Kur’an’ı Anlamak
Bir hadîs-i şerîfinde el-Hakem b. Umeyr’den Ebû Nuaym’ın rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
الْقُرْآنُ صَعْبٌ مُسْتَصْعَبٌ عَلَى مَنْ كَرِهَهُ وَ مُيَسَّرٌ عَلَى مَنْ تَبِعَهُ وَهَوَالْحَكَمُ وَ حَدِيثِي صَعْبٌ مُسْتَصْعَبٌ وَهَوَ الْحَكَمُ فَمَنِ اسْتَمْسَكَ بِحَدِيثِي وَفَهِمَهُ وَحَفِظَهُ جَامَعَ الْقُرْآنَ وَمَنْ تَهَاوَنَ بِالْقُرْآنِ وَبِحَدِيثِي خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ
“Kur’ân-ı Kerîm zordur; zor gelen, zor bulunan, aslında öyle olmadığı halde zor olduğu hissedilen, anlayışı zor olanbir varlıktır.” Ama kime karşı? “Onu sevmeyen, onu istemeyen kimseye karşı zordur.” Kendisini anlattırmaz. Sevmeyen insan Kur’an’ı anlayamaz, Kur’ân-ı Kerîm ona açılmaz.
“Kendisine tâbi olana da Kur’ân-ı Kerîm kolaylaştırılır.” Mânası önünde açılır, gönlüne doğar, manzaralar görülür ve anlar. İnanmayan anlamaz, inanana açılır ve kolaylaştırılır.
“Kur’ân-ı Kerîm hâkimdir, hükmedicidir.” Hak ile batılın arasında hâkim olduğu gibi kişinin değerinin mahkeme-i kübrâda kararlaştırılmasında da hakemdir.
“Benim sözlerim, hadîs-i şerîflerim de zordur, insanlara zor gelir, zor gibi görünür.”
“İstemeyene zor gelir, isteyene kolaylaştırılır.” demiyor ama aynı mânayı burada da düşünebiliriz. Bazı insanlara hadîs-i şerîfler de zor gelir. Sevmeyen insanlara anlaşılmaz gelir, birbirine zıt gibi gelir ama ona tâbi olanlara mânaları açılır. Onu seven insanlar inceliklerini sezerler.
“Kur’ân-ı Kerîm gibi hadîs-i şerîfler de hâkimdir, hakemdir.” İnsanın âhirette mükâfatının veya cezasının verilmesinde göz önünde bulundurulacaktır. Kur’an’a ve sünnete uyan necat bulacak, ötekiler helak olacaktır. O bakımdan hadîs-i şerîfler de Kur’ân-ı Kerîm de hakemdir.
“Kim benim hadîs-i şerîfime sımsıkısarılır, bunu anlar ve hadisimi hıfzederse...” Buradaki hıfz’dan maksat, “Ahkâmına,sünnetime riayet ederse.” demektir. “Bu kimse Kur’ân-ı Kerîm’le bütünleşir, Kur’ân-ı Kerîm’e kavuşur, onunla birleşir.” [1]
Kur’ân-ı Kerîm’i anlamanın, onun ehli olmanın, onun mânalarının mânevî bakımdan bir insana açılmasının yolu, Peygamber Efendimiz’in sünnetini öğrenmesi, tanıması, sevmesi ve sünnetine riayet etmesidir.
Bu da bizim yolumuzun güzel olduğunu, evliyâullah büyüklerimizin güzel yol gösterdiğini gösteriyor. Bizi terbiye etmek için hadis kitapları telif etmişler, “Bunları okuyun!” demişler. Bizim dergâhımızda Râmûzü’l-ehâdîs okunuyor. Tabii insan bunları okuyunca Kur’ân-ı Kerîm’le bütünleşecek, Kur’ân-ı Kerîm’i güzel anlaması da mümkün olacak. Çünkü kalbinde eğrilik olan, hastalık olan bazı insanlar Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetlerine, özellikle müteşabih âyetlere yanaşıp onları kendi keyiflerine göre tevil edip ondan sonra dalâlete düşmüşlerdir. Misal olsun diye söylüyorum. Mesela Kur’ân-ı Kerîm’de;
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
“Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et!”[2] diye emrediliyor. Yakîn iki mânaya geliyor.
Lügat açılırsa, bir kelimenin pek çok mânası olduğu görülür. Üniversitedeyken bizim Avrupalı bir profesörümüz vardı; “Talebe dil öğrenirken, yabancı dilden bir metni çözerken lügate bakar. Lügatte beş, altı, sekiz, on mâna görür ve en yanlışını seçer.” derdi.
