MEVLEVÎLİK
1- Kuruluşu
Ölüm gününü Hakkla vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânânın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri...
Hz.Mevlânânın fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani İslâma çağıran bir el...
İslâm Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammedin yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.
Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ
Gel!.. Ne olursan ol, yine gel...
İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta...
İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni...
Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel. [1].
Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatının temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler [2].
Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolunun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadasına,
Asya ve Avrupaya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...
2 - Çile Sistemi
Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren çile denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
Mevlevî olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa matbah denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.
Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş dede ler nezâret ederdi [3].
4 - Semâ Töreni
Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur [4]. Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema Töreni ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nât- ı Şerîf eklenmiştir [5].
Sema, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcıya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip İnsan- ı Kâmil e doğru yönelişini ifâde eder [6].
Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur [7].
Mutrıbdaki saz grubu asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab, kanun, tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında bir neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün mukaabeleyi kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle usûl vurarak eseri okurlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil) ile, bir diğeri de zilsiz def (bendir) ile usûle iştirak eder [8].
Sema Töreni, Nât-ı Şerîfle başlar. Nât-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammedi öven, Hz.Mevlânânın bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından Itrî adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendinin Rast makamından bestelediği bu nat-i, nat-hân ayakta ve sazsız okur.
Nati, kudüm darbları izler. Bu Yüce Yaratıcının kâinata ol emridir. İslâm inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir. Na'tden sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi temsîl eder [9].
Taksimden sonra peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sema meydanında sağdan sola doğru dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe Devr-i Veledî denir [10].
Semâhânenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post arasında var olduğu kabul edilen bir çizgi, semâhâneyi iki yarım daireye böler. Hatt-ı istivâ denilen bu çizgi, mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz [11].
Devr-i Veledî esnâsında, şeyh postunun hemen önünde sema törenine adını veren bir olay cereyan eder; mukâbele yani karşılaşma...Semâ meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâya basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Buna Mukâbele denir [12].
Postun tam karşısında Hatt-ı İstivânın sema meydanını kestiği noktaya gelen derviş burada da baş keser ve Hatt-ı İstivâya basmadan yürüyüşüne devam eder [13].
Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır. Bu devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkati İlm-el Yakîn olarak bilişi, Ayn-el Yakîn olarak görüşü, Hakk-al Yakîn olarak da Ona erişi sembolize eder [14].
Kudümzenbaşının Devr-i Veledînin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar. Semâzenler tek tek şeyh efendiden icâzet alıp, semaa başlarlar [15].
Sema, her birine selâm adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idâre edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizâmı temin eder [16].
I.Selâm, insanın kendi kulluğunu idrâk etmesidir.
II.Selâm, Allahın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.
III.Selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir.
IV.Selâm ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm da en yüce makam, kulluktur [17].
V.Selâmın başlaması ile postnişîn yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan sema a girer. Postundan sema meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine dönerek postuna gider. Buna Post Semâı denir.
Bu arada V.Selâm bitmiş, Son Peşrev ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim yapılmaktadır [18].
Şeyhin posttaki yerini almasıyla Son Taksim de sona erer ve Kuran-ı Kerîmden bir bölüm yani Aşr-ı Şerîf okunur. Son dualar, Allahın adı olan Hû nidâları ile son selamlaşmalarla Semâ Töreni sona erer. Şeyh Efendiden sonra semâzenler ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terkederler [19].
1- Kuruluşu
Ölüm gününü Hakkla vuslat, sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânânın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri...
Hz.Mevlânânın fikirleri ve yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani İslâma çağıran bir el...
İslâm Peygamberi, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammedin yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.
Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ
Gel!.. Ne olursan ol, yine gel...
İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta...
İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere bozmuş ol tevbeni...
Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel. [1].
Çelebi Hüsâmeddin döneminde başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatının temelini attılar ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler [2].
Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen Anadolunun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadasına,
Asya ve Avrupaya yayıldılar. Artık padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...
2 - Çile Sistemi
Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren çile denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
Mevlevî olmaya karar veren kişi gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa matbah denilen eğitim bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar, kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.
Çile esnasında ortalığı silip süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema meşk eder, mesnevî okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş dede ler nezâret ederdi [3].
