- Üyelik Tarihi
- 23 Haz 2010
- Mesajlar
- 5,705
- Aldığı Beğeniler
- 14,607
- Takım
- Galatasaray
Komşu kelimesi iki anlamlıdır:
1) Konuşulan kişi olmak imtiyazı elde etmek,
2) Evlerle bir siper olmak, konuşlanmak.
Modern insan "komşu" değil.
Zira
1) bina sakinleri ile konuşmuyor.
2) konut sahipliği bir "konuşlanma" değil. Kat mülkiyeti sistemi bir "siper" inşa etmiyor.
Türkiye'de pek çok kimse yaşadığı krizin açıklamasını kendi dışında bir odağa fatura etmek istiyor.
Fakat bu zümre, kendi eylemlerinin israf, kötü yatırım, debdebe tüketimi, az çalışmak, hesapsız yaşamak gibi zaaflara sahip olduğunu görmüyor.
Türkiye'de geniş kesimlerin "covid-19 sonrası toplum tamamen değişecek" diyen sermaye odaklarını dikkatle dinlemediğini ve önlem almadığını düşünüyorum.
Bir genç üniversite okuma hulyasıyla 10 yıl emek sarfedip neticede 4.000 TL almayı hedefliyorsa 18 yaşında kaynakçı yanında işe başlayan bir işçinin şimdi kazandığı 4.000 TL'nin daha güçlü olduğunu anlayamayacaktır.
Zira kaynakçı 10 yılda evini ve arabasını almış, evlenmiştir.
Üniversite okuyan gençlerin sözlerime kızdıklarını biliyorum.
Ama bu sözler şöyle yorumlanmalıdır: Bunu size kimse söylemeyecek ve işsizliğinizi hep başkalarına fatura ederek de düze çıkamayacaksınız.
Bir meseleyi başkasına fatura etmek "ben acizim, kader böyle" demektir.
Türkiye'de aydınlar da siyasi mahfiller de ülkenin sorunlarını başkalarına fatura ediyorlar.
Türkiye'de üniversite öğrencisi olarak 8,5 milyon insan var.
Almanya'da 2,5 milyon var.
Demek ki üniversite okumak kötü yatırımdır.
Dikkatli yatırımcı rekabetin yüksek olduğu yerde rızık aramaz.
Klasik tanımda "kâr" şöyle ifade edilir: Uzak yerlerden pazara mal getirerek yüksek kazanç elde etme faaliyeti."
Öğrenci kitle, bu tanımı dikkatle izleseydi kendi emeğini herkesten farklı kılacak şekilde yapılandırırdı.
Öğrencilerin çoğu 10 yıl okuyup 4000 TL maaşa razı.
10 yıl okuyup 4000 TL maaş almaya razı bir gençlik, işe girdiğinde de "maaş yetmiyor" demekte.
Evet çünkü işe girmek için gurbete çıktınız ve kira veriyorsunuz.
Kapitalizm size ödediği ücreti her türlü geri alacaktır.
Kapitalizmin en büyük silahı kentlerdir.
Fakat günümüzdeki ekonomik krizleri başkasına fatura eden siyasi mahfillerin ve aydınların kent-kapitalizm konusunda ciddi bir analizi bulunmuyor.
Geleneksel toplumda geçimlik ekonomi modeli "aile" sistemi korunduğu için hayat buluyordu.
Modern insanların ekonomik sıkıntılarının nedeni aileyi kaybetmeleri ve aynı haneye bağlı şahısların başka kentlerde kiracıya dönüşmeleridir.
Ailelerini toparlayan aynı evin çatısı altına alan kişiler ekonomik olarak güçlenecektir.
Ailesi dağılan kişilerin ise kapitalizm tarafından ufalanacağı günler yaklaşıyor.
Benim yazdıklarım gençlere "şöyle iyisiniz, böyle atlayıp zıplayacaksınız" sözleri değildir.
Zira hayatımda popülist bir tavrım hiç olmamıştır.
Oğlumun mezuniyet töreninde rektör şöyle diyordu: Ülkenin en yüksek katma değerli mezunları sizsiniz.
Mezun olunca oğlum 1,5 yıl iş aradı. Ben Odtü'lüyüm 4000'den aşağı çalışmam dedi.
Piyasa ona şunu öğretti: 2500'e çalışırsan gel.
Her üniversite en üst skaladaki öğrencisini gösterir. Onu ölçü alır.
Oysa gerçek o beğenmediğiniz asgari ücret skalasında geçim tutanların yanındadır.
Ailesinden ayrı iş bulan gençlik 6.000 TL alsa dahi geçim sıkıntısından kurtulamaz.
İstanbul'da Zeytinburnu'nda 1+1 daire kirası 1400 TL.
Kapitalist öğütülmeye karşı en önemli direniş alanı geniş ailedir.
Türkiye'de gençlere "geleceğin gözde meslekleri" rehberliği yapılır.
