Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

MuhacirEnsar

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
31 Eki 2005
Mesajlar
6,511
Aldığı Beğeniler
40
Konum
MEDİNE
Takım
Fenerbahçe
Bir şeb ki sarây-ı Ümmehânî
Olmuşdu o mâhın âsumânı

Ammâ ki ne şeb emîn-i rahmet
Şeyhu'l-harem-i harîm-i hazret

Mânend-i Bilâl-i sâhib-irfân
Nûr-ı siyeh içre nûr-ı îmân

Gûyâ o şeb-i şeref-meâsir
Veysü'l-Karan idi nûr-ı zâhir

Yüz sürmeği geldi hâk-i pâye
Davetli bulundular alâya

Ol leyle içün sipihr-i gerdân
Etdi nice bin sabâhı kurbân

Çün âb-ı hayât o şâm-ı enver
Rengi siyeh idi mevci ahdar

Ebr-âver olup bahâr-ı nâsût
Cûş eyledi sebze-zâr-ı lâhût

Ser-çeşme-i Hızr olup hüveydâ
Ervâh-ı bekâya oldu irvâ

Zulümât çekip sürâdık-ı gayb
Sır söyledi mâha mihr lâ-rayb
Tâ mihr ede mâha arz-ı dîdâr

Zulümât-ı hafâya girdi envâr
Cûş eyledi sanki Nîl-i hayret

İhyâ ola tâ ki Mısr-ı vuslat
Bast eyledi nokta-i süveydâ

Sır oldu içinde şâm-ı ısrâ
Envâr ile kâ'inât doldu

İşte bu gece sabâh oldu
Şevk eyledi mihri pâre pâre

Şenlendi meşâil-i sitâre
Bir hırmen-i nûr olup nüh eflâk

Hurşîdi kapatdı pertev-i hâk
Bir feyz erişdi bu zemîne

Kim oldu sarây-ı âb-gîne
Ger etmese mihr ü meh takaddüm

Şebnem yerine yağardı encüm
Envâr bürüdü kâ'inâtı

Rûşen görür oldular hayâtı
Berk urdu o şeb-çerâg-ı nâyâb

Mahvoldu hep âfitâb ü meh-tâb
Bir harman idi nücûm-ı pür-tâb

Hurşîd ü meh anda kirm-i şeb-tâb
Yine-i nûr olup şeb-i târ

Yâr eyledi yâra arz-ı dîdâr
Gönderdi Hüdâ edip meşiyyet

Cibrîl-i emîni peyk-i davet
Her geh ki inerdi âsumândan

San arşa çıkardı hâkdândan
Tebşîr kılıp Sürûş-ı azam

Dedi ki eyâ Resûl-i ekrem
Adın kodular Burak-ı yektâ

Geldi ayağına arş-ı alâ
Eyle güzer arş u âsumâni

Mahzûn buyurma lâ-mekânı
Ol maksad-ı "kün fe-kân"-îcâd

Ferman-ı Hüdâya oldu münkâd
Herşey olur aslına şitâbân

Çıktı yine âsumâna Kur'ân
Çün basdı rikâba pây-ı himmet

Zîn hânesi idi beyt-i vahdet
Ne kaldı zemîn ü zamâne

Mahvoldu bu turfa âşiyâne
Cûş eyledi çün muhît-i vahdet

Manâya mübeddel oldu sûret
Hem sûrete girdi sırr-ı vahdet

Manâ-yı kadîm buldu sûret
Nâgeh görünüp harîm-i aksâ

Abdiyyetin oldu sırrı peyda
Ol sâcid olup Hak oldu mescûd

Dendi bu makâma Gayb-ı Meşhûd
Ervâh-ı rusül cemâat oldu

Allah bilir ne hâlet oldu
Ey hâme o rütbe olma çâlâk

Esrâr-ı nübüvvet olmaz idrâk
Deryâ sözü şebneme ne lâyık

Tanrı işi âdeme ne lâyık
Gel âdet-i şâirâne git sen

