Ey akılsız ifrit! Tekamüle muhtaç olan bu kainat ,her zaman yürümek zorunda bulunan bu kervan ,hayali mümkün olmayan eşsiz bir sırra,her şeyi kendine çeken Allah Teala'nın cemalinin nuruna doğru koşup gitmektedir.''

Ejderha bu sözleri işitir işitmez hafızalara sığmayacak tarzda korkunç bir nara atıp silkindi ve on beş,on altı yaşlarında melek yüzlü bir peri kızı oldu.
Bu sırada herkesin merak ve şaşkınlığı son derecesine varmıştı.Kız yanıma gelerek dedi ki:
-''Ben Allah Teala'nın kudretiyle yarattığı yaratıkların en güzeliyim ve her zaman on altı yaşındayım.Fakat kaderin cilvesi beni evvelce gördüğünüz ejderha şekline soktu ve kurtuluşumu sorduğum sorulara verilecek doğru cevaplara bağladı.
Şimdi siz bu sorunun cevabını verdiniz.Beni o iğrenç görünümden ve birçok insanı da benim kötülüğümden kurtardınız.
Artık ben sizin cariyenizim.''
Herkesin sevinci tarif edilemez bir derecedeydi.Askerler halka susmalarını emrettiler.Halkın susmasi üzerine padişah konuşmaya başladı.
-''Sevgili halkım!Bu erdemli ve olgun delikanlı sizi büyük bir beladan kurtardı.Size daha büyük hizmetlerde bulunacağına kimse şüphe etmez sanırım.
Ben ise çok ihtiyarladım.Şimdiye kadar saltanat yükünü taşıyışımın sebebi ,zavallı oğlumun kaybolması üzerine yerime geçecek kimse bulamadığımdan ileri geliyordu.
İşte bu asil genci bize Cenab-ı Hak gönderdi!Onun aracılığıyla sizi kurtardı.Ben de kendisini yerime bırakıyorum.Allah tacını ve tahtını ona mübarek etsin!!dedi.
Beni yanına çağırdı,kucakladı.Artık dayanamadım ve ellerine sarılarak:
-''Babacığım!Oğlunu tanımadın mı?''dedim.
Babam bir sevinç çığlığı atarak bayıldı.Herkes,benim kendilerini kurtarmak için yolculuğa çıkan şehzade olduğumu anladı.
Halkın sevinç ve neşesine diyecek yoktu!Herkes birbirini kucaklayıp tebrik ediyordu.
İğrenç ifrit kılığından kurtulmuş olan peri kızıyla evlendim.Benimle birlikte daha önce ejderha için kura çekilerek ayrılan yedi erkek ve kızın da düğünleri yapıldı.
Ben Bahadır'ı vezir tayin ederek ülkeyi idare etmeye başladım.

Bir Cuma günü ata binerek gezintiye çıkmıştım.Nasılsa atın ayağı sürçerek yere düştüm...
Gözümü açtım.
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
YEDİNCİ GÜN


Azamet Deryası ve Büyüklük Girdabı




Bugün Aynalı Baba pek neşeliydi.Hatta ne kadar sevinçli olduğunu herkese göstermek için külahına kocaman bir ayna parçası ,
cübbesine de iki büyük sarı teneke takmıştı.Minnet sahibi bir mürid şeyhine karşı nasıl bir saygı duyuyorsa ben de Aymalı'ya
karşı aynı duyguları taşıdığımdan ,teneke parçaları değil de cübbesine kocaman bir gaz tenekesi taksa bile yine ona olan saygım
kaybolmazdı.
Ona neşesinin sebebini sordum.Cevaben dedi ki:

-Bizim berber Hacı Molla'yı bilirsin.Kedisi doğurmuş.
Hem de pamuk gibi beyaz ve çok sevimli bir yavru!''
Hayretle:
-''Affedersiniz azizim!Hacı Molla'nın kedisinin doğurmasından bu kadar sevinmenizin sebebini anlayamıyorum.!
-''Oysa mesele çok basit.Pamuğun sağ salim münasebetiyle biz de bugün şenlik yapacağız.''
-''Bir kedi yavrusu için şenlik yapmak ,öyle mi?(Elimde olmadan ,mizah yollu bir tavırla)Bu muhterem yavrunun
ismi konulduğu gün de merasim yapılacak mı?''
-''İsmi konulmuştur.Hacı Molla her ne kadar ismini...(gülerek)yeni kelimeler
İnsanların yüz binlerce senedir yeni kelimeler türetmek için uğraşmasına rağmen hala gerektiği kadar bulunmayışı tuhaf değil mi?''
Birden alıklaştım:
-''Ne gibi efendim?''
-''Annenin ismi Pamuk.Yavruya da Pamuk ismini vermek sıradan bir şey olacaktı.Oysa Hacı Molla ,yavruya da beyazlığı çağrıştıran bir isim
koymak istiyordu.Kar,koymak istedik,biraz soğuk kaçtı.
Beyaz ismi de tekrara pek uygun düşmüyordu.Ak anlamındaki Sefid'i de Hacı Molla kesinlikle kabul etmedi.Çocukluğunda coğrafya dersinde Akdeniz
sebebiyle dayak yediğinden bu kelimeden nefret ediyordu.Ak ismini teklif ettim.Hacı Molla kızdı:
-''Yavruyu Ak!Ak!Ak! diye çağırdığım zaman herkes beni ördek gibi ötüyor sanır''dedi.
''Pamuğun Farsçası olan Pembe Olsun'' dedim.Hacı Molla :
-''Beyaz bir kediye kırmızı denilmez ''diyerek bunu da reddetti.
Sonunda yavrunun adını Zararsız koyduk!
Gülümseyerek:
-''Şenlik yapılacak .Bir kedi yavrusu ...''Daha cümlemi tamamlamadan.
-''Azizim!İnsanlar mantığı,konuştukları her şeyi ayırdetmek için ve her dediklerini mantığa uydurmak için icat etmişlerdir.
Şimdi sana desem ki,falan ülke kralının bir oğlu dünyaya gelmiş,o millet şenlik yapıyormuş.Bu sözlere hiç şaşırmaz,belki de bunu son derece normal
bulursun.Fakat,bir kez düşün!
Öncelikle bu çocuğun yaşayıp yaşayamayacağı meçhul!
İkinci olarak ,iyi birisi olup olmayacağı meçhul!
Üçüncü olarak ,insan olduğu için iyiden çok ,kötüye meyletmesi muhtemel!
Dördüncü olarak ,kralın oğlu olduğu için kibirli,zalim,bencil,hatta cahil olması da mümkün.
Şimdi bu özellikleri taşıyan bir çocuk için şenlik yapılmasına ses çıkarmazken,Zararsız'ın dünyaya gelişi ,iki kişinin de mi sevinmesine değmez?''
Alayları bile hikmetli birer ders seviyesinde olan bu garip adama,kendimi engelleyemediğim bir hayranlıkla bakarken Aynalı neyi üflemeye ,okumaya başladı.