4 - Semâ Töreni
Mevlevîlik deyince ilk akla gelen semâ, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur [4]. Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema Töreni ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nât- ı Şerîf eklenmiştir [5].
Sema, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcıya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip İnsan- ı Kâmil e doğru yönelişini ifâde eder [6].
Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur [7].
Mutrıbdaki saz grubu asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab, kanun, tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında bir neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün mukaabeleyi kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle usûl vurarak eseri okurlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil) ile, bir diğeri de zilsiz def (bendir) ile usûle iştirak eder [8].
Sema Töreni, Nât-ı Şerîfle başlar. Nât-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammedi öven, Hz.Mevlânânın bir şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından Itrî adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendinin Rast makamından bestelediği bu nat-i, nat-hân ayakta ve sazsız okur.
Nati, kudüm darbları izler. Bu Yüce Yaratıcının kâinata ol emridir. İslâm inanışına göre Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek diriltmiştir. Na'tden sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi temsîl eder [9].
Taksimden sonra peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sema meydanında sağdan sola doğru dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe Devr-i Veledî denir [10].
Semâhânenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post arasında var olduğu kabul edilen bir çizgi, semâhâneyi iki yarım daireye böler. Hatt-ı istivâ denilen bu çizgi, mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz [11].
Devr-i Veledî esnâsında, şeyh postunun hemen önünde sema törenine adını veren bir olay cereyan eder; mukâbele yani karşılaşma...Semâ meydanının sağ tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâya basmadan ve posta sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş, aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Buna Mukâbele denir [12].
Postun tam karşısında Hatt-ı İstivânın sema meydanını kestiği noktaya gelen derviş burada da baş keser ve Hatt-ı İstivâya basmadan yürüyüşüne devam eder [13].
Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır. Bu devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkati İlm-el Yakîn olarak bilişi, Ayn-el Yakîn olarak görüşü, Hakk-al Yakîn olarak da Ona erişi sembolize eder [14].
Kudümzenbaşının Devr-i Veledînin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar. Semâzenler tek tek şeyh efendiden icâzet alıp, semaa başlarlar [15].
Sema, her birine selâm adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idâre edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizâmı temin eder [16].
I.Selâm, insanın kendi kulluğunu idrâk etmesidir.
II.Selâm, Allahın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.
III.Selâm bu hayranlık duygusunun aşka dönüşmesidir.
IV.Selâm ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm da en yüce makam, kulluktur [17].
V.Selâmın başlaması ile postnişîn yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan sema a girer. Postundan sema meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine dönerek postuna gider. Buna Post Semâı denir.
Bu arada V.Selâm bitmiş, Son Peşrev ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim yapılmaktadır [18].
Şeyhin posttaki yerini almasıyla Son Taksim de sona erer ve Kuran-ı Kerîmden bir bölüm yani Aşr-ı Şerîf okunur. Son dualar, Allahın adı olan Hû nidâları ile son selamlaşmalarla Semâ Töreni sona erer. Şeyh Efendiden sonra semâzenler ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terkederler [19].
Dipnotlar / Kaynaklar :
[1] Can, Şefik, a.g.e., c.1, Rubâi No: 83.
[2] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.329- 340
[3] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.390- 395
[4] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.380- 384
[5] Nât-ı Şerîf 1640- 1712 tarihleri arasında yaşamış büyük bir Türk Bestekârı Buhûrîzâde Mustafa Efendi (Itrî)
tarafından bestelenmiştir.
[6] Çelebi, Dr. Celâleddin B., Geleneksel Semâ Törenleri (Broşür)
[7] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.370- 379
[8] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.464 (Halil Dikmenin makâlesinden)
Tanrıkorur, Cinuçen & Barihüdâ, Kültür Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu Semâ Gösterisi
Tanıtım Kitapçığı, s.2
[9] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.374
[10] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.374- 375
[11] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.375
Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlevîlik Âdâb ve Erkânı, s.78
[12] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.375
[13] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.375
[14] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.375
[15] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.375- 376
[16] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.376
[17] Çelebi, Dr. Celâleddin B., a.g.e.
[18] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.377
[19] Gölpınarlı, Abdülbâkî, Mevlânâdan Sonra Mevlevîlik, s.378- 379