Sûfiyye sözün ferâgat et sen
Çün basdı sipihr-i evvele pâ

Oldu iki pâre bedr-i ranâ
Tâ halka ayân ola mücerred

Kim devr-i kamer mi devr-i Ahmed
Mirâcda çün zamân yokdur

Evvel demeğe tüvân yokdur
Mâh olması muciziyle münşak

İspât idi şerh-i sadrı el-hak
Ol bî-dile iltiyâm kıldı

Gönlünü alıp hırâm kıldı
Çâvuşluk etdiler sürûşân

"Allahü meak"le dem-hurûşân
Azmeyledi vahy-i vârid üzre

Vardı felek-i Utârid üzre
Çün geldi o şâir-i felek-câh

Ol şâhdan oldu mazeret-hâh
Afveyledi nâme-i siyâhın

Hassâne bağışladı günâhın
Mebûsuna rehber oldu bâis

Açıldı der-i sipihr-i sâlis
Zehrâsın edip şefî-i Zühre

Afvından o şâhın aldı behre
Çârüm feleği kılınca seyrân

Fahr etdi dü-bare çâr-erkân
Feyz aldı Melîhden Mesîha

Tekrârdan oldu sanki ihyâ
Berk urdu o şeb-çerâg-ı câvid

Şermiyle zemîne girdi hûrşîd
Çün târem-i hâmis oldu menzil

Mirrîhe erişdi hadşe-i dil
Kan ağlayıp etdi özre âheng

Dâmân-ı sipihri kıldı gül-reng
Afvetti o şâh-ı âsumân-rahş

Azrâ'ile kıldı cürmünü bahş
Çün şeş cihet oldu kâm-râhş

Çarh-ı şeşüme erişdi râhş
Tâ ede o şâh-ı heft-iklîm

Kâdî-i sipihre şeri talîm
Teblîğ kılıp Cenâb-ı Hakdan

Nehyeyledi hükm-i mâ-sebakdan
Men oldu kehânet ile tencîm

Zâhirle müzâhir oldu tanzîm
Çün erdi sipihr-i heftümîne

Bahşetdi saâdet âlemine
Keyvân şefî edip Bilâli

Böyle deyip etdi rûy-mâlı
Besdir bana bu şeb özr-hânî

Bâlâ-ter-i reng kıl siyâhı
Çün Hazret-i Pâdişâh-ı Levlâk

Tekmîl ile kıldı seyr-i eflâk
Ammâ dahi bahşiş-i ilâhî

Mirâcını bulmadı kemâhî
Kürsîye basınca pây-i reftâr

Şevkeyledi sâbitâtı seyyâr
Teşrîfi için buyurdu zîrâ

Olmu felekü'l-burûc bercâ
Basmakla kadem vücûd-ı pâki

Eflâke çıkardı Sevr-i hâki
Lütfedip o pâdişâh-ı yektâ

Koz bekçibaşısı oldu Cevzâ
Diryûze elin açınca Mîzân

Dirhem yerine dürr etdi rîzân
Hût eyledi zîr-i hâke âheng

Girdâb-ı hafâya girdi Harçeng
Kıldı Esed ibn-i ammini yâd

Tahlîsine andan oldu imdâd
Zîrâ Hamel eyleyip şikâyet

Etmişdi celâdetin hikâyet
Delv ağlayıp oldu hâli derhem

Bir reşha deyip beçâh-ı Zemzem
Bir feyz ile şâd olup öğündü

Dûlâb-ı Muhammedîye döndü
Pervîn Cedy olunca tezyîn

Sıbteynine tuhfe kıldı tayîn
Şeh-perr-i Sürûş ol şeb-i râz

Hep Sünbüleden ederdi pervâz
Çün sâat-i çarha lâzım Akreb

Vaktâ o da kıldı arz-ı matlab
Buldu şeref-i kabûle imkân

Fevtolmadı bir dakîka ihsân
Kavsine bakınca Zâl-i dehrin

Pek zaafını gördü hâl-i dehrin
Ol şehsüvâr-ı "kâb-ı kavseyn"