Ey gönül!
Şu dünyada parlayan ve bilinmeyeni her an belirleyen sensin.
Eşyanın aynası ve tabiatı,orada görünen sensin.
Her şey vahdet sayesinde vicdan tarafından bilinir.
İnsan eşyayı, insan dünyayı vicdanla bilir.
Eşyanın aynası ve tabiatı ,orada görünen sensin.
Meydana gelen hadiselerde varlığın iç yüzü görünür.
Varlığın dış yüzü de iç yüzü sayesinde ayırdedilir.
Eşyanın aynası ve tabiatı ,orada görünen sensin.
Kainat levhalarının tevhidi sensin.
Hakk'ın ayetlerinin tecvidi yine sensin.
Eşyanın aynası ve tabiatı,orada görünen sensin.



Dalmıştım...
Uykudan tellalların sesiyle uyandım.Tellallar:
-''Cabülsa şehrine kervan gidiyor.Yolcular akşama kadar kervana katılsın .Aksi takdirde gidemeyip kalırlar!''
diye bağırıyorlardı.

(Cabülsa:Uzakbatı'da bulunan ve bin tane kapısı olan efsanevi bir şehir.Tasavvufta ,insanın ulaşması gereken en son hedefi ifade eder.)

Cabülsa...
Ben Taberi Tarihi'nde böyle acayip bir şehrin bulunduğunu okumuştum.
Fakat coğrafya kitaplarında bu isimde bir şehir geçmiyordu.
Bu sebeple bu şehrin hayal mahsülü bir yer olduğuna inanmıştım.şimdi ise bu şehre kervan gidiyordu.Zihnim bu acayip
meseleyi çözmekle uğraşırken ,bundan daha tuhaf bir şey dikkatimi çekti.Oturmakta olduğum odanın tavanı ve duvarları gümüştendi.
Garip bir ses çıkararak birden ayağa fırladım.Karşımda duran aynada kendimi gördüm.Bu kez çıkardığım ses,sadece hayret çığlığı değil,hayret ile hiddet,üzüntü ile can sıkıntısı
sebebiyle kalbimin derinliklerinden yükselen bir feryattı.Nasıl bağırmazdım ki,alnımın ortasında bir tek gözüm vardı.İki kolumun yerinde göğsümden çıkmış bir tek kol vardı ve
tek ayak üzerindeydim.Gerçi bu tek ayakla yürümeye ,daha doğrusu zıplamaya gücüm yetmiyorsa da ,eski yürüyüşümü hatırlayınca bu yeni tarz yürüyüşü çok iğrenç buluyordum.
Tek gözüm,tek kolum da beni gönlümden yaralıyordu.
-''Yarabbi!Bu ne hal ,bu nasıl bir iş ''diye düşünürken kapı açıldı.
Seke seke ,içeri bir kadın girdi. ve:
-''Kervan gidiyor.Her şeyiniz hazır.Haydi artık vedalaşalım !''dedi.
Gümüşten yapılı evden çıktım.Bütün şehir gümüştendi.İki ayaklı bir eşeğe binerek şehir dışındaki bir kervana yetiştim.Bütün insanlar benim gibiydi.
Yanıma gelen bir arkadaşa Cabülsa şehrine kaç günde ulaşabileceğimizi sordum.
-''Yedi senede!'' cevabını verdi.
İki ayaklı bir eşek üzerinde yedi sene yol almak,doğru söylemek gerekirse ,yenilir yutulur şeylerden değildi.
Arkadaşıma tekrar sordum:
-''Burasının adı ne?''
-''Cabülka Şehri.''
Vay ,vay !Taberi Tarihi'nde okuduğum ve fakat coğrafya kitaplarında rastlanılmayan iki şehirden biri ha!Asıl garip olan da benim bu şehir halkından oluşum ve diğer acayip şehre gidişimdi.
Arkadaşıma tekrar sordum:

-''Cabülsa şehrine niçin gidiyoruz?''


-''Oraya gitmek için kadıların kadısına dilekçe vermedik mi?''
-''Verdik mi ,dersiniz?''
-''Elbette!''
-''Niçin dilekçe verdiğim bir türlü aklıma gelmiyor!''
-''Çok garip!Tabi ki ,iki gözlü ,iki kollu ,iki ayaklı olmak için ...''