Yakînin bir mânası “şeksiz, tereddütsüz, şüphesiz inanç ve kanaat” demektir. Bazı zındıklar; “Sana bu inanç, kanaat gelinceye kadar ibadet et, ondan sonra ibadeti bırak!” mânasını çıkarmış ve namazı, niyazı, orucu, haccı terk etmeye kalkışmışlar.
Halbuki Kur’ân-ı Kerîm bazen, başka âyetlerinden bu âyetinin anlaşılmasına malzeme verir, işaret eder. Kur’an âyetlerini, bazı diğer Kur’an âyetleri tefsir eder. Allah hem öbür âyetlerde; “Namaz kılın, oruç tutun, ibadet edin!” deyip hem de burada; “İyi bir müslüman olunca, yakîn gelince ibadeti bırakın!” der mi? Demez!
O zaman yakînin bir başka mânası var. O mânayı bir başka âyet-i kerîmede görüyoruz. Kâfirler cehenneme atıldıkları zaman melekler onlara;
“Siz ne şaşkınlık ettiniz de buraya düştünüz? Size peygamber gelmedi mi, Kur’an gelmedi mi, size bu cehennemin varlığı hiç bildirilmedi mi?” diye sordukları zaman, Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiğine göre, o cehennemde cayır cayır yanan kâfirler;
“Peygamberler geldi, bize bunları anlattı, biz onları reddettik, tekzib ettik…”
حَتَّى أَتَانَاالْيَقِينُ
“Nihayet bize yakîn geldi yani hayat bitti, öldük gittik. Onun için böyle cehenneme düştük.”[3] diye bildirecekler.
Bu âyetten de görüldüğü gibi yakîn, herkesin başına geleceği kesin olduğu için ölümün adıdır. Yakîn kelimesinin bir mânası da ölümdür. “Ölümün gelinceye kadar ibadet et!” demek ama onu anlamıyor.
Demek ki Kur’ân-ı Kerîm’i âyetler tefsir eder, hadîs-i şerîfler tefsir eder. Peygamber Efendimiz;
“Hadîs-i şerîfime sarılan Kur’ân-ı Kerîm’le bütünleşir.” diyor. Burada müjdeyi veriyor. Hadîs-i şerîfe sarılan, onu anlayan ve onu uygulayan Kur’ân-ı Kerîm’le bütünleşir. Hadîs-i şerîfin devamı şöyle:
“Kim Kur’ân-ı Kerîm’i hafife alır, önemsemezse; benim hadîs-i şerîflerime değer vermez, onları hafife alırsa, dünyada ve âhirette hüsrana uğrar, dünyası ve âhireti ziyan dolar, iki cihanda hüsrana uğrayan, zarar eden, ceza çeken kişi olur.”
Demek ki Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın sevgili, mübarek, sünnet-i seniyyeye uyan, hadîs-i şerîfleri bilen kullarına kolaydır. Ama istemeyen, sevmeyen, hafife alan kimselere Allah mânalarını açtırmaz, anlattırmaz, kalbine imanı verdirmez. Böylece onlar Kur’ân-ı Kerîm’i anlayamazlar, sevemezler, dünya ve âhiretleri harap olur.
Peygamber Efendimiz, Ebû Nuaymel-İsfahânî’nin İbni Amr’den -herhalde Abdullah b. Amr İbnü’l-Âs radıyallahu anhümâ olmalı-, rivayet olunduğuna göre buyurmuş ki;
الْقُرْآنُ أَحَبُّ إِلَى اللهِ مِنَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ
“Kur’ân-ı Kerîm, Allahu Teâlâ hazretlerine göklerden ve yerden, göklerdeki ve yerlerdeki bütün varlıklardan, zenginliklerden, nimetlerden, her şeyden daha sevimli ve sevgilidir.”[4]
O halde Allah’ın sevdiği, en sevimli varlık olan Kur’ân-ı Kerîm’e, inşallah, bundan sonra daha çok değer vereceğiz.
*
[1] Ebu’l-Fadl el-Mukrî’, Ehâdîsü fîzemmi’l-kelâm ve ehlih, IV, 66-69; Kurtubî, el-Câmi’u li-ahkâmi’l-Kur’ân, XVIII, 12; İbn Hacer, Lisânü’l-Mîzân, IV, 391; Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi’uli-ahlâki’r-râvî ve âdâbi’s-sâmi’, II, 189; Kâdî Iyâz, Şifâ, I, 208; II, 9. Ayrıca bk. Ali el-Müttakî, Kenzu’l-ummâl, I, 858, hadis no: 2467.
[2] 15/Hicr, 99.
[3] 74/Müddessir, 47.
[4] Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 16, hadis no: 2910; Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 1, hadis no: 3311, 3318.
