Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Gökyüzünün güneşi,kainatın yaratıcısının dostu, yoklukta gelen bolluk,gönül gözünün doğum günü bugün.
Mekke'nin üzerine çöken kara bulutların dağıldığı,çaresiz insanların yakarışlarının son bulduğu gün bugün.
O karanlık gönüllerin yok olduğu ,insanların birbirlerini öldürdüğü o dönemde gökyüzünde doğan güneşin günü.Gelişiyle putperestliğin yok olduğu,göz yaşlarının bir bir aktığı ,sevgilinin geldiği bir gün bugün.
Mekke'de kız çocukları feryat ederken putlara doğdu karanlıkta güneş. Gece aydınlandı sanki sabah misali. Bir ışık içinden melekler indi o mübarek eve. Herkes heyecanlı,herkes meraklı.Biri var içlerinde.Biliyor sanki kurtarıcının geldiğini ,gülüyor etrafına. Doğuyor gül kokulu küçük melek. Annesinin kucağında ağlıyor sessiz. Bakıyor kurtarıcıya, gülüyor sevinçle.Alıyor kucağına torununu.Kokluyor mis kokan çiçeğini.Bir vahiy iniyor gökten Cebrail'le.Annesine geliyor Allah'ın biricik dostunun ismi. Adını "Muhammed Mustafa" koy deniliyor gökten. Koyuluyor semavi ışık parçasına adı. Göklerde yazılıyor sevgilinin adı. Hz.Adem görüyor gökyüzünün tavanında. Soruyor Yüce Allah'a: -Ey Rabbim bu kimin ismi diyor.Allah (a.c)söylüyor: -Ey Adem o senin torunun adı diyor gülümseyerek.Hz.Adem gülüyor ,hoş geldin oğlum diyor.
Allah'ın biricik dostu büyüyor.1 yaşında babasız ,6 yaşında annesiz kalıyor.Hissetmiyor yetimliliğini.Allah'ın izniyle güzelleşerek büyüyor,onun kucağında yeşeriyor ve meyvelerini veriyor.Dedesi bakıyor biricik kurtarıcısına.Özenle bakıyor torununa.Davranışlarının güzelliğini gördükçe gülüyor "işte bizim kurtarıcımız" diyor.O büyüdükçe büyüyor gönül gözü.
Bir gece efendimiz(s.a.v) Kabe'nin yanında diz çökmüştü.Ağlıyordu,kimse yoktu yanında.Cebrail geldi yanına."Gel ey Allah'ın dostu benimle" dedi.Gitti gül kokan melek.Tüm sema sanki geleceğinden haberdar gibi açmış kapılarını bekliyorlar onu.Merak ediyorlardı Allah'ın çok sevdiği bu kişiyi.Melekler gelirken gülüyor bakıyordu gül kokulu meleğe. Efendimiz Cebrail(a.s)yanında birer birer çıkıyordu cennetin katlarını.Her katta peygamberler "hoş geldin" diyor ve secde ediyorlardı.Katları birer birer çıktıktan sonra Cebrail(a.s): -Ben buraya kadar gidebilirim.Bundan sonra tek başına gideceksin.Eğer ben geçersem yanarım dedi.Efendimiz korkuyla sordu: -Peki ben nasıl geçeceğim buradan dedi.Cebrail: -Gönlündeki aşkla ,dostunun aşkıyla dedi.Efendimiz geçti aşkla .Ve karşısında gördü biricik Rabbi'ni."Hoş geldin " dedi Allah(a.c) .Konuştular baş başa.Efendimiz giderken Rabbi'nin yanından Musa aleyhisselam gördü ve sordu: -Ey Muhammed ne söyledi Rabbin dedi.Efendimiz: -Elli rekat namazı farz kıldı dedi.Musa(a.s): -Git ve de ki bu çok fazla müminler yapamaz bu kadarını dedi.Gitti ve dedi ,yine gördü Musa (a.s) yine gitmesini söyledi.Sonunda efendimiz 5 rekat namazı farz kıldı ,daha indirmesini isteyemedim dedi.Efendimiz indi yeryüzüne Cebrail(a.s)'yle.Ertesi gün söylediği Allah'ın farz kıldığı o şeyi.Ve o gün Miraç kandili olarak geçti tarihlere. Kazındı gönül gözlerine. O günden sonra efendimiz herkesi Allah'a inanmaya devam etti. Gün geçtikçe bu olayı duyan halk hemen efendimizin yanına giderek doğru olup olmadığını soruyordu.Efendimizin "doğru" dediğini duyunca güvenle iman ettiler Allah'a. Gün geçtikçe büyüyen Müslümanlar karşısında Allah'a inanmayanlar karşı çıktı olanlara. İşkencelerle yıldırmaya çalıştılar Müslümanları.Yılmadıklarını görünce çileden çıktılar.Günden güne kötüleştiler.Bu durum karşısında efendimiz hicret emrini verdi .Ve o günden sonra birer birer Medine'ye göç başladı.Giderek çoğalan göç karşısında müşrikler çaresiz kalınca Mekke'de küçük bir Müslüman topluluğu kaldı.Efendimiz de gitti Medine'ye Hz.Ebubekir'le.
Bundan sonra Allah'a inanların sayısı çoğaldı.Efendimiz uyarılarda bulundu.Tüm Müslümanları toplayarak onlara öğütler verdi.Kız çocuklarının gömülmesini yasakladı .Ve "kimin kız çocuğu varsa sevsin"dedi gülümseyerek.O günden sonra kız çocukları gömülmek yerine evlerinin önünde rahatça oynadı.Kadınlar eşlerine kız çocukları olduğunu rahatça söyleyebildi.Babalar kızlarını sevmeye ve onları oğullarından ayrı tutmamaya başladı.Efendimiz bu durum karşısında giderek daha fazla konuşma yaptı.
Yine bir gün konuşma yapacakken bir adamın oğlunu geldi.Adam oğlunu öptü ve hemen kucağına oturttu.Birkaç dakika sonra kızı geldi adam onu önüne oturttu.Efendimizi hemen: -Onu da öp ve dizine oturt diyerek uyardı.Adam efendimizin sözü karşısında hata yaptığını anladı. Günler efendimizin halkı uyarması ve onlara öğütler vermesiyle geçti. Efendimiz uyarırken onu dinleyen kalpler rahattı.Ta ki efendimizin ölümüne kadar .Tüm kalpler uyarıcılarını kaybetmenin acısıyla yanarken efendimizin tebessümüydü onu anlatan . Şimdi herkes korkuyor ya ölümden.Ben hiç korkmuyorum. Aksine Allah'a ve sevdiğime kavuşmanın mutluluğuyla ölmeyi çok ama çok istiyorum. Allah'a kavuşmanın ne büyük bir mutluluk olacağını bildiğimden herkesten önce ben ölmek istiyorum ki bir an önce kavuşabileyim hasretini çektiklerime..
Ashab-ı Kiram’ın Lisanından Kainatın Efendisi
Dinî literatürde “hilye” veya “şemail” olarak bilinen ve bizlere Efendimiz (s.a.v.)’in bedeni özellikleri ve ahlâkî nitelikleri hakkında bilgiler veren gerek müstakil olarak derlenmiş gerekse de diğer hadis mecmuaları içerisinde yer alan onlarca bölüm veya eser vardır. Bu eserlerin Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizin özellik ve niteliklerini anlatmasının çok ötesinde onu daha iyi tanımak ve onun hâliyle ahlâkıyla kendimizi şekillendirmek gibi çok önemli yönleri vardır.