Bunu duyar duymaz neredeyse sevincimden az kalsın bağıracaktım.Bu andan itibaren her türlü sıkıntıya katlanmaya karar verdim.
Uzun lafın kısası ...Tam yedi sene sonra Cabülsa şehrine vardık.Bu altından yapılmıştı.Bütün ahali bizi karşılamaya geldi.Herkes:
-''Maşallah ,maşallah ,maşallah!İşte tek gözlü kalmaya razı olmayanlar,tek ayakla yürüyemeyenler,tek kolla kalmak istemeyenler !''diyordu.
Cabülsa'ya gelişimizden ötürü şehirde büyük bir şenlik başladı.Kırk gün,kırk gece devam etti.Sonunda ak sakallı bir ihtiyarın refakatinde
İrfan Cenneti'ne gittik.Burası,dünyanın en uç noktasında bulunan Cabülsa'nın bir fersah ötesindeydi.
İrfan Cennetini tarif etmek mümkün değil.Fakat her hayalin üstünde olan bir gözlemimi söylemek zorundayım.
İrfan Cenneti'nin batısında bir deniz vardı.Bu deniz bir bahçenin kenarından itibaren başlıyordu.Fakat yüzeyi bahçenin yüzeyiyle aynı seviyede
olmayıp sonsuz bir yüksekliğe sahipti ve ucu bucağı görünmüyordu.Öyle ki,denizden bu bahçeye bir damla su bile akmıyordu.Sanki bahçenin havası ile
deniz arasında görünmeyen ama sağlam bir set vardı.Durgun,sessiz ve başı sonu belirsiz olan bu denizin manzarası insanın tüylerini ürpertiyordu.
İrfan Cenneti'nde nice günler zevk u sefa sürdükten sonra bir gün,Tecelli Şelalesi'ni görmeye gittik.Şimdi burada söyleyeceğim şeyi ne akıl kabul eder,ne de hayal!

Akıl ve düşünceyi dumura uğratan bu olağanüstü manzara karşısında ben ve arkadaşlarım şaşırıp kaldık.Aklım biraz başıma geldiğinde bağırarak:
-''Ya Rabbi!Bu ne hal! Bu uçsuz bucaksız deniz,bir fındık kabuğunun içine sığıyor ve onu doldurmuyor .Bu nasıl iş Allah'ım ''dedim.


Rehberimiz beni işitmişti.Dedi ki:
-''İşte gördüğünüz bu Azamet Denizi,Kibriya Girdabı'nda ufak bir dere gibi kaybolup gidiyor...Ezelden beri,bu sonsuz denizin suyu,Kibriya Girdabı'na akıyor.''

Bu büyüleyici sırrın etkisiyle hepimiz kendimizden geçmiştik.Rehberimiz tekrar dedi ki:
-Şimdiye kadar insanı mecalsiz bırakan hiç işitilmemiş bir gürültü duyacaksınız.Bu,Tecelli Şelalesi'nin
gürültüsüdür.Korkmayın!
Bir süre sonra büyük bir gürültü duyarak hepimiz ölüler gibi hareketsiz yere serildik.Biraz sonra kendimize
geldik.Bir de ne görelim?Gözlerimiz,ellerimiz ve ayaklarımız ikişer tane olmuş.Artık sevincimizden birbirimizi
kucaklıyorduk.
Tam bu sırada uyandım.Aynalı bir yandan neyi üflüyor,bir yandan da okuyordu:


Hep ikilik birlik için.
Bak,iki göz bir görüyor!
Birlik ise dirlik için
Bak ,iki göz bir görüyor!

Ruh u cesed,arş u felek
İns ü peri,cinn ü melek
Birlik için hep bu emek
Bak,iki göz bir görüyor!

Şirkten eyle hazer
Vaktini boş etme güzer
Aleme bir eyle nazar
Bak,iki göz bir görüyor!

Sende seni,sende seni
Bil ki budur ''Allemeni''
Birleye gör can u teni
Bak,iki göz bir görüyor!


İkilik hep birlik içindir.Bak ,iki göz bir görüyor!
Birlik ise dirlik içindir.Bak,iki göz bir görüyor!
Ruh,ceset ,arş,felek,insan,peri,cin,melek...
Bütün bunlar birlik içindir.Bak,iki göz bir görüyor.
Allah'a ortak koşmaktan sakın.Vaktini boşu boşuna geçirme.
Aleme şöyle bir bak.Bak,iki göz bir görüyor!
Sen kendini kendinde bil.''Bana öğretti'' sözünün anlamı işte budur!
Ruh ve bedeni bir olarak gör .Bak ,iki göz bir görüyor!


 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
SEKİZİNCİ GÜN

Ebedi Muamma:



Gözümü yumduğum zaman kendimi bir dershanede ,büyük bir muallimin karşısında buldum.İçeride birkaç yüz kadar talebe
vardı.Bir aralık elimi başıma götürdüm.O da ne?Başımda kuyruk gibi bir saç durmuyor mu?Anladım ki ben, bir Çinliyim.
Daha başka şeyleri de hatırladım...
Ben Nankin şehri halkından ,ilim ve Hikmet peşinde koşan bir gençtim.Ülkem olan Çin'i baştan başa dolaşmama rağmen
müşküllerimi çözemediğim için yolculuğumu,inceleme ve araştırmalarımı Hidistan'a kadar genişletmiştim.