Kıldı seferin verâ-yı kevneyn
Cibrîl-i Emîne oldu hem-pâ

Tâ arş-ı Hüdâyı kıldı me'vâ
Levh-i kalem hezâr-esrâr

Hem oldu kerrûbiyân bedîdâr
Şevkından o rütbe oldu medhuş

Arş eyledi sâhibin ferâmûş
Arşı bırakıp misâl-i sâye

Zü'l-arş dedi o arş-pâye
Ol seyrde mâverâ göründü

Tâ Sidre-i Müntehâ göründü
Açıldı der-i harîm-i vahdet

Kurbet geri kaldı geldi vuslat
Cibrîlde acz olup hüveydâ

Elfâzı bırakdı anda manâ
Evvel ne idi ne oldu bilmem

Lebrîz idi ol ne doldu bilmem
Ey rahmeti râyegân Rahmân

Lütfunla bu bendeñ eyle şâdân
Hâhiş-ger-i devlet-i müebbed

Yanî ki fakîr Gâlib Esad
Mücrimdir eğerçi ümmetindir

Ümmîdi senin şefâatindir
Olmazsa şefâatinden ihsân

Çok zâhidin ola hâli hırmân
Çü ehl-i kebâ'irim siyeh-kâr

Her maksadıma beşâretim var

.
 

MuhacirEnsar

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
31 Eki 2005
Mesajlar
6,511
Aldığı Beğeniler
40
Konum
MEDİNE
Takım
Fenerbahçe
Divan şiirinin son büyük temsilcisi Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk adlı mesnevîsinde yer alan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'in Mübarek Mirâcı ve (Bu Mirâç gecesinde) Meydana Gelen Apaçık Mucizelerinin Hikâyesi adlı bölümde Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in Cenâb-ı Hak tarafından göğe alınıp oradaki âlemleri gezdirildiği ve gördüğü mucizeleri doyumsuz bir üslûp ile anlatmaktadır.
Şeyh Galip, Divan edebiyatının en büyük şairlerinden biri sayılmaktadır. O, şiirinin mükemmelliği sayesinde haklı olarak bu mevkiye yerleşmiştir. Gerçekten de Şeyh Galip'in şiirlerinde ayrı bir estetik, kullandığı kavramlarda orijinallik, mükemmel bir seziş ve hayal gücü, kelimeleri ve mazmunları yerli yerinde kullanış vardır. İran ve Hindistan'da ortaya çıkan ve "söylenecek mazmunu en ince ve hayalî bir şekilde ifade etme, bazen de muammayı andıran güç mazmunlar söyleme" esasına dayanan Sebk-i Hindî tarzı, Türk edebiyatında Sâib'ten sonra ortaya çıkmıştır. Galip ise Divan edebiyatında bu tarzın en büyük temsilcisi kabul edilmektedir. O, Türk şiirine bir yenilik getirmek istemiş ve bu sebeple şiirde mânânın önemi üzerinde sıklıkla durmuştur. Kendinden önce gelen şâirlerin şiirlerinden bahsederken zemîn-i köhne ve kudemâ tavrı ifadelerini kullanmış ve buna karşılık manzumelerinde sıklıkla kullandığı nev-zemîn, maânî-i nâ-güfte tabirleriyle yapacağı yenilikleri haber vermiştir.
Şeyh Galip'e göre şiir; ne önce bulunmuş manzumeler, ne ıstılâhî tabirler, ne Arapça ibare, ne ağdalı edâ, ne belâgat kâidelerine uygunluk, ne çehre güzelliğinden bahsetme, ne de herkes tarafından beğenilen sözdür. O, yeni söz imkânı kalmadığı için şiiri belli kalıplar ve mazmunlar içinde yazanlara karşı daima itiraz eder. "Allah insana neredeyse tükenmeyecek söz havuzu nasip etmiştir. Bu havuzdan herkes istifade edebilir." der.
Fuzûlî'deki iç ürpermesinin, Bâkî'deki şekil insicâmının, Nefî'deki dil salâbetinin, Nedim'deki şehirli zerâfetinin ve Mevlevî olduğu için de Mevlânâ asâletinin hepsi Galip'te mevcuttur. O, edebiyatımızda nezih ve vakûr bir içliliğin, asil bir ruhun, olgun bir tefekkürün ve son derece titiz bir sanatkârlığın en güçlü örneklerinden biridir. Onun şiirinin bariz özelliklerinden birisi, renkli ve içli bir mistisizmin mısralara verdiği zenginlik manzarasıdır.