Bizler ümmet olarak her zaman ve mekânda, kendisini Allah’ın terbiye ettiği ve ahlâkı Kur’ân-ı Kerim’de övülen Allah Rasûl’ü (s.a.v.) Efendimizin önderliğine muhtacız. Hele hele şu zamanda… Ahlâkî yozlaşmanın zirveleştiği, kişiliklerin bayağılaşıp edepsizliğin meziyet sayıldığı şu yaşadığımız devirde…
Biz de bu ahlâkî çöküntü ve yozlaşmanın içerisinden en emin ve kesin bir çıkış yolu olan Efendimiz (s.a.v.)’e sarılmamız, onu daha iyi tanımamız ve atmış üç yıllık yaşantısını kendimize örnek almamız gerektiği hakikatinden yola çıkarak ve birçok hadis eserini tarayarak bu çalışmayı yaptık. Duamız, sahip olduğuz en büyük nimet olan Allah Rasûlü (s.a.v.) Efendimizin ahlâk-ı hamidiyesinin bizlerin de ahlâkı olmasına Rabbimizin müsaade etmesidir. Mevlâ’m O güzeller güzeli Efendimiz (s.a.v.)’e layık ümmet olma yollarını bulan ve o nurlu yolda emin adımlarla ilerleyen kullarından eylesin… (Âmin)
Ashâb-ı Kiram (r.anhüm) efendilerimiz birçok hadis ve siyer kitaplarında Sevgililer Sevgilisini (s.a.v.) şöyle tarif ederler:
“Rasûlullah (s.a.v.)’in başı büyükçe, (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/116) alnı genişti. (Tirmizî, Şemail 6) Kaşları uzun, ince ve araları birbirine çok yakındı. İki kaşı arasında öfkeli zamanında kabaran bir damar vardı. (Beyhakî, Delâilu'n-Nübüvve, 214, 125) Gözleri elaydı, beyazlarında kırmızılık vardı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/86, 97; Müslim Fedâil 97) Göz bebeklerinin siyahı çok siyahtı. Kaşları¬nın uçları ince, kirpikleri uzundu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned I) Rasûlullah (s.a.v.)’a baktığım zaman iki gözü sürmeli derdim. Oysa gözlerine sürme çekmiş değildi. (Tirmizî, Menakıb 3645) Yanakları düzdü. (İbn Kesir, Bidaye VI/20, 21) Burun kemiğinin ortasında bir kavis ve ona güzellik veren bir parlaklık vardı. Dikkat etmeyen kimse onun burun kemiğinin uzun olduğunu zannederdi." (Beyhakî, Delâil, I/286)
Rasûlullah (s.a.v.) geniş (Müslim, Fedâil 97) ve güzel ağızlıydı (İbnül-Cevzi, Ashabın Dilinden Peygamberimizin Hayatı, Uysal Kitabevi, s. 337.), dişleri seyrekti (İbn Kesir, Bidaye VI/37.), gülümsediğinde dişleri dolu taneleri gibi görü¬nürdü. (Beyhaki, Delâil, I/ 288.)
Her türlü büyüklük Rasûlullah (s.a.v.)’de toplanmıştı. Onun yüzü ayın on dördü gibi parlardı, (Buhârî, Menakıb 23), yüzü yuvarlakçaydı. (Müslim, Fedâil 209) Sakalı sık, (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/ 89), saçı ne dümdüz, ne de kıvırcıktı. (Buhârî, Menakıb, 3283; Müslim, Fedâil 4311) Saçı, kendiliğinden ikiye ayrılıp yanlarına dökülürse, onları birleştirmezdi. Birleştikleri zamanda da onları ayırmaz, oldukları gibi bıra-kırdı. Kulaklardan yumuşağına ve omuzlarına kadar sarkan bir saçı vardı. (Ebû Dâvûd, Libas, IV/54) Boynu uzun, gümüş gibi parlaktı. (Beyhâkî, Delâil, 1/241)
Omuzları geniş (Beyhakî, Delâil, I/240), kürek kemiklerinin arası enliydi. (Zebîdî, İthafu's-Sadeti'l-Muttakîn, VII/157)
Rasûlullah (s.a.v.)’in göğsü enli ve karnı ile bir seviyedeydi, çıkık değildi. (Zebîdî, a.g.e. VII/151) Vücudu (belirli yerler dışında) kılsızdı. Göğsünden göbeğine kadar bir çizgi halinde uzanan ince kıllar vardı. Pazıları, omuzları ve göğsünün üst kısımları biraz kıllıydı (İbnül-Cevzi, a.g.e., 341), avuç ve ayakları dolgun, parmakları uzundu (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I–96). Elleri iri (İbn Kesir Bidaye, VI–2), avuçlarının içi genişti. Bilekleri uzun ve mafsalları kalın, pazıları enliydi (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/328–448). Rasûlullah (s.a.v.)’ın bacakları ince (Tirmizî, Menakıb 3645), topuğu az etliydi (Müslim, Fedâil 97). Ayaklarının altı düz değil, çukurdu. Ayakları hafif etliydi. Ayaklarının üzerine su döküldüğü zaman etrafa yayılırdı. El ve ayakları dolgundu (Beyhâkî, Delâil, I/244.). Mafsalları iriydi (İbn Kesir, Bidâye, VI/33). Bütün organları düzgündü. O, ne şişman ne de zayıftı (İbnül-Cevzi, a.g.e., 344).
Rasûlullah (s.a.v.) ne fazla uzun ne de kısa orta boyluydu (Buhârî, Menakıb 3283). Yanına uzun boylu kimse gelse, kendisi ondan daha uzun görünürdü. Çok defa, iki uzun boylu kimseyle birlikte yürüdüğünde onlardan daha uzun görünürdü. Onlardan ayrılınca, kendisi orta boylu hâline döner, o iki kişi de uzun boylu hallerine dönerlerdi (Suyutî, Hasaisu'l-Kübra, I/68.). Derisi yumuşaktı (İbnül-Cevzi, a.g.e., 345). İnsanların en güzel renklisiydi (İbn Kesir, Bidaye, VI/23.), rengi, kırmızılığı bulunan beyaz (Beyhakî, Delâil 1/212) ve de parlaktı. O, ne esmer ne de çok be¬yazdı (İbnül-Cevzi, a.g.e., 345) Sanki gümüşten dökülmüştü (Tirmizî, Şemâil, 12).
Rasûlullah (s.a.v.)’in yüzü ay gibiydi (Tirmizî, Menakıb 3636). Güneşin ışığı sanki yüzünden akıyordu. Güneşe çıktığında, O'nun ışığı güneşin ışığını bastırırdı. Bir lâmbanın yanındayken de ışığı, lâmbanın ışığını bastırırdı (İbnül-Cevzi, a.g.e., 346).
Rasûlullah (s.a.v.)’in teri bereket (Müslim, Fedâil 83) ve inci gibiydi (Müslim, Fedâil 82). En keskin miskten daha güzel kokardı (Zebîdî, a.g.e., Vll/147).
İki omzunun arasında nübüvvet mührü vardı (Müslim, Fedâil 30).