Hindistan'da pek çok tanınmış alime başvurup müşküllerimi halletmeye çalıştım.Fakat hiçbiri sadra şifa olacak bir
cevap veremiyordu.Nihayet Brahmanlar içinde parmakla gösterilen ,dünyadan elini eteğini çekmiş faziletli bir alimi
tavsiye ettiler.
Hindistan'da kaplan,yılan ve bin türlü zehirli otlarla dolu olan ormanlardan birinin ortasında bir mabette yaşayan
bu Brahman'ı buldum.İşte şimdi onun ilk dersinde bulunuyordum.
Brahman ,uzun bir süre suskun kaldıktan sonra ,mezardan gelen iniltiye benzer bir sesle bana bakarak konuşmaya başladı:
-''Ey Çinli talebe!Çözemediğin nedir?Ne arıyorsun?''
-''Ebedi Muamma'yı!''
Talebeler şaşkınlıkla birbirlerinin yüzüne baktılar.Anlaşılan,hepsinin isteği bu imiş.
Brahman tekrar söze başladı:
-''Hangisini?''
-''Hangisini mi?''
-''Öyle ya,hangisini?''
-''Ruhun hakikatini!''
Brahman sustu.Cenaze yüzü gibi renksiz ve hareketsiz çehresi büsbütün donuklaştı.Biraz sonra bana dedi ki:
-''Ruhu yaşayanlar bilemez.Ölmeye hazır mısın?''
-''Evet!''
-''Yanıma gel!''


Brahmanın yanına gittim.Kulağıma şu sözleri söyledi:
-''Elinden geldiği kadar nefsini tutacak,sürekli'om','Om','om' diye zikredeceksin.Haydi ,seni halvethanene götürsünler.''
Brahmanın emri üzerine beni alıp halvete götürdüler.Burası ancak bir kişi sığacak kadar dar ve karanlık bir odaydı.
Orada akşama kadar om,om,om diyerek zikrettim.İçimde ,tarifi imkansız bir sıkıntı vardı.Karnım da çok acıkmıştı.
Halvethanenin kapısı kapalıydı.Dışarı çıkmak ümidiyle birkaç kere kapıya vurduysam da aldıran olmadı.
Nihayet uzun bir süre sonra bir hizmetçi geldi.Beni beş dakika dışarıda bekletti.Bir avuç kavrulmuş mısır ve bir fincan
su verdikten sonra :
-''Bunlar nefsi azgınlaştıracak şeyler ise de riyazete alışkın olmadığından birkaç gün bu şekilde verilecek.''dedi.
Yedi sene bu tuhaf hapishanede kaldım.Bir avuç mısır,bir süre sonra iki günde bir,daha sonraları üç günde bir
verilmeye başlandı.Beş sene sonra haftada sadece bir avuç mısırla yetinmeye ve on beş,yirmi günde bir kere de su içmeye
başladım.Yedi sene bittikten sonra halvetten çıkarılarak Brahman'ın huzuruna getirildim.Yüzlerce Brahman ve binlerce
talebe toplanmıştı.
Ben ,tarifi ve anlatılması zor bir hal içinde bulunuyordum.Öncelikle,aldığım hava bana yetmiyormuş gibi geliyordu.
Ayrıca,yürürken de kendimi uçuyormuşum gibi hissediyordum.İyice dikkat etmezsem eşyayı hayal meyal görüyordum.
Farklı renkleri seçemiyordum.
Başka bir tuhaflık daha hissediyordum.Bir şeye dikkatlice baktığım zaman ,bakışım devam ederse ,o şey yavaş yavaş
yok oluyordu.Kendimi bir cisim ve madde olarak hissetmiyor,sadece kuvvetten ibaretmişim sanıyordum.Her kime baksam,
içinden geçenleri sanki görüyor,okuyordum.
Brahman'ın huzuruna girince elini öpmek üzere yanına gittim.Elini alıp öptüm.Bu kadar sıradan bir davranışın meydana
getirdiği şamata ,gerçekten şaşkınlık uyandırıcıydı.Herkes:
-''OM,OM,OM !Brahma,Brahma!''
diye bağırıyordu.Etrafıma baktığım zaman bu alkış ve yaygaraların sebebini anladım.
Brahman ile ben tavan ile yer arasında havada,boşlukta duruyorduk.
Brahman elimden tuttu.Havada yürüyerek duvara kadar geldik.Duvar bize engel olmadı,öteye geçtik.Duvar yarıldı da mı geçtik,
yoksa yoğunluğunu kaybetti de öyle mi?Bilmiyorum.Odaya girdiğimizde Brahman sordu:
-''Şimdi ebedi Muamma'yı çözdün sanırım.Ruhun ne olduğunu anladın ,değil mi?''
-''Hayır!Ruhun ne olduğunu hala bilemiyorum.''
-''Ulu Brahma !Kendinin ruh olduğunu hala anlamadın mı?''
-''Ben!...Ben mi ruhum?''
-''Ulu Brahma!Havalarda uçup duvarlardan geçtiğin halde ,hala ruh olmadığından şüphe mi ediyorsun?''
-''Şüphe mi?Şüphem yok.Ruh olmadığımdan eminim.Ben bir cesedim.Yarın bu ceset dağılacak ve benliğim bir hiç olacak,
yani ben diye bir şey olmayacak.''
Brahman korkunç bir çığlık attı ve birkaç defa :
-''Ulu Brahma,Ulu Brahma !''
dedikten sonra yere düştü,öldü.Ben telaş içinde Brahman'ın cesedinin üzerine kapandım.Vücudu buz gibi soğuk,kalbi
hareketsizdi.Buna rağmen gözlerini açtı...

