. Maddenin Uyuşturduğu Toplum
"'Allah'a inanın ve Peygamberi'nin yanında cihad edin!' diye bir sûre inmiş olsa, onların gücü yetenleri sizden izin isterler ve 'Bizi bırak, oturanlarla beraber kalalım.' derler." (Tevbe sûresi, 9/86)
Öyleki, memleket yıkılma ve yok olma uçurumuna gelse dayansa ve mütrefînden yardım istense, ihtimal onların cevabı, "Bana ilişmeyen yılan bin yıl yaşasın!" şeklinde olacaktır. Bunu bilmek kehanet değildir. Zira bir şey geçmişte nasıl olmuşsa şimdi de öyle olacaktır.
"Memleket yanıyor!" mu dediniz? Hayatını hep arenada, başkasının ölümünü seyretme zevkiyle geçirenler, vahşetten lezzet alanlar, size bir damla su vermeyecek ve bunu kendileri adına israf sayacaklardır.
Bu açıdan, yukarıdaki âyet şöyle de açıklanabilir:
"Habib-i Zîşânım! Kur'ân'dan bir sûre nâzil olup da onlara 'Allah ve Resûlü'nün yolunda cihad edin!' dense, zevk ve sefasını yaşayan, yumuşak döşekler üzerinde hayatın tadını çıkarmaya çalışan, her şeyi cismanî zevk ve lezzetten ibaret gören ve böylece hep cismanî yaşayan mütrefîn, hemen izin isteyecek ve 'Bizi bu hususta mazur gör.' diyeceklerdir."
Yani "Düşmanlarımız silahlanıp kapımıza gelmiş ve memleketimizi işgal etmek istiyorlar. Bu ezelî ve ebedî hasımlarımızı ters yüz etme işi bugün bize düşmektedir. Var mısınız mücadeleye?" dendiği zaman, "Bizi bırakıver de şöyle evlerimizde avratlarımızla oturalım. Şu bahar deminde, yaz mevsiminde, iliklerimize kadar zevk u sefanın enginliğini hissettiğimiz şu günlerde hayatı istihkârın, ölüme gitmenin, kabri arzulamanın âlemi mi var?" karşılığını vereceklerdir.
Bu anlayışı, Kur'ân ve tarihî perspektif açısından ele aldığımızda, bunun bir beden insanı anlayışı olduğunu görürüz. Ve İslâm'a göre bu düpedüz bir pintileşmedir.
Hz. Ali Efendimiz Hayber'e giderken kendisini Medine'yi kollamak için bırakan Resûlullah'a aynen şöyle demişti: "Yâ Resûlallah! Beni, burada bir kadın gibi, kadınların içinde mi bırakmak istiyorsun?"[15] İşte mü'mince anlayış budur.
Amr b. Cemuh, ayakları iki büklüm ve eğriydi. Sopayla ancak yürüyebiliyordu. Ama o, cesur mu cesur, mert mi mert, levent mi levent birisiydi. Bir sürü evlât yetiştirmiş ve hepsini Resûl-i Ekrem'e asker olarak takdim etmişti. Uhud'a çıkılırken henüz bir senelik Müslümandı. Çocukları, "Baba sen çıkma! 70-80 yaşındasın. Biz savaşırız senin yerine. İman ettin, dünyanı aydınlattın, bu sana yeter!" diyorlardı.
O, çocukların bu düşüncesi karşısında onları ikna edemediği için, sopasına dayana dayana huzur-u Risâletpenâhi'ye gelmiş ve "Yâ Resûlallah! Bak şu çocukların hâline. Benim cihada iştirak etmeme mâni olmak istiyorlar." demişti.
Allah Resûlü de onu teskin ve evde kalmasını temin sadedinde, "Sen yaşlısın, sakatsın; dolayısıyla da muafsın, evde kalabilirsin." demişti. Ama o, "Yâ Resûlallah! Bırak, Allah yolunda şehit olayım?" demiş ve bu konuda ısrarda bulunmuştu.
Tekrar ediyorum; bu zat, bir sene evvel Müslüman olmuştu... Olmuştu ama, iman iliklerine kadar işlemişti. Hayatı istihkâr ediyor ve burnunda burcu burcu Cennet kokuları tütüyordu. Onun bu hâli karşısında Allah Resûlü çocuklarına işaret ve iş'arda bulunarak, "Bırakın babanızı, gitsin!" buyurmuşlardı. Bıraktılar ve sopasına dayana dayana Uhud'a kadar yürüdü. Yürüdü ve ilk hamlede, Allah Resûlü'nün gözünden kayboldu. Birkaç dakika sonra gözleri Mele-i A'lâ'ya dikilen Allah Resûlü'nün şöyle buyurduğu duyuldu:
"Ben, şu dakikada Amr b. Cemuh'u Cennet'te o çarpık ayakları düzelmiş, dimdik yürürken görüyorum." Aradılar. Onu Cabir'in babası Abdullah İbn Amr'la sırt sırta yatıyor buldular.[16]
Evet, mü'min, hayatını işte böyle istihkar eder ve "Ben öleyim, başkaları yaşasın!" der. Onun nazarında hayatın, millet için, insanlık için yaşandığı müddetçe bir mânâsı vardır ve o, ömrünün dakikalarını hep bu duygu içinde değerlendirir.