M. Es'ad Coşan, Kurân Bilgileri; Kur’an’ı Anlamak _
Bir hadîs-i şerîfinde el-Hakem b. Umeyr’den Ebû Nuaym’ın rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
الْقُرْآنُ صَعْبٌ مُسْتَصْعَبٌ عَلَى مَنْ كَرِهَهُ وَ مُيَسَّرٌ عَلَى مَنْ تَبِعَهُ وَهَوَالْحَكَمُ وَ حَدِيثِي صَعْبٌ مُسْتَصْعَبٌ وَهَوَ الْحَكَمُ فَمَنِ اسْتَمْسَكَ بِحَدِيثِي وَفَهِمَهُ وَحَفِظَهُ جَامَعَ الْقُرْآنَ وَمَنْ تَهَاوَنَ بِالْقُرْآنِ وَبِحَدِيثِي خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةَ
“Kur’ân-ı Kerîm zordur; zor gelen, zor bulunan, aslında öyle olmadığı halde zor olduğu hissedilen, anlayışı zor olanbir varlıktır.” Ama kime karşı? “Onu sevmeyen, onu istemeyen kimseye karşı zordur.” Kendisini anlattırmaz. Sevmeyen insan Kur’an’ı anlayamaz, Kur’ân-ı Kerîm ona açılmaz.
“Kendisine tâbi olana da Kur’ân-ı Kerîm kolaylaştırılır.” Mânası önünde açılır, gönlüne doğar, manzaralar görülür ve anlar. İnanmayan anlamaz, inanana açılır ve kolaylaştırılır.
“Kur’ân-ı Kerîm hâkimdir, hükmedicidir.” Hak ile batılın arasında hâkim olduğu gibi kişinin değerinin mahkeme-i kübrâda kararlaştırılmasında da hakemdir.
“Benim sözlerim, hadîs-i şerîflerim de zordur, insanlara zor gelir, zor gibi görünür.”
“İstemeyene zor gelir, isteyene kolaylaştırılır.” demiyor ama aynı mânayı burada da düşünebiliriz. Bazı insanlara hadîs-i şerîfler de zor gelir. Sevmeyen insanlara anlaşılmaz gelir, birbirine zıt gibi gelir ama ona tâbi olanlara mânaları açılır. Onu seven insanlar inceliklerini sezerler.
“Kur’ân-ı Kerîm gibi hadîs-i şerîfler de hâkimdir, hakemdir.” İnsanın âhirette mükâfatının veya cezasının verilmesinde göz önünde bulundurulacaktır. Kur’an’a ve sünnete uyan necat bulacak, ötekiler helak olacaktır. O bakımdan hadîs-i şerîfler de Kur’ân-ı Kerîm de hakemdir.
“Kim benim hadîs-i şerîfime sımsıkısarılır, bunu anlar ve hadisimi hıfzederse...” Buradaki hıfz’dan maksat, “Ahkâmına,sünnetime riayet ederse.” demektir. “Bu kimse Kur’ân-ı Kerîm’le bütünleşir, Kur’ân-ı Kerîm’e kavuşur, onunla birleşir.” [1]
Kur’ân-ı Kerîm’i anlamanın, onun ehli olmanın, onun mânalarının mânevî bakımdan bir insana açılmasının yolu, Peygamber Efendimiz’in sünnetini öğrenmesi, tanıması, sevmesi ve sünnetine riayet etmesidir.
Bu da bizim yolumuzun güzel olduğunu, evliyâullah büyüklerimizin güzel yol gösterdiğini gösteriyor. Bizi terbiye etmek için hadis kitapları telif etmişler, “Bunları okuyun!” demişler. Bizim dergâhımızda Râmûzü’l-ehâdîs okunuyor. Tabii insan bunları okuyunca Kur’ân-ı Kerîm’le bütünleşecek, Kur’ân-ı Kerîm’i güzel anlaması da mümkün olacak. Çünkü kalbinde eğrilik olan, hastalık olan bazı insanlar Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetlerine, özellikle müteşabih âyetlere yanaşıp onları kendi keyiflerine göre tevil edip ondan sonra dalâlete düşmüşlerdir. Misal olsun diye söylüyorum. Mesela Kur’ân-ı Kerîm’de;
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
“Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et!”[2] diye emrediliyor. Yakîn iki mânaya geliyor.
Lügat açılırsa, bir kelimenin pek çok mânası olduğu görülür. Üniversitedeyken bizim Avrupalı bir profesörümüz vardı; “Talebe dil öğrenirken, yabancı dilden bir metni çözerken lügate bakar. Lügatte beş, altı, sekiz, on mâna görür ve en yanlışını seçer.” derdi.