İşitilmeyecek kadar ince bir sesle :
-''Ruhu anladın mı?'' dedi ve ardından gözlerini kapadı.
Ben henüz :
-''Hayır!bile diyememiştim ki insanın yüreğini ağzına getiren bir kahkaha duyuldu.Başımı kaldırdım.Bir de ne göreyim?
Önümde yatan Brahman'ın,tavan ile yer arasında duran bir ikincisi daha !Bana:
-''Ruhu anladın mı?''diye sordu.
Cevap vermeye vakit kalmadan kapı açıldı.Birisi içeri girerek :
-''Sizi çağırıyorlar''dedi.
Onu takip ettim.Uğradığımız ilk odaya girdiğimde ,büyük bir şaşkınlıkla Brahman'ı makamında oturuyor gördüm.
Beni yanına çağırdı.Aramızda yeni bir konuşma daha geçti.
Dedi ki:
-''Ruhu hala anlamadın mı?''
-''Hayır! Şayet lufedip anlatırsanız...''
-''Anlatmak!...Anlatmak mı?Görmedin mi?''
-''Evet ,gördüm.Fakat bir şey anlamadım...Bir şeyi anlamak için görmek yetmiyor.''
-''Ya?''
-''Olmak lazım!''
-''Ah!..Ah!..Olmak ,olmak!İşte bu mümkün değil!''
-Niçin ?
-''Çünkü olmak için ,önce olmamak gerekir...
Benim ilmim buraya kadardır.Sen bu kadarıyla yetinmedin.Şimdi yapacak bir iş kaldı...
Ebedi hayatını feda edecek gücün var mı?''
-''Ebedi hayatımı feda ettiğim takdirde ruhu bilmek bana ne kazandıracak?''
-''Hiç!Madem ki hiç olacaksın,elbette bir kazancın olamaz.''
-''Ebedi hayatta bize ne vaad edilmiştir?''
-''Brahma ,sevenlerine sonsuz bir mutluluk vaad ediyor.''
-''Peki,bu ebedi hayatta ,bendeki şu ruhu bilme endişesi devamlı kalack mı?''
-''Şüphesiz öyle ''Bütün varlığınla orada olacaksın.''
-''Öyleyse bu dehşetli ebedi hayatı feda ediyorum.Ya Rabbi !
Beni bir an bile rahat bırakmayan bu endişeyle sonsuza dek yaşamak istemem,istemem!''
-''Öyleyse gel!''
Brahman beni elimden tutup bir odaya götürdü.Çekmecelerin birinden bir tomar çıkardı.Bunda yedi kişinin adı yazılıydı.
Bana dedi ki:
-''Yedi senedir ,marifet bilgisine ulaşmak uğrunda ebedi hayatını feda eden sadece yedi kişi gelmiş!
Sen sekizinci oluyorsun.İsmini buraya kaydet!''
İsmimi tomara kaydettim.Brahman tekrar dedi ki:
-''Nur Dağı'na git!Müşkülün orada çözülür!''





Bunun üzerine Nur Dağı'na doğru yola çıktım.Bazen yürüyerek bazen de havada uçarak dağa vardım.Dağın takibine başladığım vadisinde ,bu fani dünyaya daha yeni
doğmuş bir bebek yolun ortasında yatıyordu.Bu zavallı yavruyu orada kimin bıraktığını düşünerek annesi ve akrabasından
birisini görmek ümidiyle etrafıma baka baka çocuğa doğru yürüdüm.Yanına yaklaştığım sırada çocuk bana:
-''Hoşgeldin ,ey marifet yolcusu !Hoşgeldin,ey kalbi endişeli kimse!'' dedi.

Ben yeni doğmuş bu çocuğun konuşmasına şaşırmakla birlikte cevaben dedim ki:
-''Bu yaşta ,yani henüz yani henüz yaşına bile girmeden konuşuyorsun,öyle mi?Ne tuhaf çocukmuşsun sen!''
-''Sadece konuşmakla kalmam .Pek de gevezeyimdir.Hatta sormadığın halde şimdi sana adını da söyleyeceğim.Bana Marifet
derler.''
-''Ben Ebedi Muamma'yı çözmek ümidini taşıyordum.''
-''Bunun için de ebedi hayatını feda etmiştin.Sebebi ise ruh endişesinden kurtulmaktı!''

-''Evet,bu endişe...''
-''Zavallı deli!Bu endişe bütün kainat ve bütün mevcudatın devamlı endişesidir.Bu endişeden hiçbir fert ve hiçbir zerre
kurtulamaz.Çünkü bu endişeden kurtulmak için gerekli şartları kimse yerine getiremez.''
-''Neymiş bu şart?Ben bunu öğrenmek için ebedi hayatımı feda ettim.Sanırım,bundan daha ağır bir şart olamaz.!''
-''Öyle mi sanıyorsun? Bana kalırsa,ruhu bilmek için bu şart yeterli olsaydı ,pek çok kimse ruhu bilebilirdi.Fakat
özel şartını ...''
-''Nedir bu özel şart?''
-''YOKLUK İLE VARLIĞIN TEK BİR ŞEY OLDUĞUNU İSPAT ETMEK!.''
İmkansız olan bu özel şartı duyunca derinden bir ah çektim...
Gözlerimi açtığımda Aynalı'nın güleç ve sevimli yüzünü gördüm.Ona:
-''Yokluk ile varlığın tek bir şey olduğunu kim ispat edebilir?Bunu söylemek bile deliliktir.Bunu kim ispat edebilir.?''
-''Kim mi?dedi Aynalı Baba.

''BİLMEK İLE BİLMEMEYİ BİR TUTAN DELİLER.''
 

katresu

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
8 Haz 2011
Mesajlar
1,624
Aldığı Beğeniler
14
Konum
Adana
Takım
Diğer
Bölümlerim tamamını, henüz okumadım.
Okudukça, yorum getireceğim Allahın izniyle

Emeğine sağlık kardeşim.
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Bölümlerim tamamını, henüz okumadım.
Okudukça, yorum getireceğim Allahın izniyle

Emeğine sağlık kardeşim.