Galip'in üslûbunda özgünlük söz konusudur. O, yukarıda saydığımız ve dile getiremediğimiz birçok kişiden etkilenmiş ve bunun sonucunda kendi orijinal üslûbunu bulmuştur. Gönülden bağlı olduğu Mevlânâ'nın, üzerinde bıraktığı tesir büyüktür. O, Mevlânâ gibi içli sezişlere, hayal gücüne yönelir. Mecaz ve teşbihlerle anlatmak istediği konuyu baştan aşağı gözden geçirir. Kendine has ve kimsede olmayan bir üslûp yakalamıştır. Bu üslûpte hayal gücünün büyük önemi vardır. Galip kendi hayâl gücünü şiirlerinde mükemmel bir şekilde kullanır. Bazen eski zamanda kullanılan yıpranmış hayâlleri ele alarak bunlara yeni bir ruh verip, onları yaşayan bir unsur olarak okuyuculara takdim eder.
Çalışmamızın başında beyitler hâlinde verdiğimiz Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in Miraç hadisesi, Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk adlı mesnevîsinde yer alan bir bölümdür. Hüsn ü Aşk Türk mesnevîsinin en zirvelerinde yer alır. Bu eserde biz, onun tasavvuf görüşünün alegorik bir hikâye içinde dile getirildiğini görürüz. Şeyh Galip; tasavvufu, ilâhî aşka götüren bir yol olarak kabul eder. Mecâzî aşk, tasavvufta güzelden güzelliğe, fertten cemiyete, mazhardan zâhire, kuldan Hakk'a ve kesretten vahdete doğru bir yol takip eder. Hüsn ü Aşk zengin bir duygu ve düşünüşle söylenmiş hikâye dilinden çok şiir diliyle terennüm edilmiş orijinal bir mesnevîdir. Eserin kahramanları ne Leylâ ile Şîrîn gibi aşk tarihinde birer vücûda bürünmüş ve tanınmış güzeller, ne de Mecnûn ile Ferhâd gibi bu güzellere vurulmuş tarihî-menkıbevî aşk kahramanlarıdır. Bu mesnevînin kahramanları "hüsn" yani güzellik ve bu güzelliğe ezelden bağlanışların ifadesi olan "aşk"ın kendileridir. Galip bu eseriyle tarikatte mutlak güzellik olan ebedî maşûka (Cenâb-ı Hakk'a) ulaşmanın ancak çok çetin eziyetlere göğüs germekle olabileceğini, seyr ü sülûkün bir mürşidin yol göstermesiyle tamamlanacağını belirtmiş, yani Hüsn'ün Aşk'tan başka bir şey olmadığını ortaya koymuştur.
Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk adlı mesnevîsini yazarken, her ne kadar Mevlânâ'nın feyz havuzundan faydalandığını,