O, ahlâkça insanların en güzeliydi (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, H.no: 724) Hiçbir çirkin şeyi konuşmaz, çirkin şeye özenmezdi. O, çarşı ve pazarlarda bağırıp çağırmazdı. Kötülüğe kötü¬lükle karşılık vermez, affederdi (Müslim, Mesâcid 48). Kimseye sövmez (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, H.no: 1071) ve lanet etmezdi. Lüzumun¬dan fazla konuşmazdı (Tirmizî, Menâkıb 10). İnsanların en mütevazı olanıydı (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, H.no: 372). Bizden birine kızdığında "Alnı toprak olasıca!" derdi (Beyhakî, Delâil, 1/314). O, çok susan ve az gülen birisiydi (Tirmizî, Menâkıb 10). Rasûlullah'tan (s.a.v.) daha güzel (yüce) ahlâklı hiç kimse yoktu (Kalem sûresi, 68/4). Birisiyle görüştüğü zaman, onunla birlikte ayakta durur, adam onun yanından ayrılmak isteyinceye ka¬dar o ayrılmazdı (Nesaî, Tahare 169). Yolda yürürken çocuklara bile selâm verirdi (Ebû Dâvûd, Edeb 135).
Rasûlullah (s.a.v.) üstün hayâ sahibi insandı (Buharî, Edeb 77). Dünya ve dünya işleri için öfkelenmezdi; fakat bir hak çiğnenmek istendiğinde onu haksızdan almadıkça, hiçbir şey öfke¬sinin önüne geçemezdi. Kendi şahsı için asla kızmaz ve intikam almaz¬dı (Zebîdî, a.g.e., VII/100). Rasûlullah (s.a.v.) çok merhametli, şefkatli (Buharî, Bed’ul Halk 6) ve nazikti (Müslim, Mesâcid 292). Bir kişi, kardeşlerinden üç gün ayrı kalırsa onu sorardı. Eğer ortadan kaybolmuşsa onun için dua eder, hasta ise ziyaretine giderdi (İbnül-Cevzi, a.g.e., 364). Kimsenin hatasını yüzüne vurmazdı (Beyhakî, Delâil, 1/318). Kendisinden bir şey istenirse mutlaka verirdi (Hâkim, Müstedrek, IV/16)
Elbisesini temizler, koyununu sağar ve kendi işlerini kendisi görürdü. Ayakkabısını diker, elbisesini yamardı. Zekât malı olarak toplanan develeri kendi eliyle bağlar (Buharî, Et’ime 19), mescidi temizler (İbn Mâce, Mesâcid 10), yolculuk esnasında ateş için gerekli olan odun toplama işini üstlenirdi (Buharî, Megazi 29). Bu konuda sahabenin bütün isteklerine rağmen “Ben ayrıcalığı sevmem” deyip geri çevirirdi (Zerkanî, 3/306). Hastaları ziyaret eder, bunu ashabına da telkin ederdi (Buharî, Mezrâ 4). Bir hastayı ziyarete gittiklerinde önce onu teskin eder, alnına ve nabzına elini kor (Buharî, Mezra 13), sağlığı için dua buyururdu (Buharî, Mezra 20). Cenazelerde bulunur, kölenin bile davetine gelir ve (alçak gönüllülükten) merkebe biner, çocuklarla oyun oynar (Buharî, Cihad 78), ashabının arasında oturur, kendisini onlarla bir tutardı (Ebû Dâvûd, İlim 13). Dışarıdan ya¬bancı birisi gelse, soru sormak için oradakilerin hangisinin Peygamber (s.a.v.) olduğunu bilemezdi. Kendisi “Ben kulun yemek yediği gibi yer, kulun oturduğu gibi otururum" derdi (Suyutî, Camiü’s-Sağîr; Bağavî, Şerhu's-Sunne, XI/287). Rasûlullah (s.a.v.) çok sükût eder, az konuşurdu. Namazı uzatır, hutbeyi kısaltırdı (Müslim, Cuma 47). İhtiyaçlarını yerine getirmek için, dul ve yoksullarla yürümekten çekinmezdi (Nesâî, Cuma 31). Çünkü O (s.a.v.) âlemlere rahmet olarak gönderilmişti (Enbiya sûresi 107; İbn Sa'd, Tabakatü'l-Kübra, 1/128). Rasûlullah (s.a.v.) insanların en cömerdiydi (Müslim, Fedâil 58). Ramazan ayında, Cebra¬il (a.s.) ile görüştüğünde daha cömert olurdu (Darimî, Mukaddime 12). O hayır konusunda esen rüzgârdan daha cömertti (Müslim, Fedâil 50). Ramazan-ı Şerif’in son on günü daha fazla ibadet eder, geceleri ibadetle geçirir, aile fertlerini gece ibadeti için kaldırırdı. Genellikle ramazanın son on günü itikâfa girerdi (Buharî, İtikâf 1). Mübarek ağızlarından her zaman ve her durumda tesbih ve tehlil eksik olmazdı. (Buharî, Hac 119). Gelmiş geçmiş bütün günahları bağışlandığı halde (Fetih sûresi, 48/2) gece ve gündüzleri herkesten daha fazla ibadet ederdi (Buhârî, Teheccüd 6). Sevinçli bir haber aldıklarında hemen Rabbine şükreder ve secdeye kapanırdı (İbn Mâce, İkamet 192).
Allah Rasûlü (s.a.v.) Efendimiz prensip sahibi bir insandı. Bir işi yapmaya başladı mı onu bırakmaz devamlı yapardı (Ahmed b. Hanbel, VI/109). Huzuruna gelen insanları daima güler yüzle karşılar tebessüm ederdi (Buharî, Cihad 162). İnsanların en cesur ve cesaretli olanı Allah Rasûlü (s.a.v.) Efendimizdi (İbnü’l-Cevzi, a.g.e., 375). Şakalaşır; ama gerçekleri söylerdi, asla yalanla şaka yapmazdı (Beyhakî, Sünenu'l-Kübra, V/ 203)
Aksırdığı zaman sesini alçaltıp yüzünü kapatır ve aksırığını gizlerdi (Beyhakî, Sünenü’l-Kübra, 11/290). Bir şey aldığında onu sağ eliyle alırdı. Bir şey verdiğinde de sağ eliyle verirdi. Her şeye sağıyla başlardı (Buharî, Libas 38).
Sözü üç defa tekrarlar (Tirmizî, Şemâil 113). İcap etmedikçe konuşmazdı. Çok sükût ederdi. (İbn Kesir, Bidaye VI/37) Sustuğunda kendisinde bir vakar ve ağırbaşlı¬lık vardı. Sözleri, sanki dizilmiş birer inci gibi ağzından tatlı tatlı dö¬külmekteydi. Sözü, ne acizlik sayılacak derecede az, ne de boş ve gereksiz sayılacak derecede çoktu. Konuştuğunda, dişleri nur gibi görünürdü (Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, VIII/279). Açık açık ve tane tane konuşurdu. Öyle ki onu işiten ezberlerdi (Buhârî, Menakıb 23).
İşaret ettiğinde bütün eliyle işaret eder, hayret ettiğinde elini ters çevirirdi, (konuştuğu) zaman, parmaklarını bitiştirir, sağ avucuyla, sol elinin başparmağının içine vururdu. Kızdığı zaman, kızgınlığından hemen vazgeçer ve kızgınlığını belli etmezdi (Tirmizî, Şemail 11).