Allah razı olsun kardeşim..Tasavvufta Amak-ı Hayal güzel bir kitaptır
Paylaşan güzel yüreğine teşekkürlerimle..
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
DOKUZUNCU GÜN
-------------
Ulular Meclisi

Yolları ne var ise hep sana aşık
Her birisi bir yol ile gülzara gelirler.

(Şu dünyada yaratılmış olan varlıkların yolları ayrı da olsa hep sana aşıktırlar.
Her biri eninde sonunda bir şekilde gül bahçeseine gelirler.)

Bugün Aynalı'nın tavrında durgunluk,bakışlarında biraz hüzün vardı.Uzun süre sessiz kalıp düşüncelere daldık.
Ben seyrettiğim gariplikleri düşünüyor,insanlar arasında ortaya çıkan fikirlerin bu kadar birbirine ters ve çok
oluşuna şaşırıyordum.Aynalı'nın sözleri ,beni daldığım düşüncelerden ayırdı:

-''Ben sadece ney değil,saz da çalmasını bilirim.Aslında bütün çalgıları çalmasını da bilirim ya !Hele bugün sana
biraz saz çalayım.''

Kulübesine girip bir saz çıkardı.Kalenderce bir taksimden sonra okumaya başladı:


Zahid bize ta'n eyleme
Hak ismi okur dilimiz
Sakın,efsane söyleme!
Hazrete gider yolumuz

Erenlerin çokdur yolu
Cümlesine dedik beli
Ko desinler bize deli
Usludan yeğdir delimiz!

Muhyi ,sana ola himmet
Aşık isen can ne minnet
...
Kisvemizdedir dalimiz!

Ey Zahid ,sakın bizi ayıplamaya çalışma!
Bizim dilimiz daima Allah'ı zikreder.
Bize hikaye anlatma,
Bizim yolumuz Hazreti Peygamber'e çıkar.
Erenlerin yolu çoktur.
Biz onların cümlesine ''evet''dedik.
Evet dediğimiz için bırak,bize deli desinler.
Biz delimizi akıllılara tercih ederiz.

Ey Muhyi,sana himmet olsun!
Aşıksan cana ne minnet!
Bizim alametimiz ,
Üzerimize giydiğimiz elbiselerdedir.



Dalmışım...Gayet büyük bir sarayın içinde,çok küçük bir pencerenin önündeydim.Bu pencereden,içine binlerce kişi alabilecek büyüklükte bir oda görüyordum.Odanın çevresi,benim pencerem gibi küçük küçük pencerelerle doluydu.

Her birinde bir kişi oturmuş,odayı seyrediyordu.Odanın içerisinde ,zümrüt ve yakuttan yapılmış kürsüler üzerinde başları taçlı,çoğunun yüzleri örtülü ,heybetli ve ağırbaşlı kimseler oturuyordu.

Kürsülerden bir bölümü mücevherden yapılmış ve daha yüksek bir yerde bulunuyordu.Bunların ortasında ve hepsinden yüksek olanı boş duruyordu.
Bu kürsülerde oturan kimselerden birisi ayağa kalkarak:

-''Beşeriyet gelmiş!Bize bir soru soracakmış!Uygun görüyorsanız gelsin !''dedi.
Orada bulunanlar ''uygundur'' cevabını verdiler.İlk konuşan kimsenin emri üzerine Beşeriyet'i odaya aldılar.

Beşeriyet adındaki bu adam yoksul ve sakat bir zavallıydı.Giydiği eski püskü kıyafeti ve solgun çehresi ,meclisin durumuyla büyük bir tezat meydana getiriyordu.

Şöyle dedi:
-''Ey Beşeriyet!Otur,rahat et ve sorunu sor!''

Beşeriyet oturmaksızın şöyle dedi:

-''Oturmak,rahat etmek mi?Yazıklar olsun !
Acaba yüz binlerce senedir oturup rahat edecek bir vakit buldum mu?Bir taraftan geçim derdi ve ihtiyaçlar,bir taraftan yakalandığım bin bir türlü hastalıklar rahat etmek için vakit mi bırakıyor?Bu kadar sefil olmama rağmen ,yine de intihar etme gücünü kendimde bulamıyorum.Ben çok alçak biriyim,çok,çok..''

Beşeriyet hıçkırıklarla ağlıyordu.Onun bu halinden son derece etkilenen meclisi hazin bir sessizlik kaplamıştı.

Bütün üyeler zavallı Beşeriyet'in ümitsizlik ve acısını hissediyormuş gibi görünüyordu.
Başkan vekili dedi ki:

-''Mesele gerçekten çok büyük!Bunun çözümlenebilmesi başkanımızın gelmesine bağlı!''

Beşeriyet:

-''Hiç olmazsa bu kadar sefalete niçin katlandığımı ,neden intihar etmediğimi anlasam!''

Meclistekilerden biri ayağa kalktı ve:
-''Bana izin verirseniz ,şu zavallıyı teselli etmek istiyorum'' dedi.Meclisin''uygundur'' demesiyle bu kimse şunları
söyledi:


Ya Rab!Hayatta nedir bu lezzet?
Hayat rabt eden bu garib kuvvet!
Hayay ki bi-beka ,pür-derd ü keder
Yine emel o,nedir bu hikmet?

Bir an bırakmaz insanı rahat
Bin türlü alam,derd-i maişet
Çocukluğunda ağlar beşikte
Feryadla geçer o vakt-i ismet

Civanlığında bin türlü amal
Şeyhühatinde bin türlü mihnet
Vakt-i ecelde mazi bir an
Bir an için mi bunca sefalet?


Hatifi bir ses verdi cevabı
Dedi:Hayatta bu zevk u kıymet
Akiller için seyr-i bedayi
Cahiller için yemekle şehvet.




