Bir sabah minareden yükselen "Ey ümmet-i Muhammed (asm)! Uyanınız, kıyamet kopacak" sesiyle uyansaydınız, o anda ne hissederdiniz? İlk yapacak işiniz ne olur acaba? Aklınıza ilk gelen mal ve servetiniz mi olur, günahlarınız mı? Yoksa yalın ayak dışarı mı fırlarsınız? Oysa bu deprem değil& Resmen kıyamet kopuyor! Evet, kimin ne hissedeceğini, ne yapacağını bilemem ama böyle bir şey yaşamıştım. Rüya değil, hayal değil, A'dan Z'ye tümüyle gerçek!..
Yıllar önceydi. 1976 yılının sonbahar mevsimiydi. Bütün ülkede olduğu gibi bizim ilçede de sağ-sol çatışmaları devam ediyor ve soğuk savaşın bütün yöntemleri uygulanıyordu. Bildiğim tek şey, müthiş bir iman-küfür mücadelesinin verilmekte olduğuydu.
Namazında niyazında olan bazı ebeveynlerin çocukları, bir bakıyorsunuz komünist olup çıkmış. Çevresinde dinsizlik propagandası yapıyor. Aynı sofrada oturan kardeşlerden biri sağcı, diğeri solcu oluyor ve sofrada bile tartışıyorlardı. Ancak âhirzamanda rastlanabilecek durumlara şahit oluyorduk.
Memuriyetimin ilk yılıydı. Bekâr olduğumdan ve babamı da çok önceleri kaybetmem nedeniyle annemle birlikte oturuyordum.
Gençliğin verdiği heyecanla Risâle-i Nurlarla gece gündüz meşgul oluyordum. Bir gece, yine uzun bir hizmet maratonundan sonra eve gelmiş ve Haşir Risâlesini okuyup o hâlet-i ruhiye ile uyumuştum.
Sabahleyin ezan vaktinde bir feryat ve figanla uyandım. Bağrışmalar, çığlıklar arasında minarenin hoparlöründen bir ses mahalleye yayılıyordu. "Ey ümmet-i Muhammed (asm)! Kıyamet kopacak, uyanınız!" deniliyordu. Duyduğum ses ciddiye alınması gereken bir kişiye; her gün sesine aşina olduğumuz mahallemizin müezzinine aitti.
Bütün mahalle ayağa kalkmış, kargaşa içinde herkes camiye doğru koşuyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yaşanan bu garip durumdan en fazla etkilenenler, kadınlar ve cami ile uzaktan yakından ilgisi olmayanlardı. Şamatayı da en fazla onlar yapıyordu.
O sırada, ben sabah namazını evde kılmış, oturduğum yerde elime aldığım bir Risâleyi okuyordum. Annem telâş içinde bana "Evladım duymuyor musun, kıyamet kopacak, sen hâlen kitap okuyorsun" diye azarlayınca, ben anneme; "Duyuyorum anne, kıyamet kopsa bile ben vazifemi yaparım. Allah'ın emri baş göz üstüne. Kimin gücü yeter onu durdurmaya" diyorum. Annem bu sakin ve tevekküllü halime bakarak takdirini gizlemiyor.
Çok geçmeden işin mahiyeti anlaşılıyor. Meğer camimizin müezzini tasavvufla fazla meşgul oluyor. Ancak bünyesi fazla kaldıramamış, âniden kendini kaybetmiş. Sabah ezanını okumak yerine "Ey ümmet-i Muhammed (asm)! Kıyamet kopacak, uyanınız!" sözleri ağzından çıkıyor. Ve böylece biz de bir imtihandan geçmiş olduk.
Burada aslında vurgulamak istediğim, bize iman gücünü aşılayan ve Allah'a teslimiyeti sağlayan Risâle-i Nur eserlerinin önemidir. Hani Üstad diyor ya "Hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir" ve "Tam münevverü'l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek." Gerçekten insanları dehşete düşürecek olan kıyamet bile, hakikî imana sahip olana vız gelir.
Bunun için bu eserleri okumak ve Nur hizmetiyle meşgul olmak bence büyük bir şanstır. Ne mutlu hayatını onunla tanzim edene.
İbrahim sayan
Yıllar önceydi. 1976 yılının sonbahar mevsimiydi. Bütün ülkede olduğu gibi bizim ilçede de sağ-sol çatışmaları devam ediyor ve soğuk savaşın bütün yöntemleri uygulanıyordu. Bildiğim tek şey, müthiş bir iman-küfür mücadelesinin verilmekte olduğuydu.
Namazında niyazında olan bazı ebeveynlerin çocukları, bir bakıyorsunuz komünist olup çıkmış. Çevresinde dinsizlik propagandası yapıyor. Aynı sofrada oturan kardeşlerden biri sağcı, diğeri solcu oluyor ve sofrada bile tartışıyorlardı. Ancak âhirzamanda rastlanabilecek durumlara şahit oluyorduk.
Memuriyetimin ilk yılıydı. Bekâr olduğumdan ve babamı da çok önceleri kaybetmem nedeniyle annemle birlikte oturuyordum.
Gençliğin verdiği heyecanla Risâle-i Nurlarla gece gündüz meşgul oluyordum. Bir gece, yine uzun bir hizmet maratonundan sonra eve gelmiş ve Haşir Risâlesini okuyup o hâlet-i ruhiye ile uyumuştum.
Sabahleyin ezan vaktinde bir feryat ve figanla uyandım. Bağrışmalar, çığlıklar arasında minarenin hoparlöründen bir ses mahalleye yayılıyordu. "Ey ümmet-i Muhammed (asm)! Kıyamet kopacak, uyanınız!" deniliyordu. Duyduğum ses ciddiye alınması gereken bir kişiye; her gün sesine aşina olduğumuz mahallemizin müezzinine aitti.
Bütün mahalle ayağa kalkmış, kargaşa içinde herkes camiye doğru koşuyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yaşanan bu garip durumdan en fazla etkilenenler, kadınlar ve cami ile uzaktan yakından ilgisi olmayanlardı. Şamatayı da en fazla onlar yapıyordu.
O sırada, ben sabah namazını evde kılmış, oturduğum yerde elime aldığım bir Risâleyi okuyordum. Annem telâş içinde bana "Evladım duymuyor musun, kıyamet kopacak, sen hâlen kitap okuyorsun" diye azarlayınca, ben anneme; "Duyuyorum anne, kıyamet kopsa bile ben vazifemi yaparım. Allah'ın emri baş göz üstüne. Kimin gücü yeter onu durdurmaya" diyorum. Annem bu sakin ve tevekküllü halime bakarak takdirini gizlemiyor.
Çok geçmeden işin mahiyeti anlaşılıyor. Meğer camimizin müezzini tasavvufla fazla meşgul oluyor. Ancak bünyesi fazla kaldıramamış, âniden kendini kaybetmiş. Sabah ezanını okumak yerine "Ey ümmet-i Muhammed (asm)! Kıyamet kopacak, uyanınız!" sözleri ağzından çıkıyor. Ve böylece biz de bir imtihandan geçmiş olduk.
Burada aslında vurgulamak istediğim, bize iman gücünü aşılayan ve Allah'a teslimiyeti sağlayan Risâle-i Nur eserlerinin önemidir. Hani Üstad diyor ya "Hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir" ve "Tam münevverü'l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek." Gerçekten insanları dehşete düşürecek olan kıyamet bile, hakikî imana sahip olana vız gelir.
Bunun için bu eserleri okumak ve Nur hizmetiyle meşgul olmak bence büyük bir şanstır. Ne mutlu hayatını onunla tanzim edene.
İbrahim sayan