Yürürken ayaklarını sürümez, bütün vücudu ile yürür (Tirmizî, Menakıb 26), adımlarını canlı ve uzun atar, sanki yüksekten iner gibi önüne eğilirdi. Bakmak istediği zaman, bakacağı tarafa tamamıyla dönerek bakardı. Etrafa gelişi güzel bakmazdı. Yeryüzüne bakışı, semaya bakışından daha çoktu. Bakışının çoğu, göz ucuyla bakmaktı. Yürürken ashabının gerisinde yürürdü. Birisiyle karşılaştığında önce kendisi selâm verirdi. Aşırı neşelendiğini ve küçük dilini görünceye kadar güldüğünü görmedim. O, yalnız gülüm¬serdi (Buharî, Cihad 162). Güzel sözü sever (Müslim, Selâm 112), hoş olmayan isimleri değiştirirdi (Buharî, Edeb 107).
Çıplak ayakla yürür (Ebû Dâvûd, II/318), ne bulursa giyer, hasır üzerinde yaygı üzerinde nerede yer bulursa oraya otururdu (Tirmizî, Şemail). Gösterişli ve lüks eşyalardan hoşlanmaz (Buharî, Ebu Davûd). Altın yüzük kullanmazlardı (Ebû Dâvûd, Hatem 8). Hediyeyi kabul eder, hediyeye hediyeyle karşılık verirdi (Müslim, Et’ime 13). Ashabıyla devamlı istişare eder (İbnül-Cevzi, a.g.e., 393), hakkında su-i zanna sebebiyet verecek durumlara açıklık getirirdi (Ebû Dâvûd, Siyam 78).
Bir şeye sevindirdiğinde, yüzü ayın hâlesi gibi parlardı (Müslim, Tevbe 53). Bir şeyden hoşlanmadığında bu yüzünden an¬laşılırdı (Tirmizî, Şemail, 192). Öfkelendiğinde ise yüzü kızarır (Buharî, Tarihu's-Sağir, 1/227) fazla üzüldüğünde, sık sık sakalını sıvazlardı (Zebîdî, a.g.e., Vll/137).
Hakk'ın emirlerine karşı gelinmedikçe hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Hakk'a karşı gelindiğinde de ya onu menederek sözünü keser ya da meclisten kalkıp giderdi (Tirmizî, Şemâil 145).
İnsanların göğsü en cömert olanı, en doğru hüccetlisi, en yumuşak ve uysalı, en iyi arkadaşlık edeniydi. Onu bir¬denbire görenler, onun manevî vakar ve heybetinden sarsılırlar, kendini yakından tanıyınca da O'na sevgiyle bağlanırlardı. O'nun özelliklerini ve meziyetlerini anlatmak isteyen kimse: ‘Ben, ne O'ndan önce, ne de sonra O'nun bir benzerini görmedim’ demekten kendini alamazdı (Tirmizî, Menâkıb 19).
“Kalpleri (hâlden hâle) değiştiren hakkı için.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/25) “Canım elinde olan Allah'a yemin olsun.” (İbrahim Canan, a.g.e., 17/235) “Allah'tan mağfiret dilerim.” (Ahmed b. Hanbel Müsned, V/288) diye yemin ederdi.
Ashabıyla oturup da kalkmak istediği zaman şöyle derdi: "Sübhaneke'llâhumme ve bi-hamdike, eşhedü enlâ ilâhe illâ ente. Estağfîruke ve etubu ileyke (Allah'ım! Sen’i her türlü kusur ve noksan¬lıktan tenzih ederim. Sana hamd ederim. Sen’den başka ilâh olmadığına şahadet ederim. Sen’den affetmen ve bağışlamanı dilerim. Sana tevbe ederim.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/450)
Yolculuğa çıkacağı zaman mübarek eşleri arasında kura çeker ve kura kendisine çıkan eşi ile yola giderdi (Buharî, Megazi 34). Perşembe günü yolculuğa çıkmayı sever ve sabah erkenden hareket ederdi (Buharî, Cihad 103). Allah Rasûlü (s.a.v.) Efendimiz dünyaya önem vermez (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/301), dünyalık az bir şey ile yetinirdi (İbnü’l-Cevzi, a.g.e., 400). Bazen evinde bir ay ocak yanmaz, sıcak yemek yemezdi (İbrahim Canan, a.g.e., 17 /575). Öyle ki dünyada üç gün üst üste buğday ekmeğiyle doymadığı gibi (Buharî, Et'ime 23) bazı günler karnını doyuracak bir hurma dahi bulamazdı (Müslim, Zühd 36). Dünyalık hiçbir şeyi kendisi için saklamazdı (Tirmizî, Zühd 38).
Onları ilgilendiren bir iş olduğunda eşleriyle istişare eder ve insanlara da bunu telkin ederdi (Buharî, İkrah 3). Akşamları eşleriyle sohbet eder (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/157), uyumadan önce abdest alıp (Müslim, Tahare 9) gözlerine sürme çekerdi (Ahmed b, Hanbel, Müsned, I/354). Yatağına girdiğinde İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okur, ellerini vücudunun gücü yeten yerlerine sürer; önce başına, yüzüne ve vücudunun ön kısmına sürerek başlar ve bunu üç defa tekrar ederdi (Buharî, Fedâılü'l-Kur'an 14). Daha sonra “Bizi öldükten sonra dirilten Allah'a hamdolsun! Diriltmek ona mahsustur” (Ebu Nuaym, Hilyetu'l-Evliya, VI/ 98), “Allah'ım! Kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. Sırtımı sana dayadım. Ben senin rahmetini umar, azabından korkarım. Ancak, senin rahmetine sığınılır ve ancak senin rahmetinle kurtulunur. Ben, senin indirmiş olduğun kitabına ve göndermiş olduğun Peygambe¬rine inandım” diye dua ederdi (Münzirî, Terğib ve't-Terhib, 1/410). Rasûlullah (s.a.v.) uyandığında: "Bizi öldükten sonra dirilten Al¬lah'a hamdolsun. Diriltmek ona mahsustur.” derdi (Müslim, Zikr 59).
Rabbimiz, Sevgili Habibi’nin sevgisinden bizleri mahrum etmesin…
Selâm sana ey Sevgili Salât sana ey Sevgili
Ey yüzünde güller açan, nefesinden râyihalar kokan Sevgili...
"Habîbim! Sen olmasaydın, Sen olmasaydın eflâkı yaratmazdım" diyen Allâh, Sen olmayınca bir damla rahmet indirir mi hasretinden çatlamış dudaklarımıza!
Adı zikredildiğinde gönüllere su serpen Yar! Sen yoksun diye Nebîlerin İmâmı, Cezîret-ül Arâba yabancılaşıyor insanlık. Güneş, ışığını suçlu indiriyor, yeryüzü ise hep karanlık!
Dünyâ zindânını cennete çeviren Büyük Elçi! Sen bir gün yolda yürürken, gülen bir sahâbî topluluğu görmüştün de: "Güldüğünüz kadar ağlayınız" buyurmuştun. Bunu rivâyet eden vefâkar sahâbî Ebu Zer: "insan olacağıma keşke kesilen bir ağaç olsaydım" demişti.
Sen daha gelmeden gelişini haber verenlerden Kus ibn-i Saîde, Ukkaz panayırında kızıl devesinin üzerinde iken şöyle bir hutbe îrâd etmişti orada bulunanlara:
"Yemin Ederim! Allah’ın katında bir din var ki şimdi bulunduğumuz dinden daha sevgilidir ve Allah’ın gelecek bir elçisi vardır ki gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başımızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki O’na inanır da o dahi ona doğru yolu gösterir. Vay o kara bahtlıya ki O’na karşı çıkar, muhalefet eder. Yazıklar olsun ömürleri gaflet içinde geçen ümmetlere." Kus İbn-i Saîde bilmiyordu ki Sen onu yüksek bir kayanın arkasından izliyordun ve gölgen hakikaten o topluluğun üstüne düşüyordu.