Yakînin bir mânası “şeksiz, tereddütsüz, şüphesiz inanç ve kanaat” demektir. Bazı zındıklar; “Sana bu inanç, kanaat gelinceye kadar ibadet et, ondan sonra ibadeti bırak!” mânasını çıkarmış ve namazı, niyazı, orucu, haccı terk etmeye kalkışmışlar.
Halbuki Kur’ân-ı Kerîm bazen, başka âyetlerinden bu âyetinin anlaşılmasına malzeme verir, işaret eder. Kur’an âyetlerini, bazı diğer Kur’an âyetleri tefsir eder. Allah hem öbür âyetlerde; “Namaz kılın, oruç tutun, ibadet edin!” deyip hem de burada; “İyi bir müslüman olunca, yakîn gelince ibadeti bırakın!” der mi? Demez!
O zaman yakînin bir başka mânası var. O mânayı bir başka âyet-i kerîmede görüyoruz. Kâfirler cehenneme atıldıkları zaman melekler onlara;
“Siz ne şaşkınlık ettiniz de buraya düştünüz? Size peygamber gelmedi mi, Kur’an gelmedi mi, size bu cehennemin varlığı hiç bildirilmedi mi?” diye sordukları zaman, Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiğine göre, o cehennemde cayır cayır yanan kâfirler;
“Peygamberler geldi, bize bunları anlattı, biz onları reddettik, tekzib ettik…”
حَتَّى أَتَانَاالْيَقِينُ
“Nihayet bize yakîn geldi yani hayat bitti, öldük gittik. Onun için böyle cehenneme düştük.”[3] diye bildirecekler.
Bu âyetten de görüldüğü gibi yakîn, herkesin başına geleceği kesin olduğu için ölümün adıdır. Yakîn kelimesinin bir mânası da ölümdür. “Ölümün gelinceye kadar ibadet et!” demek ama onu anlamıyor.
Demek ki Kur’ân-ı Kerîm’i âyetler tefsir eder, hadîs-i şerîfler tefsir eder. Peygamber Efendimiz;
“Hadîs-i şerîfime sarılan Kur’ân-ı Kerîm’le bütünleşir.” diyor. Burada müjdeyi veriyor. Hadîs-i şerîfe sarılan, onu anlayan ve onu uygulayan Kur’ân-ı Kerîm’le bütünleşir. Hadîs-i şerîfin devamı şöyle:
“Kim Kur’ân-ı Kerîm’i hafife alır, önemsemezse; benim hadîs-i şerîflerime değer vermez, onları hafife alırsa, dünyada ve âhirette hüsrana uğrar, dünyası ve âhireti ziyan dolar, iki cihanda hüsrana uğrayan, zarar eden, ceza çeken kişi olur.”
Demek ki Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın sevgili, mübarek, sünnet-i seniyyeye uyan, hadîs-i şerîfleri bilen kullarına kolaydır. Ama istemeyen, sevmeyen, hafife alan kimselere Allah mânalarını açtırmaz, anlattırmaz, kalbine imanı verdirmez. Böylece onlar Kur’ân-ı Kerîm’i anlayamazlar, sevemezler, dünya ve âhiretleri harap olur.
Peygamber Efendimiz, Ebû Nuaymel-İsfahânî’nin İbni Amr’den -herhalde Abdullah b. Amr İbnü’l-Âs radıyallahu anhümâ olmalı-, rivayet olunduğuna göre buyurmuş ki;
الْقُرْآنُ أَحَبُّ إِلَى اللهِ مِنَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَنْ فِيهِنَّ
“Kur’ân-ı Kerîm, Allahu Teâlâ hazretlerine göklerden ve yerden, göklerdeki ve yerlerdeki bütün varlıklardan, zenginliklerden, nimetlerden, her şeyden daha sevimli ve sevgilidir.”[4]
O halde Allah’ın sevdiği, en sevimli varlık olan Kur’ân-ı Kerîm’e, inşallah, bundan sonra daha çok değer vereceğiz.
*
[1] Ebu’l-Fadl el-Mukrî’, Ehâdîsü fîzemmi’l-kelâm ve ehlih, IV, 66-69; Kurtubî, el-Câmi’u li-ahkâmi’l-Kur’ân, XVIII, 12; İbn Hacer, Lisânü’l-Mîzân, IV, 391; Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi’uli-ahlâki’r-râvî ve âdâbi’s-sâmi’, II, 189; Kâdî Iyâz, Şifâ, I, 208; II, 9. Ayrıca bk. Ali el-Müttakî, Kenzu’l-ummâl, I, 858, hadis no: 2467.
[2] 15/Hicr, 99.
[3] 74/Müddessir, 47.
[4] Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 16, hadis no: 2910; Dârimî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 1, hadis no: 3311, 3318.
M. Es'ad Coşan, Kurân Bilgileri; Kur’an’ı Anlamak _
