- Üyelik Tarihi
- 23 Ocak 2011
- Mesajlar
- 3,957
- Aldığı Beğeniler
- 1,393
Kur'ân'a bu şuurla yönelenin aklına normalde onunla dünyalık elde etmek ve onu kazanç kapısı olarak görmek gelmez. Fakat tarih boyunca Kur'ân öğretme ve okuma karşılında ücret alındığı da malumdur.
Bu meseleye fıkhî açıdan bakacak olursak kısaca şunları söyleyebiliriz:
Öncelikle hâlis niyetle okunan Kur'ân'ın sâlih bir amel olduğu ve sahibine sevap kazandırdığı bir gerçektir. Bu sevabın başkasına bağışlanmasının mümkün ve câiz olup olmadığı ise tartışmalıdır. Bazıları bu sevabın okuyandan başkasına geçmeyeceğini düşünmektedir.
Ancak İslâm âlimlerinin çoğunluğu okuyanın iyi niyet taşıması halinde bu sevabın hem ölüye hem de diriye faydası olacağı kanaatindedirler. Bunun için de başta Hanefîler olmak üzere¸ fakihlerimizin bir kısmı Kur'ân'ın ücretle öğretilmesini ve okunmasını câiz görmezler.[1] Çünkü ücret söz konusu olunca sevap devre dışı kalır diye düşünmektedirler.
Buna karşılık diğer fakihlerin çoğu ücretle bu işlerin yapılacağına kanaat getirmişlerdir. Zira öğrenme¸ öğretme bir ihtiyaç olduğu gibi¸ bu işe zaman ayıranların maîşetleri de sağlanmalıdır. Nitekim son dönem Hanefî fakihleri Kur'ân eğitimine rağbetin azalması ve bunun bir ihtiyaç haline geldiğini görünce ücretle öğretmeye fetvâ vermişlerdir.
Maaşların devlet hazinesinden ödendiği zamanlarda ücret meselesi tartışma konusu olmamıştır. Tartışma¸ öğretici ile öğreten arasındaki birebir pazarlıkla ilgilidir. Çünkü maaşı devlet verdiği zaman ücret doğrudan Kur'ân karşılığında olmamaktadır. Bu¸ kişinin zamanını bu işe vermesinin karşılığı sayılmaktadır. Hâlbuki birebir pazarlık meselesi farklıdır. Nitekim sahabe Kur'ân öğretme karşılığında ücret almayı mekruh görürken¸ Tâvûs b. Keysân gibi tâbiûn fakihleri¸ "Pazarlık yapılırsa mekruh olur." görüşünü benimsemiştir.[2]
Bizim kanaatimiz şudur: Hayatın şartları Kur'ân öğrenen¸ öğreten ve okuyan bazı kişilerin ücret almasını zarûrî kılabilir. Onların niyetlerini saf tutarak¸ aldıkları ücreti sırf Kur'ân öğrettikleri için değil de bu işe ayırdıkları zamanın bedeli olarak düşünmeleri mümkündür. Bunu yaparken¸ "ne kadar ücret o kadar okuma ve öğretme" anlayışından sıyrılarak ücreti değil¸ öğretmeyi ilk plana almak ve ücreti sadece bahane kabul etmek becerilemeyecek şey değildir. Kur'ân'dan istifade çift taraflı olduğu için¸ okuyan ve öğreten hâlis niyetli olmasa bile¸ öğrenen ve okutanın niyeti sağlamsa sevap alabilir. Kendisine Kur'ân öğretene dua eder¸ bu duanın bereketi onun da niyetini düzeltmesine vesile olabilir. Ancak biz bu söylediklerimizden Kur'ân'ı sırf bir enstrüman ve musikî malzemesi haline getiren¸ onun mesajına asla nüfuz edememiş nasipsizleri kastetmiyoruz. Onların da okudukları Allah kelamının farkında olmaları ve bu hidayet nuruna gark olmaları için dua ediyoruz. Aynı zamanda bu bir hayır yarışıdır. Kim niyetini hâlis tutar ve gönüllü ve gönülden Kur'ân okutanlar sınıfına dâhil olursa ne mutlu onlara!
[1] Bk. Kâsânî¸ IV¸ 191; İbn Abidin¸ I¸ 263. Bunların delilleri için bk. 2/Bakara¸ 41; 6/En'âm¸ 90¸ 26/Şuar⸠109; 52/Tûr¸ 40; 68/Kalem¸ 46; İbn Mâce¸ "Ticâret"¸ 8 (No: 2158 ); Ebû Dâvûd¸ "Salât"¸ 134¸ 135 (No: 830)¸ "Büyû"¸ 36 (No: 1895).