Ellerinde taşların bile zikre durduğu Sevgili! Bir tek işaretiyle kameri ikiye bölen Reşid-i Muhtar! "Ümmetim yağmur gibidir, evveli mi âhiri mi hayırlıdır bilinmez" buyuran kalplerin ve gönüllerin efendisi Muallim-i Ekber ve Üstad-ı Â’zam! "Şeytan O’nu görse yolunu değiştirir" dediğin Hz. Ömer edasıyla 14 asırlık uzaklıktan sesleniyoruz sana! Çünkü bid’â ve dalâletlerin istilâsına uğradığımız şu asırda, hemhâl olmuşuz haramlarla, günahlarla. Hayır ve şerri ayıramaz olmuşuz birbirinden. Öyle derin hastalıklara dûçar olmuşuz ki Senden başka çâresi yok. Gel ve gir gönlümüze ki biz de Eba Eyyûbel Ensarî misal, mihmandârı resûl olarak şerefyâb olalım Seninle.
Madde ve manayı birleştirip dünyâda iken Allah’ın cemaliyle şeref bulan insanların ve cinlerin Peygamberi! Hani sana ümmet olmak isteyen kardeş Mûsâ, Allah’ın cemalini görmek istemişti Tûr-i Sînâ’da. Ve Allah küçücük bir tecellisini göstermişti de dağa, o vakit birdenbire dağ infilâk etmişti ve Hz. Mûsâ ansızın bayılıvermişti oracıkta. O büyük melek, sidret-ül müntehâda iken: "bir adım daha atarsam öteye helâk olurum" demişti de Burak’la devam etmiştin mi’râcdaki son yolculuğuna. Bir defa mi’raca gidip günde 5 defa mi’râc nimetini getirdin biz ümmetine namazla.
Âlemlere rahmet olan Dürr-i Yekta! Taif’te ellerini, yüzünü ve ayaklarını kana bulamışlardı ve Cibrîl-i Emîn sana haber getirmişti Allah’tan: "Habîbim Muhammed’e söyle, dilesin karşıdaki dağı üstlerine yıkayım Taif’lilerin. Dilesin bir anda Taif’i helâk edeyim, yeter ki O istesin" buyurmuştu. Ve O büyük melek dudaklarından çıkacak bir kelimeyi beklerken: "Bilmiyorlar, bilmiyorlar, bilselerdi böyle yapmazlardı" demiştin.
Cihânı gülistâna çeviren Sevgili! Dağlar Seni bildiği için Davûd’la beraber sese gelmişti. Demir, Senin adına hallaç pamuğu gibi eriyivermişti Davûd’un parmaklarında. Senin adını anarak rüzgarlara binmişti Hz. Süleyman! Sen olmasaydın Hz. Mûsâ Kızıl denizi ikiye bölebilir miydi? Ateş içerisindeyken Baban İbrahim, Senin hürmetine ateş O’na ağustos gülü oluvermişti. Sen olmasan dağ Yahya’ya haber verebilir miydi? Sen olmasaydın Sultanım, kardeş Îsâ ölüleri diriltebilir miydi?
Sen yoktun diye kârunu yutuverdi toprak. Sen yoktun diye fir’avun’u sînesine çekti Kızıl deniz. Ve Sen yoktun diye sarayını başına yıktılar nemrudun karıncalar. Dünyaları harâb, âhiretleri berbat ve cehennem olup gittiler hak olan azâba. Sen vardın diye kızgın çöl kumlarında direndi Bilâl. Hasıra sarmalanıp yakılınca vücudu, zalimler "öldü" diye bırakmıştı Habbab bin Ered’i. O, Sen vardın diye katlanmıştı bütün bu ceberût işkencelere. O’nu, yani sana en çok benzeyeni yani Mus’ab bin Umeyr’i görüp aşık olmayan Mekkeli kız yoktu da O, malını ve canını bir tarafa bırakıp senin için hicret etmişti Medîne’ye. Bizim de anamız, babamız ve tatlı canımız feda olsun sana ey Habîbi Yâr!
Cennet kadınlarının efendisi Fâtıma’nın babası, güzeller güzeli Resûlullah! Ey cennet gençlerinin efendileri; Hasan ve Hüseyin’in biricik dedesi olan Kalplerin mürebbisi! "Hz. Yusuf’u görünce ellerini bıçakla kesen kadınlar, seni görselerdi eğer kalplerini keserlerdi." diyordu müminlerin annesi Hz. Âişe. Bir tek kelâmını işitmeden sadece yüzünü görüp "vallahi bu yüzde yalan olmaz" deyip din-i islâmı kabul etmişti yahûdi alimlerinden Abdullah ibn-is Selam.
Korkutucu ve müjdeleyici, nübüvvet silsilesinin en son halkası Fahr-i Âlem! Bir gün ebu cehîl huzûruna gelip:"Madem peygamberim diyorsun, öyle ise ellerimde sakladığım şeyin ne olduğunu bil" demişti de: "Ben mi ellerinde sakladığın şeyi bileyim yoksa ellerindekiler mi kim olduğumu bilsin buyurmuştun. Bunun üzerine ebu cehil ellerini açmıştı da ellerinde ki taşlar sana salât ve selam getirmişlerdi. Bizler de sana salat ve selam ediyoruz. Selam sana Sevgili, selam sana ey Resûlü Sekaleyn.
Hayâtımıza hayât ve saâdet katan kelâmullahın mübelliği! Bir nîsan ayında doğduğunda ebu leheb bir anlık sevinip câriyesini göndermişti seni emzirmesi için. Sadece bu yüzden her doğum gününde "elleri kuruyasıca"nın kabir azâbı hafifleştirilirmiş. Biz seni çok seviyoruz ya Habîballah, hem de çok seviyoruz.
Mahşerin dehşetinden peygamberler dahi "nefsî, nefsî" diye feryat edecekken, Sen ey ismi yerde Ahmed, semada Muhammed olan Sevgili: "ümmetî, ümmetî" diyecekmişsin. Ki Sen "rahmeten lil âlemin"sin. Biz bu asrın bîçâre günahkar yetimlerini de ümmetim diyerek "livâ-ül hamd" sancağı altında mahşerde gölgelendirir misin?
Meleklerin dilinde adı tesbîh olan Seyyid-i Enbiyâ! Düşmanlarının tasdîkiyle dahi mevcudatın en mükemmeli ve en büyük kumandanı olan eşref-i benî âdem! Ey 14 asrı nuruyla ışıklandıran Muhammed Arabî aleyhissalâtü vesselam! En bedevi ve en ümmî bir kavmi getirdiğin nur ile, en medenî ümmetlere üstâd eyledin. Gözünü kırpmadan kızını diri diri toprağa gömen vahşi insanların kalplerine öyle bir merhamet nakşettin ki karıncaya dahi ayak basmaktan çekinir hale getirdin.