Beden insanına gelince, onu da Kur'ân-ı Kerim şöyle hikâye eder:
Onlar, "Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, savaşın; doğrusu biz burada oturacağız." (Mâide sûresi, 5/24) demişlerdi.
http://tr.fgulen.com/content/view/17160/3/
"'Allah'a inanın ve Peygamberi'nin yanında cihad edin!' diye bir sûre inmiş olsa, onların gücü yetenleri sizden izin isterler ve 'Bizi bırak, oturanlarla beraber kalalım.' derler." (Tevbe sûresi, 9/86)
Öyleki, memleket yıkılma ve yok olma uçurumuna gelse dayansa ve mütrefînden yardım istense, ihtimal onların cevabı, "Bana ilişmeyen yılan bin yıl yaşasın!" şeklinde olacaktır. Bunu bilmek kehanet değildir. Zira bir şey geçmişte nasıl olmuşsa şimdi de öyle olacaktır.
"Memleket yanıyor!" mu dediniz? Hayatını hep arenada, başkasının ölümünü seyretme zevkiyle geçirenler, vahşetten lezzet alanlar, size bir damla su vermeyecek ve bunu kendileri adına israf sayacaklardır.
Bu açıdan, yukarıdaki âyet şöyle de açıklanabilir:
"Habib-i Zîşânım! Kur'ân'dan bir sûre nâzil olup da onlara 'Allah ve Resûlü'nün yolunda cihad edin!' dense, zevk ve sefasını yaşayan, yumuşak döşekler üzerinde hayatın tadını çıkarmaya çalışan, her şeyi cismanî zevk ve lezzetten ibaret gören ve böylece hep cismanî yaşayan mütrefîn, hemen izin isteyecek ve 'Bizi bu hususta mazur gör.' diyeceklerdir."
Yani "Düşmanlarımız silahlanıp kapımıza gelmiş ve memleketimizi işgal etmek istiyorlar. Bu ezelî ve ebedî hasımlarımızı ters yüz etme işi bugün bize düşmektedir. Var mısınız mücadeleye?" dendiği zaman, "Bizi bırakıver de şöyle evlerimizde avratlarımızla oturalım. Şu bahar deminde, yaz mevsiminde, iliklerimize kadar zevk u sefanın enginliğini hissettiğimiz şu günlerde hayatı istihkârın, ölüme gitmenin, kabri arzulamanın âlemi mi var?" karşılığını vereceklerdir.
Bu anlayışı, Kur'ân ve tarihî perspektif açısından ele aldığımızda, bunun bir beden insanı anlayışı olduğunu görürüz. Ve İslâm'a göre bu düpedüz bir pintileşmedir.
Hz. Ali Efendimiz Hayber'e giderken kendisini Medine'yi kollamak için bırakan Resûlullah'a aynen şöyle demişti: "Yâ Resûlallah! Beni, burada bir kadın gibi, kadınların içinde mi bırakmak istiyorsun?"[15] İşte mü'mince anlayış budur.
Amr b. Cemuh, ayakları iki büklüm ve eğriydi. Sopayla ancak yürüyebiliyordu. Ama o, cesur mu cesur, mert mi mert, levent mi levent birisiydi. Bir sürü evlât yetiştirmiş ve hepsini Resûl-i Ekrem'e asker olarak takdim etmişti. Uhud'a çıkılırken henüz bir senelik Müslümandı. Çocukları, "Baba sen çıkma! 70-80 yaşındasın. Biz savaşırız senin yerine. İman ettin, dünyanı aydınlattın, bu sana yeter!" diyorlardı.
O, çocukların bu düşüncesi karşısında onları ikna edemediği için, sopasına dayana dayana huzur-u Risâletpenâhi'ye gelmiş ve "Yâ Resûlallah! Bak şu çocukların hâline. Benim cihada iştirak etmeme mâni olmak istiyorlar." demişti.
Allah Resûlü de onu teskin ve evde kalmasını temin sadedinde, "Sen yaşlısın, sakatsın; dolayısıyla da muafsın, evde kalabilirsin." demişti. Ama o, "Yâ Resûlallah! Bırak, Allah yolunda şehit olayım?" demiş ve bu konuda ısrarda bulunmuştu.
Tekrar ediyorum; bu zat, bir sene evvel Müslüman olmuştu... Olmuştu ama, iman iliklerine kadar işlemişti. Hayatı istihkâr ediyor ve burnunda burcu burcu Cennet kokuları tütüyordu. Onun bu hâli karşısında Allah Resûlü çocuklarına işaret ve iş'arda bulunarak, "Bırakın babanızı, gitsin!" buyurmuşlardı. Bıraktılar ve sopasına dayana dayana Uhud'a kadar yürüdü. Yürüdü ve ilk hamlede, Allah Resûlü'nün gözünden kayboldu. Birkaç dakika sonra gözleri Mele-i A'lâ'ya dikilen Allah Resûlü'nün şöyle buyurduğu duyuldu:
"Ben, şu dakikada Amr b. Cemuh'u Cennet'te o çarpık ayakları düzelmiş, dimdik yürürken görüyorum." Aradılar. Onu Cabir'in babası Abdullah İbn Amr'la sırt sırta yatıyor buldular.[16]
Evet, mü'min, hayatını işte böyle istihkar eder ve "Ben öleyim, başkaları yaşasın!" der. Onun nazarında hayatın, millet için, insanlık için yaşandığı müddetçe bir mânâsı vardır ve o, ömrünün dakikalarını hep bu duygu içinde değerlendirir.
Beden insanına gelince, onu da Kur'ân-ı Kerim şöyle hikâye eder:
Onlar, "Ey Musa! Onlar orada oldukça biz asla oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, savaşın; doğrusu biz burada oturacağız." (Mâide sûresi, 5/24) demişlerdi.
http://tr.fgulen.com/content/view/17160/3/