[2] Bk. Abdurrezzâk¸ Musannef¸ VIII¸ 114-115 (No: 14532-535).
Abdullah Kahraman
Bu meseleye fıkhî açıdan bakacak olursak kısaca şunları söyleyebiliriz:
Öncelikle hâlis niyetle okunan Kur'ân'ın sâlih bir amel olduğu ve sahibine sevap kazandırdığı bir gerçektir. Bu sevabın başkasına bağışlanmasının mümkün ve câiz olup olmadığı ise tartışmalıdır. Bazıları bu sevabın okuyandan başkasına geçmeyeceğini düşünmektedir.
Ancak İslâm âlimlerinin çoğunluğu okuyanın iyi niyet taşıması halinde bu sevabın hem ölüye hem de diriye faydası olacağı kanaatindedirler. Bunun için de başta Hanefîler olmak üzere¸ fakihlerimizin bir kısmı Kur'ân'ın ücretle öğretilmesini ve okunmasını câiz görmezler.[1] Çünkü ücret söz konusu olunca sevap devre dışı kalır diye düşünmektedirler.
Buna karşılık diğer fakihlerin çoğu ücretle bu işlerin yapılacağına kanaat getirmişlerdir. Zira öğrenme¸ öğretme bir ihtiyaç olduğu gibi¸ bu işe zaman ayıranların maîşetleri de sağlanmalıdır. Nitekim son dönem Hanefî fakihleri Kur'ân eğitimine rağbetin azalması ve bunun bir ihtiyaç haline geldiğini görünce ücretle öğretmeye fetvâ vermişlerdir.
Maaşların devlet hazinesinden ödendiği zamanlarda ücret meselesi tartışma konusu olmamıştır. Tartışma¸ öğretici ile öğreten arasındaki birebir pazarlıkla ilgilidir. Çünkü maaşı devlet verdiği zaman ücret doğrudan Kur'ân karşılığında olmamaktadır. Bu¸ kişinin zamanını bu işe vermesinin karşılığı sayılmaktadır. Hâlbuki birebir pazarlık meselesi farklıdır. Nitekim sahabe Kur'ân öğretme karşılığında ücret almayı mekruh görürken¸ Tâvûs b. Keysân gibi tâbiûn fakihleri¸ "Pazarlık yapılırsa mekruh olur." görüşünü benimsemiştir.[2]
Bizim kanaatimiz şudur: Hayatın şartları Kur'ân öğrenen¸ öğreten ve okuyan bazı kişilerin ücret almasını zarûrî kılabilir. Onların niyetlerini saf tutarak¸ aldıkları ücreti sırf Kur'ân öğrettikleri için değil de bu işe ayırdıkları zamanın bedeli olarak düşünmeleri mümkündür. Bunu yaparken¸ "ne kadar ücret o kadar okuma ve öğretme" anlayışından sıyrılarak ücreti değil¸ öğretmeyi ilk plana almak ve ücreti sadece bahane kabul etmek becerilemeyecek şey değildir. Kur'ân'dan istifade çift taraflı olduğu için¸ okuyan ve öğreten hâlis niyetli olmasa bile¸ öğrenen ve okutanın niyeti sağlamsa sevap alabilir. Kendisine Kur'ân öğretene dua eder¸ bu duanın bereketi onun da niyetini düzeltmesine vesile olabilir. Ancak biz bu söylediklerimizden Kur'ân'ı sırf bir enstrüman ve musikî malzemesi haline getiren¸ onun mesajına asla nüfuz edememiş nasipsizleri kastetmiyoruz. Onların da okudukları Allah kelamının farkında olmaları ve bu hidayet nuruna gark olmaları için dua ediyoruz. Aynı zamanda bu bir hayır yarışıdır. Kim niyetini hâlis tutar ve gönüllü ve gönülden Kur'ân okutanlar sınıfına dâhil olursa ne mutlu onlara!
[1] Bk. Kâsânî¸ IV¸ 191; İbn Abidin¸ I¸ 263. Bunların delilleri için bk. 2/Bakara¸ 41; 6/En'âm¸ 90¸ 26/Şuar⸠109; 52/Tûr¸ 40; 68/Kalem¸ 46; İbn Mâce¸ "Ticâret"¸ 8 (No: 2158 ); Ebû Dâvûd¸ "Salât"¸ 134¸ 135 (No: 830)¸ "Büyû"¸ 36 (No: 1895).
[2] Bk. Abdurrezzâk¸ Musannef¸ VIII¸ 114-115 (No: 14532-535).
Abdullah Kahraman