Ey heybetinden Cebel-i Uhud’un titrediği, arzdan arşa, zerreden şemse bütün mahlûkâtın hürmetine yaratıldığı Resul-ü Ekrem! Ey fetret asrının karanlığını ve tüm karanlıkları gelişiyle nûra gark eden kâinatın mânevi güneşi! Seni anlatmaya bütün dillerin kudreti kafi gelir mi? Seni anlatmaya ne hacet, ki Sen Tevrat’ta Ahmed, İncil’de Ahyed ve Kur’ân’da Muhammed diye övülmüşsün. Söz, kutsal kitaplarındır. En güzel söz Kur’ân’ındır. Bütün sözlerimiz, sana olan muhabbetimizin küçük bir ifadesi...
Seni anınca bizler, ferahlık doğmakta kalplerimize; selâm sana en Sevgili, salt sana en güzel insan.
Asrın günahkârları adına, Efendiler Efendisine (s.a.v),
Sana "gel" demeye yüzümüz yok Efendim. Sen kabul buyur bizi, sen davet et de biz varalım o ravzay-ı pâkine yalınayak. Gerekirse yollarında emekleye emekleye hatta sürünerek, yüzüstü gelelim huzuruna. Sen kabul et ki biz senin uğruna her türlü ezâya, cefâya razıyız.
Sümeyye’ler (r.a) misali bizi de ayaklarımızdan bağlayıp develeri ters istikamete sürsünler. Bedenlerimiz iki parça olsun. Vücudumuz tek parça olarak kapına gelmekten utanıyoruz. Bir değil bin parça olsun bedenlerimiz de yeter ki kabul et bizi. Kabul et ki Bilâl (r.a) gibi bizi de kızgın kumlara yatırsınlar ve diyebilelim Allah’ın huzuruna çıkarken, o gün, senin ve dinin için bütün meşakkatlere katlandık diye. Kabul et ki Habbab bin Eret (r.a) gibi bizi de bir hasıra sarmalasınlar ve sonra da yaksınlar. Senin yolunda feda edilmemiş bir can olarak huzuruna gelmekten utanıyoruz Efendim. Yeter ki sen "ümmetim" diye kabul et bu asrın günahkârlarını Efendim.
Bizi de "liva-ül hamd" sancağının altında topla, o dehşetli günde. O gün öyle dehşetli gün ki bütün beşeriyet hatta peygamberler dahi "nefsî, nefsî" dediği gündür. Sadece senin "ümmetî, ümmetî" diyeceğin o günde, bizi yani bu acizleri, bu günahkar ümmetini bir halimizle perişan bırakma Efendim.
Öyle bir hale düştük ki Efendim, gündüzlerimiz bile siyaha boyandı. Sen kokmayan gülleri büyüttük bahçelerimizde. Senin için olmayan neyimiz varsa hep renksiz, neyimiz varsa hep yağmalandı çaresiz. En kutsal hediyesiydin Yaradan’ın bize. Heyhat ki koruyamadık tam manasıyla seni. Asır, sinede ateş misali oldu.. İman elde kor gibi Efendim. Sevgili diye yılanlar atıldı koynumuza.
Ey Güllerin Sultanı! Sana gel demeye yüzümüz yok. Sen davet buyur bize. Biz gelelim alemlere rahmet olan Sen’in nurlu eşiğine. Davet et ki bütün meşakkatler kabulümüzdür. Tek temennimiz bu asrın biz çaresizlerini de "Ey rabbim! Bunlar da benim ümmetimdendir" demendir. Toprak olup aslımıza döneceğimiz günler elbette uzak değildir. Bir tebessüm buyur ki gittiğimiz yerler nurunla aydınlansın Efendim.
Amellerimiz bizi cennetin yanına bile götürmez ki sana muhabbetimiz olmadan. Bizi "ümmetim" diye kabul et ki asırlardır hep dünyaya bel bağlamış şu günahkârların artık Sen’in muhabbetinle yürekleri taşsın cihandan, cuş-u hurûşa gelsin yüreklerimiz sana olan aşkla.
On dört asır evvelinden "Ümmetim yağmur misalidir. Evveli mi ahiri mi hayırlıdır bilinmez" buyurmuştun. Ama Efendim, biz haramlarla günahlarla hemhal olduk daim. İçimiz dışımıza bir çevrilse ne kadar acınacak halde olduğumuz görülecek. Allah ise bu halimiz mahşere sakladı. Bu yüzden başımız önümüzde eğik, bu yüzden sana "Gel Ey Efendim" diyemiyoruz. Çünkü sana gel demekten utanıyoruz Ey Gönüllerin Şehremini. Öyle ise biz gelelim kapına. Kapına gelip Kıtmir’in olalım Sen’in daima.
Kabul et n’olur. Yoksa başımıza dağlardan daha büyük taşların yağacağı gün yakındır. O gün kaçacak yer olmayacak Efendim. Azığımız olan salih amelleri boynumuzda gerdanlık yapamadık bu dünya zindanında. Kalplerimiz taş kesildi Ey Gönüllerin Sultanı! Ummanlar çekilip kurudu birer birer. Hayat çöl ortasında kaldı çaresiz.
Sana "gel" diyemiyoruz Efendim, "doğ gecelerimize" diyemiyoruz sana Sultanım. Ama n’olur sen kabul et de senden gayrı neyimiz varsa hepsini geride bırakıp sana gelmek istiyoruz. "Af diliyoruz" kapında. Ey Güllerin Sultanı! Bize yüzünü çevirme n’olursun.
Efendim! Sana salât olsun... Selamlar olsun...
Bizleri sana ümmet yapana hamdler olsun...
Sevda gemisine son kez bindim efendimizle.Belki doğduğunda yanında değildim ama onun sözlerini duymuştum.Allah demişti doğar doğmaz.Kutlu insan,ne kadar da güzeldi.Dostunu daha ilk günden sevmişti.Çevresindekiler güzeller güzeli bebeğe hayranlıkla bakıyordu.İçlerinden bir tanesi “gelişi ne kadar da güzel “ demişti.Haklıydı.Annesine melekler yardım etmişti doğumda.Acı çektirmemişlerdi o güzel insanın annesine.İşte o zaman duydum onun sesini.Hatırlamıyordum yüzünü ama sevda gemisindeydim güzeller güzelinin.Teni sanki tenime değiyordu.Öyle güzeldin ki efendimiz hayran kaldım sana.Sen ki insanlığın son ışığısın .Peygamberlik mührünle aydınlattığın tenin, Allah nuruyla ısıttı içimi.
Sen doğduğunda ben daha gelmemiştim dünyaya.Ama senin ismini öyle çok duydum ki tanıdım seni.Ailemin anlattığı kadarıyla merhametliliğin duygulandırdı beni.Ne kadar da şefkatlisin .Aynı dostun gibi.
Sen benim bu hayatta örnek alacağım tek kişi oldun.Öyle de kalacaksın efendim.Son nefesimi ne zaman verirsem bil ki sana ve dostuna kavuşacağım için mutluyum.
Güzeller güzelim,sabrın hayrete düşürdü beni.Sen o kadar sabırlıyken ben en ufak şeye kızıyorum.Kendime çok ama çok kızıyorum.Yalan söylemek istemiyorum.Ben senin sevdiğin biri olmak istiyorum.Onun için sana benzemeye çalışıyorum.Ne kadar çalışsam da senin kadar iyi olamayacağımın farkındayım.
Sevda gemisiydi ya seninle bindiğim en son gemi,ben o gemiyi düzelttim efendim.Senden uzak kalmaya can dayanamıyorsa ben de sana dayanamıyorum.Yanında olmak istiyorum.Cennette bütün peygamberlerimiz gibi bende seni selamlamak istiyorum.Seni görebilmek ve mutlu olmak istiyorum.