Feyz erdi cenâb-ı Mevlevî'den
Aldım nice ders Mesnevî'den
beyitleriyle açıklamakta; eserindeki sırları ve hayalî tabirleri ise Mevlânâ'nın muhteşem eseri Mesnevî'den aldığını,
Esrârını Mesnevîden aldım
Çaldım velî mîrî malı çaldım
beyitleri ile söylemekteyse de onun kendine has ve belki de hiç kimsede bulunmayan bir hayâl dünyasının olduğu bir gerçektir. O, bu eserinde ne bir İranlı, ne bir Hintli, ne de herhangi bir Türk şairini kendisine rehber almış ve onun izinden gitmiştir. Eserine konu ve his bakımından olduğu gibi hayâl ve dil bakımından da nizâm ve kanunları kendisi koymuş, kendi kabiliyet ve zekâsından başka bir rehber ve üstâd kabul etmemiştir. Böylece eser, orijinal yönü sebebiyle Türk edebiyatında meydana getirilen Türkçe mesnevîlerin en güzeli olma vasfını kazanmıştır.

Hüsn ü Aşk'ın içinde geçen Miraç hâdisesine gelince; bu hâdise, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)'in Cenâb-ı Hak tarafından Ümm-i Hânî'nin evindeyken, oradan alınıp kendi katına çıkarılması ve burada geçen harikulâde olaylarla dolu bir hadisedir. Göz açıp kapayıncaya kadar meydana gelen Miraç hâdisesi, geceleyin vukû bulmuştur. Bu sebeple gece; siyahlığı, hüznü, üzüntüyü, korkuyu temsil etmekteyse de birçok yönden aydınlığa açılan bir penceredir. Öyle geceler vardır ki, insan yaratıcısıyla baş başa kalır. El etek çekildiği zaman daha sağlıklı bir şekilde düşünür. Cenâb-ı Hakk'a el açıp tövbe eder.

Ol leyle içün sipihr-i gerdân
Etdi nice bin sabâhı kurbân

beyitleriyle Galip, uğrunda gökyüzünün binlerce sabahı kurban ettiği bir geceden, yani Miraç gecesinden bahsetmektedir. Bu gece bütün yeryüzü aydınlandı. Gecenin zifiri karanlığından yeryüzüne aydınlık menfezler açıldı. Bu menfezler nurla doldu. Kâinat nurdan ışıklarla rengârenk oldu.

Bir feyz erişdi bu zemîne
Kim oldu sarây-şâb-gîne
Envâr bürüdü kâ'inâtı
Rûşen görür oldular hayâtı

Hayat, karanlık geceden bambaşka görünmeye başladı. Âdetâ hayat yeniden başladı. Her tarafta nurdan helezonlar görüldü ve yeryüzü bereket ve bolluklarla doldu.

Mânend-i Bilâl-i sâhib-irfân
Nûr-ı siyeh içre nûr-ı îmân
Bast eyledi nokta-i süveydâ
Sır oldu içinde şâm-ı İsrâ

Bilâl-i Habeşî siyah tenli, yani zenciydi. Fakat o, Hz. Muhammed (s.a.v)'in en çok mazharına sahip sahabelerdendi. Onun imanı bir nur idi. İman nuru, nasıl Bilâl-i Habeşî'nin kalbinde, yani siyah nurunda gizliyse ve orada bulunuyorsa, kalbin içindeki siyah nokta, İsrâ yani Peygamberimiz'in gece yürüyüşünde sır oldu. Onu tam olarak kimse bilemedi. Nûr-ı siyeh veya nokta-i süveydâ tabirleri, "kalbin içinde bulunan ve eski insanlarca anlayış ve duygunun merkezi sayılan siyah ben"e denilmiştir. Yani, kalbin içinde bulunan süveydâ noktası, ilâhî aşkın tecellî ettiği yerdir. Bunu herkes idrâk edemez. Nokta-i süveydâ tabiri Sebk-i Hindî tarzında kullanılan unsurlardandır. Şeyh Galip, edebiyatımızda yukarıda da söylediğimiz gibi Sebk-i Hindî'in en büyük temsilcilerinden biri olduğu için bu tabiri yukarıdaki gibi şiirinde kullanmıştır.