Bu rehberlik hayatın gerçekleri karşısında masaldan ibarettir.
Geleceğin gözde mesleği geniş kesimler için şudur: 18 yaşında kalifiye bir eleman olmayı hedefle (kaynak ustası, vinç operatörü, master şef).
Gençler evlenmiyor. Bu durum dağılmak demektir.
Hz. Peygamber bir gün mescide girdi. Sahabe dağınıktı. "Toparlanın topluluk rahmettir" dedi.
Aile bir cemaattir.
Türkiye'nin aydınlarının toplumu covid-19 sonrası topluma hazırlayacak fikir vermemesi büyük talihsizliktir.
Eğitimin tamamen sanal olduğu bir döneme doğru gidiyoruz.
Bunun anlamı üniversitelerin büyük çoğunun "açık öğretim üniversitesi"ne dönüşeceğidir.
"Simit satar geçinirim" diyen bir gençlik var.
Ticaretin tamamen e-ticarete dönüştüğü bir döneme girerken bu ifadenin sahibi reel dünyadan koptuğunun dahi farkında değildir.
Gençlerimizin üniversite okumasının sebebinin devlet dairesinde veya özel sektörde iş garantisiyle ve 8-5 mesai ile çalışmak istemesi olduğu görülüyor.
Almanya'da 2,5 milyon öğrenci var. Türkiye'de 8,5 milyon.
Gençlik nereye yığıldığını görmezden gelerek kötü yatırım yapıyor.
Türkiye'de aydınların hemen tamamı (Nurettin Topçu hariç) kentsel gelişmenin bir kader olduğunu yazdı.
Türk aydınlarının hemen tamamı kırdaki hayatı küçümsedi ve "sanayileşme davamız" söylemini "evet, varoşlardan merkeze yürüyoruz" diyerek benimsedi.
Köydeki kerpiç, taş, ahşap evini beğenmeyen okumuşların Çukurambar'da milyonluk konutlara yerleşmesi Türkiye'de samanın bile ithal edilmesini mecbur kılan insan kaynağı yoksunluğuna sebebiyet vermiştir.
"8-17 mesai düzeni, hafta sonu tatil düzeninde çalışacağım" demenin bedeli.
Türk aydınları kendi özeleştirisini yapmamakta ve ülkenin meselelerini başkasına fatura etmenin siyasal diliyle konuşmaktadır.
Bu ise kadercilikten, arabesk bir dünya görüşünden başka nedir?
Türk aydınları sorunları başkasına fatura etmekle arabesk bir dünyada yaşıyor.
L. Bergen
1) Konuşulan kişi olmak imtiyazı elde etmek,
2) Evlerle bir siper olmak, konuşlanmak.
Modern insan "komşu" değil.
Zira
1) bina sakinleri ile konuşmuyor.
2) konut sahipliği bir "konuşlanma" değil. Kat mülkiyeti sistemi bir "siper" inşa etmiyor.
Türkiye'de pek çok kimse yaşadığı krizin açıklamasını kendi dışında bir odağa fatura etmek istiyor.
Fakat bu zümre, kendi eylemlerinin israf, kötü yatırım, debdebe tüketimi, az çalışmak, hesapsız yaşamak gibi zaaflara sahip olduğunu görmüyor.
Türkiye'de geniş kesimlerin "covid-19 sonrası toplum tamamen değişecek" diyen sermaye odaklarını dikkatle dinlemediğini ve önlem almadığını düşünüyorum.
Bir genç üniversite okuma hulyasıyla 10 yıl emek sarfedip neticede 4.000 TL almayı hedefliyorsa 18 yaşında kaynakçı yanında işe başlayan bir işçinin şimdi kazandığı 4.000 TL'nin daha güçlü olduğunu anlayamayacaktır.
Zira kaynakçı 10 yılda evini ve arabasını almış, evlenmiştir.
Üniversite okuyan gençlerin sözlerime kızdıklarını biliyorum.
Ama bu sözler şöyle yorumlanmalıdır: Bunu size kimse söylemeyecek ve işsizliğinizi hep başkalarına fatura ederek de düze çıkamayacaksınız.
Bir meseleyi başkasına fatura etmek "ben acizim, kader böyle" demektir.
Türkiye'de aydınlar da siyasi mahfiller de ülkenin sorunlarını başkalarına fatura ediyorlar.
Türkiye'de üniversite öğrencisi olarak 8,5 milyon insan var.
Almanya'da 2,5 milyon var.
Demek ki üniversite okumak kötü yatırımdır.
Dikkatli yatırımcı rekabetin yüksek olduğu yerde rızık aramaz.
Klasik tanımda "kâr" şöyle ifade edilir: Uzak yerlerden pazara mal getirerek yüksek kazanç elde etme faaliyeti."
Öğrenci kitle, bu tanımı dikkatle izleseydi kendi emeğini herkesten farklı kılacak şekilde yapılandırırdı.