Kutlu insan,semaya yazdığın öğütlerini gönlüme yazdım ben.Tek arzum senin bedenini ve ruhunu görmek.Doğar doğmaz Allah’a secde emrin verilmişken sen yerine getirdin efendim görevini.Hem insanların sevgilisi oldun hem de dostunun sevgilisi.Aydınlatmaya çalıştığın insanlık aydınlanmamışken sabırla dua ettin Rabbine.Sen tüm insanlığa örnek oldun gül kokulu nebi.Hiç şüphen olmasın ki Veda hutbende dökülen gözyaşları kadar bende gözyaşları döktüm.Gönül gözümü seninle gördüm.
Ey kutlu insan!Sen müjdeci ve uyarıcı olarak gönderildin dünyaya.Dostunun sevgilisi oldun ilk günden.İnsanları Allah’a ibadet etmeye çalışmaktı görevin.Sen bunu en güzel şekilde başardın.
İlahi insan!O merhametli gönlünün sularından bizlere de içir.Nasıl uyardıysan insanlığı ,senden sonrakileri de aydınlat .Merhamet köprüsünü aç ey Resulullah.Rahmet pınarlarını akıt bizlere efendim.
Sevgili Sevgili peygaberim!
Sana yazıyorum gönlümden geldiğince yine.Sana sesleniyorum küçük de olsa seni görmek umuduyla.
Sevgilim!Sana sevgili diyorum,çünkü sen benim sevgilimsin.Işığım,yol gösterenim,rehberimsin.Sen beni hidayete erdirecek olansın.Seni düşünerek yazmak nede güzel bir duyguymuş.Seni özlemek,sana seslenmek ne de güzel bir aşkmış.
Ey yerlerin göklerin Sevdiğinin biricik dostu!Kalemim ,kağıdım,sözlerim seni anlatan herşeyim senin yoluna feda olsun.Canım canına feda ,aşkına sonsuz olsun.
Peygamberim!Nasılsın demek bile benim için bir mucize.Seni görmek kadar da olmasa benim için bir hediye.Geçtiğin yollara canım feda güzeller güzeli.Yine kalemimi aldım elime sana ne yazsam nasıl sana duygularımı anlatabilsem diye bekliyorum.Yüreğimden dökülecek hangi kelimeyi san yollsam diye sözcüklerimi seçe seçe sana yazıyorum.Yüreğimin sesini dinliyor ,zihnimde seni canlandırmaya çalışıyorum.Duygularımı sana açmak çok zormuş.Birde seni göremeden,seni zihnimde canlandırarak yazmak nede zormuş.Sana layık bir kelime bulamamaktan,acizlğimi tatmandan korkuyorum.Nasıl sesleneceğimi bilememkten birkez daha korkuyorum.Sana arşa selam olsun güzeller güzelim.
Gören,Gözler,Görüyor!
Aslında değerli kardeşlerim,dünya´da herşey ayın on dördü gibi apaçık ortadadır ve gören gözler ve okuyabilen beyinler ve hissedebilen kalpler için herşey okunabilmektedir.
Yeterki siz yüce Allah´a iman edin ve tertemiz bir kalp ile ona hiçbir çıkar gözetmeden bağlanın ve ona sığının ve onun sizlerden istediği sizin kendi hayrınız için olan Dine bağlanın ve ona kulluk edin. Bakın o zaman dünya´da size hiç bir şey gizli kalıyormu?
Yeterki Namazı kılın ve bir müslümanın yerine getirmesi gereken Farz ibadetleri yapın,bakın o zaman dünya´ya nasıl değişik bir gözle bakmaya başlıyorsunuz ve aynı zamanda dopdolu yaşıyorsunuz.
Yüce Allah Kuran´i Kerim´de Fetih Suresi 48:4 -İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, herşeyi hikmetle yapandır. (diye buyuruyor)
Bu Ayet kısa ve net olarak herşeyi anlatmaktadır,Dünya´da yüce Allah´a inanan ve ona bağlanan bir insan mutlulugun temel anahtarını eline almış oluyor çünkü inanın ne kadar zengin olursanız olun ne kadar mal mülk,evlat sahibi olursanız olun yüce Allah´a iman etmemiş iseniz o zaman sizin kalbinize güven ve sukunet duygusu inmez çünkü siz size hayatı vereni tanımıyorsunuz ve ondan gelen nimetlerin farkında değilsiniz.
Yüce Allah Bakara Suresi 255. Allah o Allah’tır ki, kendinden başka hiçbir ilah yoktur. O, ezeli ve ebedi hayat ile bizatihi diridir. Zat ve kemal sıfatlarıyla yarattıklarının bütün işlerinde hâkim ve kaimdir. Herşey onunla kaimdir. O’nu ne bir dalgınlık, ne de bir uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında kim şefaat edebilir? O, bütün varlıkların önlerindeki ve arkalarındaki gizli ve aşikâr her şeyini bilir. Onlar ise, Allah’ın dilediği kadarından başka, O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri çevrelemiş, kuşatmıştır. Gökleri ve yeri korumak, gözetmek, O’na zorluk ve ağırlık vermez.O, çok yüce, çok büyüktür. (diye buyuruyor)
Ne diyor Ayetel Kürsi´de "Onlar ise,Allah´in dilediği kadarından başka ,O´nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar." bu kısaca şu demektir.
Gerçekleri ve dünya´da olup biten olayları insanlara öğreten ve kavratan yüce Allah´tır. O´nun dilediği kadar ilimden kavrayabilirsiniz çünkü ilimde onundur,siz ancak onun ilminden onun dilediği kadar istifade edebilirsiniz.
Bugün inanın müslüman dünyası Kuranı Kerim´i yeterince okusalar inanın bana dünya´da en değerli ve mucizevi Kitabın kendi ellerinde olduğunu bir anlasalar bakın o zaman müslümanlar dünya´da fakirlik yoksulluk gibi kavramlardan nasıl uzaklaşıyorlar.
Kuranı Kerim insanlığa inen bir Rahmettir ve Berekettir yüce Allah tarafından her insana yazılmış olan bir yüce Kitaptır ve inanın bana ilmin anahtarıdır,her müslümanın Kuranı Kerim okuması ve diğer müminlere okutmasını
yüce Rabbimiz inşallah nasip eder.
Aslında gören gözler için şu dünya´da herşey açık bir biçimde cereyan ediyor ve hiç bir şey gizli kalmıyor,fakat dedim ya gören gözler için,okuyabilenler için herşey apaçık bir kitap misali apaçık ortada.
Yeterki siz siz olun ve yüce Allah´a temiz bir kalp ile iman edin ve ona bağlanın,bakın o zaman nasıl herşeyin gizemi ve perdeleri ortadan kalkıyor ve herşey bütün gerçekleri ile apaçık ortada duruyor.
Ehlen ve Sehlen Merhaba Ya Muhammed Mustafa
Ey enbiyalar serveri ey esfilar rehberi ehlen ve sehlen merhaba, hoş geldin, bizlere şöyle nasihat eyledin;
Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.”
Lisan (dil) ile kalp bir olmadıkça hiç bir kul mü'mini kamil olamaz.”
En üstününüz, görüldüklerinde Allah’ın hatırlandığı kimselerdir.”
Nerede olursanız olun bana salât ve selâm edin. Zira sizin salât ve selâmlarınız bana ulaşır.”