Ey Allahım!
Hayattaki bu lezzet ve insanı bağlayan bu tuhaf kuvvet nedir?
O hayat ki sonu yok ve hep dert ve kederle dolu.
İnsanın arzu ve hevesi bitmiyor.
Bunun hikmeti nedir?
Dünyanın bin bir türlü elem ve sıkıntısı ,geçim derdi,insanı bir an olsun bile rahat bırakmaz.
İnsanoğlu çocukluğunda dahi beşikte ağlar,o günahsız vakitlerini feryat ederek geçirir.
İnsanın gençliğinde bin bir türlü isteği ,ihtiyarlığında bin bir türlü sıkıntısı vardır.
Ecel vakti geldiği zaman geçmiş zaman kısa bir''an'' dır.
Bütün bu çekilen sıkıntı ve sefalet bu kısa''an'' için mi?

Bütün bu sorularıma gizli bir ses şöyle cevap verdi:


''Yaşanılan hayatta bu zevk ve kıymet ,akıllı kimseler için güzellikleri seyretmek ve cahiller içinse
yemek ve şehvetten ibarettir.
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
Beşeriyet derinden bir ah çekerek :

-‘’Doğru ,doğru!..Lütfen bana söyleyiniz ,merhamet ediniz.Madem ki hayattan iğreniyorum ,fakat niçin onsuz yapamıyorum?Öyleyse lütfen bana saadetin ne olduğunu söyler misiniz?’’dedi.

Tam bu sırada başkan geldi.Meseleyi anladıktan sonra oradakilere:

-‘’Buyrun efendim ;şu zavallının müşkülünü gideriniz!’’ dedi.

Oradakilerin bazıları şunları söylediler:
Hz.İbrahim:

-‘’Saadet çalışmak ,kazanmak ve kazanılanı başkalarıyla paylaşmaktır.’’

Hz.Musa:

-‘’Saadet,nefsini Firavun gibi ihtiraslardan kurtarmaktır.’’

Hz.Adem:

-‘’ Saadet,şeytana uymamak ve Havva’yı aldatmamaktır.’’

Konfiçyüs:

-‘’Bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktır.’’

Platon:

-‘’Daima yüce şeyleri düşünmektir.’’

Aristo:

-‘’Mantık! İşte saadet!’’

Zerdüşt :

-‘’Saadet,karanlıkta kalmamaktır.’’

Brahma:

-‘’Saadet mi?Herkesin zannettiği şeyin tersidir.’’

Hz.İsa:

-‘’Saadet,geçmişi unutmak ,içinde bulunulan zamanı iyi değerlendirmek,geleceği düşünmemekle mümkündür.’’

Lokman Hekim:
-‘’İnsanlar bu kelimeyi bütün dertlerini bir sözle ifade etmek için icat etmişlerdir.’’
Hızır Aleyhisselam:

-‘’Saadet,ihtiras ve arzuların giremediği gönüllerde aniden görülen bir hayalettir.’’

Bu sözler üzerine Buddha öfkeyle ayaa kalkıp :

-‘’Ey Beşeriyet! Saadet ,yok olmanın güzel isimlerindendir.Nirvana!Ey Beşeriyet!Nirvana!’’ dedi.

Beşeriyet yorgun bir halde yere düşüp kendi kendine :
-‘’Of!Hangisi?Hangisi?...’’diye mırıldandı.


Bunun üzerine başkan ayağa kalktı ve dedi ki:

-''Ey Beşeriyet! Saadet,hayatı olduğu gibi kabul ettikten sonra,insana yüklenen yüklere rıza gösterip bunun daha iyi olması için çalışmaktır.''



Beşeriyet ayağa kalkarak :

-‘’Ey Fahr-ı Alem efendimiz!Beşeriyet’in dertlerini anlayan ve ilacını bulan yalnız sizsiniz!’’ dedi.

Gözlerimi açtığımda beyhude yere gözlerim Aynalı’yı aradı.Gözüm yanımda duran bir kağıt parçasına ilişti.Üzerinde şunlar yazılıydı:

-‘’Elveda! Kim bilir belki bir gün yine görüşürüz.’’

Mezarlıkta akşama kadar hazin hazin ağladım.


Güneş yanar,alem döner
Bir gün gelir hepsi söner
Ey sahib-i ilm ü hüner!
Bilir misin sebebi kim?

Her zerre ferd yokdur eşi
Aceb bunlar kimin işi?
Ey kendini bilmez kişi!
Bilir misin sebebi kim?

Ne gelen var ,ne giden var
Ne solan var ,ne biten var
Bilir misin sebebi kim?

Hakdır desen manası ne?
Sebeb midir,bir kelime?
Soruyorum sana yine
Bilir misin sebebi kim?
 

Fahl_

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
18 Haz 2011
Mesajlar
1,821
Aldığı Beğeniler
30
Konum
Antalya
Takım
Beşiktaş
‘ ‘İnsanın bilmesi gereken tek şey,bir şey bilmediğini itiraf edip kabul etmesidir.’’

Aynalı ile bir hayli zaman görüşmemiştim.İlk fırsatta Namazgah Mezarlığı’ndaki kulübesine gittim.İlk sözü:

-‘’Evlat nerelerdeydin?Gözlerimizi yollarda bıraktın!’’oldu..Ben:
-‘’Dünya hali işte !Bazen böyle oluyor!Yoksa sizden uzakta olmak benim için dayanılamayacak bir şey! dedim.

Biraz oradan,biraz buradan konuştuktan sonra:

-‘’Ee,erenler!Artık birer kahve içsek …’’diyerek her zamanki gibi cezveyi ispirto ocağına koydu.Bol şekerli kahvelerimizi içmeye başladık.

