- Üyelik Tarihi
- 14 Eki 2010
- Mesajlar
- 61
- Aldığı Beğeniler
- 0
- Takım
- Diğer
s selamünaleyküm inşallah
Son günlerde TV programlarında sıkça karşılaştığımız tartışmalar, iki eksen etrafında sürdürülerek oluşturulmak istenen içi boşaltılmış bir ‘Müslümanlık’ modelini vitrine taşımaktadır. Bu iki eksen arasına gerilen ipin bir ucunda özgür adam imajıyla Modern İslamcı, diğer ucunda kendi köklerini iyice sulandıran sözde tutucu, muhafazakâr, şeyhçi, kralcı bir tipleme öne çıkıyor.
Bir uçta Peygamber olgusu sıradan bir insan, diğer uçta da her an insanların içinde gezinen bir kutsal ruh tanımlamasıyla maniple ediliyor. Oysa Peygamberler, bütün kitaplarda geçen en yalın haliyle Allah ile kul arasında bir elçi olduğu gerçeğini işaret etmekle beraber, şeksiz ve şartsız tabi olunması gereken seçkin insanlar olarak dile getirilmişlerdir. Onları ne ilahlaştırabiliriz, ne de yaşadığı hayatı önemsiz ve gereksiz bir tarihi vaka olarak değerlendirebiliriz. Peygamberleri anarken onlara salât-u selam göndeririz fakat onlardan medet ummayız. Ya da kabirlerini ziyaret ederken onlara hayır duada bulunuruz ama bizi Allah ile beraber gözeten ve işiten biri olduklarını düşünmeyiz. Bu konuda aşırı giderek Peygamberlerini ilahlaştıran ya da tamamen dinden soyutlayan düşünce, akım, hareket, topluluk vesaire bu gün kendi muhaliflerinin var olma nedenleri haline gelmişlerdir. Oysa Peygamber, hakkında vahiy nazil olmamış konularda bir hüküm verdiğinde, ashap işin künhünü anlamak adına sorular sorsa yahut fikir beyan etse bile nihayetinde şeksiz bir imanla O’na tabi olmaktan başka bir yol tutmazdı.
Örneğin müşriklerin alaycı ve kendilerinden emin tavırları karşısında, başta Hz. Ömer(ra.) olmak üzere ashabın önde gelenlerinin aksi yönde fikir beyan etmesine rağmen Hudeybiye antlaşmasının tüm şartlarını kabul eden Peygamber (sav.), bütün ashabına aldığı bu karara tabi olmayı emretmiştir. Antlaşma öncesinde konuya işaret eden bir ayet nazil olmamasına rağmen Resulullahın bu kararı ashap tarafından Allah’ın emri olarak telakki edilmiştir. Eğer Allah’a iman Peygambere itaat etmeyi gerekli kılmasaydı, Hudeybiye de sahabe Peygamberin kararını, ayet nazil olmadığı için reddedebilirdi. Fakat Peygambere itaat sadece nazil olan ayetlere uymakla sınırlı değildi. Zira Allah, önceki Peygamberlerin birçoğunun tebliğlerinde söylediği sözleri Kuran ayetleri olarak bizlere nakletmiştir. Kuran’da Peygamberlerin hiçbirinin heva ve heveslerinden konuşmadığının dile getirilmesi, onların söylediği her şeyin dine dair bir temeli teşkil ettiği gerçeğine işarettir.
Peygamberler, Allah tarafından öğretilen bir ilimle birlikte kendilerine vahyedilen ayetleri tebliğ ederler. Örneğin, Yusuf suresi 68. ayet Yakub (a.s)’ı kasten ‘Babalarının emrettiği yerden (Mısır’a) girdiler’ diyerek başlıyor. Allah burada biz onlara (Yakub’un oğullarına) emrettik demiyor. Ancak Yakub (a.s)’ın oğulları da halkı da, Peygamberlerinin Allah’ın vahyinden ve ilham ettiği ilimden başka bir şey konuşmadıklarını biliyorlardı. Yakup (a.s)’ın emri onlar için Allah’ın emri gibiydi. Ha keza Uhud tepesine yerleştirilen okçular hakkında her ne olursa olsun konumlarını terk etmemeleri gerektiğine dair bir ayet nazil olmamıştı. Resulullahın, zahirde sadece askeri bir karar olarak görünen bu emrine hem Hz. Hamza, hem de Hz. Ömer tereddütsüz itaat etmişlerdi. Hâlbuki bu sahabelerin ikisi de İslam öncesi hayatlarında büyük komutan, lider ve askeri deha olarak tanınıyorlardı ve bu hususta Resulullahtan daha tecrübeli oldukları da bilinen bir gerçekti. Resulullah birçok kez teknik meseleler hakkında ashabının fikrini almış olsa bile, ashab son söz olarak Resulullahın verdiği karara bakar ve şeksiz itaat ederdi. Ashabın önde gelen askeri dehaları, hem Bedir de ve hem de Uhud da, hiçbir askeri eğitim ve savaş deneyimi olmayan peygamber efendimizin emirlerine harfiyen uydular. Fakat bir anlık için de olsa Peygamber gerçeği göz ardı edilince Allah’ın vaat ettiği zafer yerini hüzne bıraktı. Uhud tepesindeki okçular savaşın kazanıldığını düşünerek bulundukları konumlarını terk etmişlerdi. Fakat hem Hudeybiye antlaşmasından sonra ve hem de Uhud okçularının olayından sonra nazil olan ayetler gösteriyor ki, Resulullah konuyla ilgili önceden ayet nazil olsun ya da olmasın, neyi emretmişse Allah’ın emrettiği ve neyi yasaklamışsa Allah’ın yasakladığıdır.