Mevlânâ, "Allah göklerin ve yerin nûrudur." ayetini verdikten sonra: "Senin aklın renkler içinde kaybolduğundan dolayı nûru göremedin. Gece olunca renkler örtüldü. O zaman rengi görebilmek için nûru idrak edebilmek gerektiğini anladın. Hâricî nûr olmadıkça rengin görülmesi mümkün değildir." (Mesnevî I. cilt) diyerek herkesin bu nuru anlayamayacağını söylüyor.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ise Marifetnâme adlı eserinde: "Süveydâ, kalbin ortasında bulunan siyah noktadır. Bu siyah nokta iç güneşinin doğuş yeridir. Bu mücerred nokta, ilk akıl ve mükemmel ruh olan en büyük noktanın karşısında kâmil insanın aynasıdır ve ilâhî güneş ışığının mü'minin kalbine doğmasıdır. İlâhî sırlar bu noktaya dolunca gönül sohbetlerine girilir ve Cenâb-ı Hakk'ın meclisine varılır. Böylece insan huzura ve saadete kavuşur." diyerek süveydâ noktasının ne kadar önemli olduğunu vurguluyor.

Çün âb-ı hayât o şâm-ı enver
Rengi siyeh idi mevci ahdar
Ser-çeşmei Hızr olup hüveydâ
Ervâh-ı bekâya oldu irvâ
Envâr ile kâ'inât doldu
İşte bu gece sabâh oldu
Zulümât çekip sürâdık-ı gayb
Sır söyledi mâha mihr lâ-reyb
Ger etmese mihr ü meh takaddüm
Şebnem yerine yağardı encüm
yine-i nûr oldu şeb-i târ
Yâr eyledi yâra arz-ı dîdâr

Bu beyitlerde iç âlemin renklerinin öneminden bahsedilmektedir. Miraç gecesinde yeryüzüne inen nurlar, Hızır'ın ölümsüzlük suyu gibi ebedî ruhlara hayat vermektedir. Bu gece gayb perdeleri aralanmış, Bütün kâinâtta nurdan ışıklar aksetmeye başlamıştır. Zifiri karanlık gecelerin nur aynası olmuş ve Hz. Muhammed (s.a.v), vuslata erip Cenâb-ı Hakk'ın dîdarını görmüştür.
Mevlânâ dış renklerin ancak güneş vasıtasıyla görüldüğünü belirttikten sonra, iç renklerin de yücelik ışığının yansımasıyla görüldüğünü söyler (Mesnevî, I. cilt). Yani o, eşyanın asıl mâhiyetinin dış gözlerle görülemeyeceğini, görme gücünün basîret, yani anlayışla birleşmesi gerektiğini beyan eder.
Hz. İbrahim de basiretiyle kavradığı, kabul ettiği Yüce Yaratanını, maddî gözüyle de görmek ister ve bunun için bir arayışa girer ve aya, güneşe, yıldızlara bakar. Fakat bunların sönüp kaybolduğunu görünce gerçek yaratanın bunlar olmadığını anlar ve Cenâb-ı Hakk'ı basiret gözüyle iyice idrâk edip ona gönülden iman eder.

Siyah, göz kamaştırıcı bir renktir. Gündüz çıkan ışığı örterek mahremiyet, samimiyet ve saflığı temsil eder. İnsanın dış dünya ile olan ilişkisini kesip iç dünyaya açılmasına imkân verir. Onu maneviyat dünyasına, gayba ve hayâle götürür.