Öğrencilerin çoğu 10 yıl okuyup 4000 TL maaşa razı.
10 yıl okuyup 4000 TL maaş almaya razı bir gençlik, işe girdiğinde de "maaş yetmiyor" demekte.
Evet çünkü işe girmek için gurbete çıktınız ve kira veriyorsunuz.
Kapitalizm size ödediği ücreti her türlü geri alacaktır.
Kapitalizmin en büyük silahı kentlerdir.
Fakat günümüzdeki ekonomik krizleri başkasına fatura eden siyasi mahfillerin ve aydınların kent-kapitalizm konusunda ciddi bir analizi bulunmuyor.
Geleneksel toplumda geçimlik ekonomi modeli "aile" sistemi korunduğu için hayat buluyordu.
Modern insanların ekonomik sıkıntılarının nedeni aileyi kaybetmeleri ve aynı haneye bağlı şahısların başka kentlerde kiracıya dönüşmeleridir.
Ailelerini toparlayan aynı evin çatısı altına alan kişiler ekonomik olarak güçlenecektir.
Ailesi dağılan kişilerin ise kapitalizm tarafından ufalanacağı günler yaklaşıyor.
Benim yazdıklarım gençlere "şöyle iyisiniz, böyle atlayıp zıplayacaksınız" sözleri değildir.
Zira hayatımda popülist bir tavrım hiç olmamıştır.
Oğlumun mezuniyet töreninde rektör şöyle diyordu: Ülkenin en yüksek katma değerli mezunları sizsiniz.
Mezun olunca oğlum 1,5 yıl iş aradı. Ben Odtü'lüyüm 4000'den aşağı çalışmam dedi.
Piyasa ona şunu öğretti: 2500'e çalışırsan gel.
Her üniversite en üst skaladaki öğrencisini gösterir. Onu ölçü alır.
Oysa gerçek o beğenmediğiniz asgari ücret skalasında geçim tutanların yanındadır.
Ailesinden ayrı iş bulan gençlik 6.000 TL alsa dahi geçim sıkıntısından kurtulamaz.
İstanbul'da Zeytinburnu'nda 1+1 daire kirası 1400 TL.
Kapitalist öğütülmeye karşı en önemli direniş alanı geniş ailedir.
Türkiye'de gençlere "geleceğin gözde meslekleri" rehberliği yapılır.
Bu rehberlik hayatın gerçekleri karşısında masaldan ibarettir.
Geleceğin gözde mesleği geniş kesimler için şudur: 18 yaşında kalifiye bir eleman olmayı hedefle (kaynak ustası, vinç operatörü, master şef).
Gençler evlenmiyor. Bu durum dağılmak demektir.
Hz. Peygamber bir gün mescide girdi. Sahabe dağınıktı. "Toparlanın topluluk rahmettir" dedi.
Aile bir cemaattir.
Türkiye'nin aydınlarının toplumu covid-19 sonrası topluma hazırlayacak fikir vermemesi büyük talihsizliktir.
Eğitimin tamamen sanal olduğu bir döneme doğru gidiyoruz.
Bunun anlamı üniversitelerin büyük çoğunun "açık öğretim üniversitesi"ne dönüşeceğidir.
"Simit satar geçinirim" diyen bir gençlik var.
Ticaretin tamamen e-ticarete dönüştüğü bir döneme girerken bu ifadenin sahibi reel dünyadan koptuğunun dahi farkında değildir.
Gençlerimizin üniversite okumasının sebebinin devlet dairesinde veya özel sektörde iş garantisiyle ve 8-5 mesai ile çalışmak istemesi olduğu görülüyor.
Almanya'da 2,5 milyon öğrenci var. Türkiye'de 8,5 milyon.
Gençlik nereye yığıldığını görmezden gelerek kötü yatırım yapıyor.
Türkiye'de aydınların hemen tamamı (Nurettin Topçu hariç) kentsel gelişmenin bir kader olduğunu yazdı.
Türk aydınlarının hemen tamamı kırdaki hayatı küçümsedi ve "sanayileşme davamız" söylemini "evet, varoşlardan merkeze yürüyoruz" diyerek benimsedi.
Köydeki kerpiç, taş, ahşap evini beğenmeyen okumuşların Çukurambar'da milyonluk konutlara yerleşmesi Türkiye'de samanın bile ithal edilmesini mecbur kılan insan kaynağı yoksunluğuna sebebiyet vermiştir.
"8-17 mesai düzeni, hafta sonu tatil düzeninde çalışacağım" demenin bedeli.
Türk aydınları kendi özeleştirisini yapmamakta ve ülkenin meselelerini başkasına fatura etmenin siyasal diliyle konuşmaktadır.
Bu ise kadercilikten, arabesk bir dünya görüşünden başka nedir?
Türk aydınları sorunları başkasına fatura etmekle arabesk bir dünyada yaşıyor.
L. Bergen