Dalmışım…
Bir süre sonra kendimi karıncalar arasında ve binlerce yolu bulunan bir karınca yuvasında,karınca şeklinde gördüm.
Çevremi şaşkınlıkla incelemeye başladım.

Karıncalar da çeşitli sosyal sınıflara ayrılmış insanlar gibi bazı kısımlara ayrılmıştı.Ancak onlar arasındaki sınıf farklılığı ,insnlar arasındaki sınıf farklılığına hiç benzemiyordu.Aristokrasi ve demokrasi sınıfları,yani yönetenler ile yönetilenler arasında herhangi bir mevki farkı yoktu.İyi ve kötü gibi frklılaşma sözkonusu değildi.

Yuvada tahminen en az birkaç yüz bin karınca vardı.İşin garibi,
Bunlar maddi ve manevi her türlü ihtiyaçlarını rahatça karşılayıp anlatabilecek mükemmel bir konuşma yeteneğine sahiptiler.Yuvamızda oldukça güzel okullar ,zahire ambarları,yatakhaneler ,hapishaneler,dinlenme ve yemek salonları,toplantı yerleri vardı.Kısacası,gelişmiş bir sosyal hayat için gerekli olan gösterişli ve modern evler ,şehirler,her şey vardı.
Daha da tuhaf olan şurasıydı:
Karıncalar insanlara oranla çok ilerideydiler.

Öncelikle ilk göze çarpan şey,onlardaki işbölümü ve çalışma düzeninin insanlara göre daha ileri bir düzeyde olmasıydı.İktisat ve ekonomi alanında da kıyası mümkün olmayacak bir farkla öndeydiler.Diğer yandan karıncaların insanlardan kat kat üstün oldukları diğer bir özellikleri de eğitimdi.Karıncalar eğitim sahasında insanları çok geride bırakmışlardı.
Adaletin uygulanması hususunda da tereddütsüz aynı şeyleri söylemek mümkündür.Karınca yuvalarında okul olarak ayrılan yerler,yuvanın en güzel ve geniş yerlerinde bulunuyordu.
Hapishaneler ise sağlık şartlarına uygun olmakla birlikte çok küçüktü.Çünkü hapis cezasına çarptırılanlar hemen hemen yok denecek kadar azdı.

Bir karınca için en önemli özellik,vazife duygusudur.Bu duygu karıncalarda ,her duygdan önce geliyordu.
Şahsi arzu ve ihtiyaçlar uğruna vazife terk edilemeyeceği gibi
Vazifesind tembellik eden karınca da hiç bulunmazdı.

Ben karınca beylerden birisinin oğluydum.Eğitim ve öğretimim için işçi sınıfından babam tarafından yedi tanınmış alim istişareyle seçilmişti.Bu yedi alim sadece bizim yuvamız halkı arasında değil ,bununla birlikte komşu yuvalar halkı arasında da ilim ve faziletleriyle bilinen kimselerdi.Artık hayatlarının son zamanlarını yaşamakta olan bu ihtiyarlar beni,toplumumuza faydalı bir genç olarak yetiştirmek arzusundaydılar.
Onlar aynı zamanda kendilerinden sonra gelecek hayırlı bir öğrenci yetiştirmek emelini de taşıyorlar,bunun için çalışıyorlardı.
İyi bir eğitim ve öğretim programıyla bana kısa zamanda karıncalar için gerekli ilim ve fenlerin hemen hemen tamamını öğretmişlerdi.Şimdilerde sık sık yolculuk yapıyor,okuyup bildiklerimi pratik olaraka hayata uygulamaya çalışıyordum.

Bir gün uykudan uyanmıştım.Hizmetçilerim ,sofraya semiz bir karafatma budu ile yarım buğdaydan oluşan sabah kahvaltısını getirdiler.Henüz yemeğimi bitirmemiştim ki ,yedi hocadan birisi yanıma gelip şöyle konuşmaya başladı:

-‘’Ey şehzadem! Yılın ilk yarısında şehrimizin kuzeyinde bulunan sert ve çorak arazide ne kadar tuhaf tabiat olayları yaşandığı malumunuz.Bir lise öğrencisine bu sene teknik araştırmalar yaptırmıştık.Araştırmalar sonucunda aldığımız son raporlarda ,şimdiye kadar bilginlerimiz arasında anlaşmazlığa sebep olan hava olayının yeniden başladığı ve her gün düzenli bir şekilde tekrarlandığı bildiriliyor.
Sizin de bilginiz vardır;günün bir bölümünde Güneş bütün gücüyle Dünya’yı ısıtırken ,birdenbie gökyüzünü kalın ve yoğun bulutlar kaplıyor.Bu bulutlar değişik zamanlarda tekrar yok oluyor.Acaba bu hava olayının sebebi nedir?
Sizin de bildiğiniz üzere bu gibi tabiat olayları akıl ve mantıkla bilinip bulunamaz.Mutlak surette deney ve gözleme muhtaçtır.Uzun yıllardır ,birçok alanda sayısız deney ve araştırma yapıldığını bilirsiniz.
Geçmişteki birçok bilinmeyen ,bugün çözümlenmiş durumda .Öyle ki ,bu sonuçlara yüzde seksen-doksan gerçek gözüyle bakıyoruz.Fakat bu acayip hava olayını hala doğru bir şekilde çözen olmadı.Hoclarımızdan birisi bu konuda yaptığı derin incelemelerini içine alan bir konferans verecek.Münasip görürseniz buyurunuz gidelim.Konferans arazi üzerinde verilecektir.Bütün lise ve üniversite öğrencileri de burada hazır olacaklardır.’’
...


 
Üst Alt