Allah'ın binbir ismi vardır. Bunlara Esmâ-i Hüsna denilir. Her güzellik sahibi güzelliğini göstermek istemesi sırrınca herbiri sonsuz güzel binbir ismin sahibi Cenâb-ı Hak da bu isimlerini kâinatta tecellî ettirmiş, akıl ve şuur sahiplerinin tefekkür nazarlarına sunmuştur. Diyebiliriz ki kâinattaki her şey Esmâ-i Hüsnanın birer aynası, birer mektubundan ibarettir. İnsana düşen bu güzellikleri görmek, düşünmek, bu isim ve sıfatların Sahibinin büyüklük ve yüceliğini anlamak, şuurlu bir şekilde bu isimlere mazhar ve ayna olmaktır.
İşte bu güzel isimlerden biri de Adl'dir. Her hak sahibine hakkını vermeyi, hakkı yerine koymayı gerektiren bu kutsî isim yerden göğe kadar her şeye lâyık olduğunu vermekte ve mükemmel tecellileriyle eşyayı ayakta tutmaktadır.
Bu güzelliklerin hayata geçirilmesinde peygamberlerin öncülük ettiklerini de burada hemen belirtelim. Onların bu husustaki ortak mücadeleleri kâinattaki bu düzeni sarsan, bozan zulümlere, haksızlıklara karşı çıkmak, ezilenleri kurtarmak, korumak, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacına koşmaktı.
Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) daha gençliğindeyken bile bitki olsun, hayvan olsun, insan olsun kime yapılırsa yapılsın haksızlığın her türlüsüne karşı çıkmış, hakkı çiğnenenlerin yanında olmuştu. Bu maksatla haksızlıkları önlemek maksadıyla kurulan Faziletlilerin Yemini anlamındaki Hılfü'l-Füdûl cemiyetine yirmi yaşlarında bir delikanlı olduğu halde üyeliğe girmekte tereddüt etmemiş; fakir, zayıf ve kimsesizleri korumaya çalışmıştı. Cemiyet de Yemen'in Zebid Kabilesinden malı çalınan gariban bir adamın malını gasıptan almakla ilk faaliyet adımını atmıştı. Bu cemiyete üye olduğunu peygamberliği döneminde değerlendirirken, "Benim için bu yemin kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha değerlidir. Bugün de böyle bir cemiyete çağrılacak olsam, derhal katılırım"1 buyurmuşlardı.
O ömrü boyunca hep zulme karşı olmuş, adaleti ayakta tutmak için didinmişti. Dinini yaymaya başladığında ona ilk koşanlar da hakları ezilen köleler, kimsesizler, fakirlerdi.
Cahiliyye dönemindeyken Mekkelilerin birçok meselede Resûlullahın hakemliğine başvurmaları da onun ne derece âdil davrandığının, doğru kararlar verdiğinin delillerindendir. Otuz beş yaşlarındayken Kâbe'nin tamiri esnasında Hacerü'l-Esved'in yerine yerleştirilmesinde takındığı tavır ne derece isabetli hareket ettiğini gösterir. Bu sayede o, kan dökülmesine kadar varabilecek büyük bir kargaşanın önüne geçmeyi başarmıştı. Mekkeliler Hacerü'l-Esved'i yerine koyma konusunda ilk gelen kişiyi hakem seçeceklerini söylemişlerdi. Peygamberimizin geldiğini görünce de şöyle demişlerdi: "Bu Muhammed! Bu kendisine son derece güvenilen bir kimsedir. Onun hakem olmasına hepimiz yürekten razıyız. Hakemliğini kabul ediyoruz."2
Evet, Hakkın yerini bulması, kargaşa ve haksızlıkların önlenmesi için ömrü boyunca hep hakkı, hakikati ikame etmişti Allah Resûlü (a.s.m.).
ŞABAN DÖĞEN
Dipnotlar:
1- Tabakat, I:129; İbni Hişam, 1:141-142.
2- Şifâ-i Şerif Terc., s. 133.
İşte bu güzel isimlerden biri de Adl'dir. Her hak sahibine hakkını vermeyi, hakkı yerine koymayı gerektiren bu kutsî isim yerden göğe kadar her şeye lâyık olduğunu vermekte ve mükemmel tecellileriyle eşyayı ayakta tutmaktadır.
Bu güzelliklerin hayata geçirilmesinde peygamberlerin öncülük ettiklerini de burada hemen belirtelim. Onların bu husustaki ortak mücadeleleri kâinattaki bu düzeni sarsan, bozan zulümlere, haksızlıklara karşı çıkmak, ezilenleri kurtarmak, korumak, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacına koşmaktı.
Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) daha gençliğindeyken bile bitki olsun, hayvan olsun, insan olsun kime yapılırsa yapılsın haksızlığın her türlüsüne karşı çıkmış, hakkı çiğnenenlerin yanında olmuştu. Bu maksatla haksızlıkları önlemek maksadıyla kurulan Faziletlilerin Yemini anlamındaki Hılfü'l-Füdûl cemiyetine yirmi yaşlarında bir delikanlı olduğu halde üyeliğe girmekte tereddüt etmemiş; fakir, zayıf ve kimsesizleri korumaya çalışmıştı. Cemiyet de Yemen'in Zebid Kabilesinden malı çalınan gariban bir adamın malını gasıptan almakla ilk faaliyet adımını atmıştı. Bu cemiyete üye olduğunu peygamberliği döneminde değerlendirirken, "Benim için bu yemin kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha değerlidir. Bugün de böyle bir cemiyete çağrılacak olsam, derhal katılırım"1 buyurmuşlardı.
O ömrü boyunca hep zulme karşı olmuş, adaleti ayakta tutmak için didinmişti. Dinini yaymaya başladığında ona ilk koşanlar da hakları ezilen köleler, kimsesizler, fakirlerdi.
Cahiliyye dönemindeyken Mekkelilerin birçok meselede Resûlullahın hakemliğine başvurmaları da onun ne derece âdil davrandığının, doğru kararlar verdiğinin delillerindendir. Otuz beş yaşlarındayken Kâbe'nin tamiri esnasında Hacerü'l-Esved'in yerine yerleştirilmesinde takındığı tavır ne derece isabetli hareket ettiğini gösterir. Bu sayede o, kan dökülmesine kadar varabilecek büyük bir kargaşanın önüne geçmeyi başarmıştı. Mekkeliler Hacerü'l-Esved'i yerine koyma konusunda ilk gelen kişiyi hakem seçeceklerini söylemişlerdi. Peygamberimizin geldiğini görünce de şöyle demişlerdi: "Bu Muhammed! Bu kendisine son derece güvenilen bir kimsedir. Onun hakem olmasına hepimiz yürekten razıyız. Hakemliğini kabul ediyoruz."2
Evet, Hakkın yerini bulması, kargaşa ve haksızlıkların önlenmesi için ömrü boyunca hep hakkı, hakikati ikame etmişti Allah Resûlü (a.s.m.).
ŞABAN DÖĞEN
Dipnotlar:
1- Tabakat, I:129; İbni Hişam, 1:141-142.
2- Şifâ-i Şerif Terc., s. 133.