Verâ ve zühd sâhibleri (dünyâya düşkün olmayanlar) kıyâmet günü Allahü teâlânın huzûrunda kıymetli olanlardır.”
Emin ve doğruluktan ayrılmayan ticaret ehli peygamberler, sıddikler, şehidler ve salihlerle beraberdir.”
Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe) cennete giremezler.”
Eğer Âdemoğlunun iki dere dolusu altını olsa üçüncüsünü arzular.Âdemoğlunun gözünü ancak toprak doldurur."
Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir hediye vermiş olamaz.”
La havle vela guvvete illa billahil aliyyül azim’i çok söyleyin çünkü o cennet hazinelerinden bir hazinedir.”
Ey insanlar! Allah’a tövbe edip O’ndan af dileyiniz. Zira ben günde yüz defa tövbe ediyorum.”
Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir.Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günâhtır.”
Ya alim ol, ya talebe ol yada onları seven ol dördüncüsü olma helak olursun.”
Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.”
Mümin kardeşinle münakaşa etme, hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.”
Uyuyan uyanana, aklını kaybetmiş kimse akıllanana ve çocuk, bulûğa erene kadar üç kişiden hesap sorma kaldırılmıştır.”
Her insan hata eder, hata işleyenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.”
Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.”
Münafığın alameti üçtür; konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, emanet olunduğunda hainlik eder.”
Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”
En hayırlısnız başkasının hakkını ( yani üzerindeki borcu ) en güzel şekilde ödeyendir.”
Dünya sevgisi her hatanın başıdır."
Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz.”(Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)
Utanmaz, geveze ve cimri olması, kişiye kötülük olarak yeter.”
Sana zulmedeni affet. Sana küsene git, sana kötülük yapana iyilik yap, aleyhine de olsa hakkı söyle.”
Tavaf yaparken az konuşun zira namazda sayılırsınız.”
Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.”
Faizi alan da veren de (günah bakımından) eşittir.”
Amellerin en hayırlısı sevdiğini Allah için sevmek buğzettiğine de Allah için buğzetmektir.”
Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.”
Allah korkusuyla ağlayan bir kimse Cehennem ateşine girmez.”
Varis için vasiyet yoktur.”
Ey âlemlere rahmet olan Sevgili! En büyük Mu’cizen Kur’ân’dı senin, sendin, sonra Sıddık-ı Ekber’e "O söylüyorsa doğrudur" dedirten Mirâc’tı. Receb Allâh’ın ayıydı. Şa’bân Sen’in ve Ramazan tüm ümmetinin... Receb’in yirmi yedinci gecesiydi... Hani o gece Rabbin Sen’i katına çağırmıştı. Zamansız mekânlardan geçerek varmıştın Rabbin karşısına ve tüm ümmetin adına bizden selâm söylemiştin yüce Rabbe. Senin için kâinatı süslemişti melekler. Işıl ışıl parlıyordu gökler ve sessizlik, Mescid-i Haram’dan Kudüs’e. O gece, geçmiş ve gelecek hazır olup gösterilmişti sana. En kutsal neşidelerle karşılamıştı seni yedi kat sema. Göğün birinci katında ilk ceddin Âdem (as), ikinci katında kardeşin Hz. Îsâ ve Yahyâ, üçüncü katında güzelleri güzeli Hz. Yûsuf aleyhisselam, dördüncü katında terzilerin piri Hz. İdrîs, beşinci katında Hz. Hârûn, altıncı katında Hz. Mûsâ ve yedinci katında atan İbrâhîm peygamberle görüşmüştün. Her peygamberin bir mirâcı vardı denilmişti! Âdem peygamberin mirâcı, cennette işlediği hatanın nihayetinde senin yüzün suyun hürmetine affedilmesiydi! Hz. İbrâhîm’in mirâcı, ateşler içerisindeyken "Ey ateş! (İbrâhîm’e karşı) soğuk ve selametli ol" emriyle kendini gül bahçesinin içerisinde bulmasıydı! Bıçak altında Allâh’a olan itimadını gösterirken, manevi mirâcını gerçekleştirmişti İsmâil peygamber! Hz. Mûsâ, Tûr-i Sinâ’da iken, ilâhî birkaç kelâmın azametinden aciz kalıp oracıkta bayılıvermişti. Ve Kızıl denizi asasıyla yara yara geçerken mirâcını gerçekleştirmişti! Kardeşin Yûnus (as), dalgalı denizde, karanlıklı bir gecede ve bir balığın karnında mirâca ermişti! Kuyuya atıldığında, Cebrail O (as) incinmesin diye kanatlarını sermişti de bu hal Yûsuf peygamberin mirâcı olmuştu! Yahûdiler çarmığa gerdiklerini düşündükleri Hz. İsa’nın, göklerin göğüne rabbimizin katına çıkarıldığı mekân mirâcı olmuştu onun. Hani âhir zamanda tekrar yeryüzüne indirilip Mehdî aleyhisselama en büyük muavin olacak denilmişti. Geldi mi, gitti mi bilinmez ama bir mümin, günde beş defa mirâc hediyesiyle şereflenmişti. Rabbinden sana ve senden bize en kutsal müjdelerle dönmüştün Sevgili; şirk haricinde bütün günahları affedeceğini va’d etmişti yüce yaradan. Şâir: "Seccâden kumlardı" demişti, seccâdenin Refref olduğunu bilmeden! Başka bir şâir de şöyle demişti: "Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur" Senin mirâcın ki Efendim, elmas ruhlu Ebû Bekirler ile kömür ruhlu 'ebû cehiller'i ayırmıştı birbirinden! Ve nice münafıklar bu hadiseden sonra açıkça kendilerini belli etmişlerdi. Ey Rasûl (sav), gaybı gören kalbinle, saâdet asrından, ebed tarafında olan haşir meydanını temâşâ ederek yönelmiştin rabbine. Sonra yerden cenneti gören ve zeminden yedi kat gökteki meleklerin zikrini seyreden yine sendin. Davetinle ağaçlar koşup gelmişti de biz günah bataklığında saplanıp kaldık! Sen ellerini daha indirmeden yağmurlar hemen inivermişti. Seni güneşten korumak için bulutlar şemsiye olmuştu sana. Bir miktar yemekle yüzlerce insanı doyurmuştun. Parmaklarının arasından kevser gibi sular çağlamıştı. Ve senin hürmetine Allâh'ın, kertenkeleyi, ceylanı, ağaç kütüğünü, zehirli keçiyi, deveyi, dağı, taşı ve toprağı konuşturduğuna şahit olmuştu insanlık! Mirâcın sahibi ve gözünün asla şaşmadığı o büyük mucizede Allâh’ın cemaline nail olan Sevgili! Rabbinden bize ne getirdinse "ammena". Duyduk ve itaat ettik. Mirâc ki; imtihandır, tasdiktir, tesellidir. Mirâc ki; iltifattır, ihsandır, namazdır. Mirâc ki; hicrettir, keşiftir, inkişaftır, gâyedir. Mirâc ki; fermandır, dermandır, zamansız mekânlarda yetmiş bin perdeden geçip perdesiz bir surette Allâh’a kavuşmak, O’nunla konuşmaktır. Ve on dört asır sonrasında "ikinin ikincisi" mağara arkadaşın, en sadık dostun Hz. Ebû Bekir misali: "Sen ne söylemişsen doğrudur" diyoruz. Şefâatin doğrudur, cennet doğrudur, cehennem doğrudur... Susuz gönüllere, çorak yüreklilere rahmet oluşun doğrudur.