Hem sûrete girdi sırr-ı vahdet
Manâ-yı kadîm buldu sûret
Nâgeh görünüp harîm-i aksâ
Abdiyyetin oldu sırrı peydâ
Ervâh-ı rusül cemâ'at oldu
Allah bilir ne hâlet oldu.
Açıldı der-i harîm-i vahdet
Kurbet geri kaldı geldi vuslat
Cibrîlde acz olup hüveydâ
Elfâzı bırakdı anda manâ
 

MuhacirEnsar

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
31 Eki 2005
Mesajlar
6,511
Aldığı Beğeniler
40
Konum
MEDİNE
Takım
Fenerbahçe
Miraç gecesi, hiç kimsenin idrakine sığmayan hâdiseler meydana gelmiştir Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bütün peygamberlere namaz kıldırmış ve daha sonra Cebrail (a.s.)'in bile ulaşamayacağı bir yere, yani Cenâb-ı Hakk'ın katına girmiştir. Kimsenin giremeyeceği vahdet kapısı Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e açılmış, Cenâb-ı Hak ile Hz. Muhammed (s.a.v.) arasındaki yakınlık, tam bir vuslata dönmüş ve böylece kulluk sırrı açığa çıkmıştır.

Şeyh Galip, parçanın sonunda:
Çün ehl-i kebâirim siyeh-kâr
Her maksadıma beşâretim var.

diyerek günahkâr olduğunu, ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in şefaatiyle bu günahlardan kurtulacağına dair müjdeler aldığını belirtiyor. Burada dikkati çekici olan şey, "günah" kelimesiyle "siyah" rengin eş anlamlı olduğu ve siyah renkle temsil edilen günahlardan geceleri yapılan ibadet ve tevbe ile rahatlıkla kurtulunabileceğidir.

Şeyh Galip, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in Miraç hadisesini anlattığı 93 beyitlik parçada geceyi ve dolayısıyla siyah rengi güzel bir şekilde sembolik olarak anlatmaktadır. Geceler zannedildiği gibi hep kötü değildir. Geceler; vuslata erme zamanıdır, göklerin kapılarının açıldığı vakittir. Mevlânâ da geceler hakkında: "Eğer geceler olmasaydı; insanlar, hırs içinde yanıp yakılırlardı. O vakit herkes aşırı kazanç sevdâsına düşer, çok kâr elde etmek için bedenlerini çok fazla yorardı. Bu sebeple gece, rahmet hazinesi gibidir. Halkı bir an bile olsa hırstan, didinmeden, kıskançlıktan kurtarır." diyerek gecelerin, bir çok güzelliği içinde barındırdığını söylemektedir.
Şeyh Galip'in bu kadar hayâl gücüne sahip olması ve hâdiseleri ince bir şekilde düşünmesinde herhâlde gecelerin büyük rolü vardır. Muhtemelen Galip, Mevlâna gibi birçok vakit sabahlara kadar uyumayıp, tefekkür etmiş ve Cenâb-ı Hakk'a niyazda bulunmuştur.

KAYNAKLAR
-Abdulkadir Gölpınarlı,
Şeyh Galib Hüsn ü Aşk, Altın Kitaplar, İstanbul 1968.
-Kudret Altun,
Hüsn ü Aşk'ta Gece
Nûr-ı Siyâhtan Aydınlığa,
İlmî Araştırmalar,
cilt: 10,İstanbul 2000, s.9-18.
-Muhammet Nur Doğan,
Şeyh Galib Hüsn ü Aşk
(Metin, Nesre Çeviri, Notlar ve Açıklamalar), Ötüken Yay. İstanbul 2002.
-Orhan Okay,
Hüseyin Ayan,
Şeyh Galip, DergâhYay.
İkinci Baskı, İstanbul 1992.
-Türk Ansiklopedisi,
cilt: 30, Ankara 1981.
-Vasfi Mahir Kocatürk,
Hüsn ile Aşk, İstanbul1944
 

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
ALLAh ebeden razı olsun ,yüreğine sağlık
 
Üst Alt