Fakat maalesef son süreçte Peygamberi sıradan bir nakilci statüsünde gören bir zihniyet, Batının dünyaya pompaladığı modern hayat saplantısının dayattığı bireyciliğin de etkisiyle, Resulullahın tebliğ ettiği ayetleri modern hayata, dolaysıyla da Batılılaşma olgusuna uydurmaya çalışıyor. Resulullahı ilahlaştırmak suretiyle dini yozlaştıran zihniyet avamı etkisi altına alırken, buna tepki adı altında Kuran’ı Peygamberden soyutlayan, dini adeta Peygambersizleştiren zihniyet de, içinde anarşizmi, bireyciliği, bencilliği barındıran bir toplumsal dokuyu şekillendirmeye çalışıyor. Bu hususta haklı oldukları zannıyla samimi olarak ortaya atılanların ekseriyeti, incili tahrif ederek Hıristiyanlığı laikleştiren rahiplerin düştüğü bataklığa sürüklenirken, sosyalistlerin, din bir afyondur düşüncesine çanak tutan hokkabazlara da hareket alanı sağlamışlardır.
Bir profesörün ve genç bir yazarın konuk olarak katıldığı bir TV programında, hadislerin reddine dayanan bir çıkışla Peygamberin sadece tarihi bir şahsiyet konumuna indirgenmesinin, ulusal güvenlik açısından ehemmiyet arz ettiği vurgulanıyordu. Bu ilginç ayrıntı, statükonun ve yardakçılarının nasıl bir zemin üzerinde politika ürettiklerinin açık göstergesidir. Zira Kuran ile Peygamberin arasının açılması demek, her çağın hâkim güçlerinin istekleri doğrultusunda yorumlanmış bir İslam modeli demekti. Çünkü Peygamberin sünnetinin reddi, hadislerinin reddiyle mümkün olacağından, İslam düşmanlarına karşı bir duruş sergilemenin önüne geçilmesinin yolu da, Kuran’ın Peygambersizleştirilmesiyle mümkündü. Oysa Peygamber Kuran’ın yaşanabilecek en mükemmel örneğidir. O, İslam’ı nasıl tebliğ etmiş ve nasıl bir sosyal nizam kurmuşsa Kuran öyle söylemiş ve Kuran nasıl söylemişse O öyle tebliğ ve tatbik etmiştir. Yine Kuran’ın ifadesiyle Kuransız Peygamber ve Peygambersiz Kuran algısı da İslam değildir. Peygamberin hayatı yok sayılarak Kuran’ın vazettiği İslam yaşanamaz. Hadisleri ve dolaysıyla Peygamberin sünneti yok saydıkça da Kuran hayatı anlaşılamaz. Ayrıca İslam coğrafyalarının haçlı ve Yahudi ordularınca kuşatma altına alındığı bu günlerde Peygambersiz bir din anlayışı İslam ümmetini ne kendi içinde birliğe götürür, ne de İslam düşmanlarına ve emperyalizme karşı direnişe kaldırır.
ABD’nin tüm dünyaya yaymaya çalıştığı ılımlı İslam modeli, Peygamberinden soyutlanmış bir din anlayışından başka şey değildir. Peygamberin hayatını tarih sahnesinden silmek mümkün olamayınca, Peygambersiz bir nesil oluşturularak ümmetin silikleştirilmesi hedeflenmiştir. Dünyanın her köşesinde terör estiren ABD, İsrail ve Avrupa, Peygamber efendimizin cihadi tutumunu ve bu konudaki kararlılığını unutturmayı ve bu yolla da İslam ümmetini pasifize etmeyi planlamaktadır. Afganistan, Filistin, Irak, Çeçenistan, Ogadin, Patani, Keşmir ve Swat ta gördüğümüz tek şey oluk oluk akan Müslüman kanı değil midir? Küfür orduları İslam beldelerini yerle bir ederken, ümmetin seyirci kalan diğer kısmı ya modern algılama adına antenlerini Batıya çevirdi, ya da ediplerin, şairlerin, başı dönen dervişlerin manidar sözleriyle meşk yaptı.
Batı dünyası çok iyi biliyor ki Müslümanlar Kuran’ı okuduğu ve konuştuğu kadar Muhammed Mustafa (sav.)’in hayatını okuyup konuşsa ümmet bir günde ayağa kalkar. Ve yine çok iyi biliyor ki İslam ümmeti için bir Muhammed varken, her Müslüman için bir Kuran vardır. Modern algıya göre, Peygamberin hayatından soyutlanmış bir kitabı yorumlamak, Peygamberin hayatını yorumlamaktan daha az tehlikelidir. Zira Peygambersizleştirilmiş Kuran’daki Muhammed (sav.)’ı hayata taşımak, Muhammed (sav.)ın hayatındaki Kuran’ı yaşamak gibi değildir. Oryantalistler bu formül üzerine yola çıkarak bir dizi programlar planladılar.
Önce, modern hayatın insanın çamur tarafını nasılda pohpohladığını keşfettiler. Sonra da bu keşif içinde onlarca yüzlerce keşifler gerçekleştirdiler. Psikolojiyi soktular İslam ümmetinin içine. Kitaplaştırılmış ve sonra da kanunlaştırılmış bireysel gelişim yöntemleri ürettiler. Kul olma duygusunu yıkıp, var olma egosunu bina ettiler. Paylaşmayı yok edip, biriktirmeyi ve bireyselliği teşvik ettiler. Kitapla Peygamberin arasını açtıkları günden bu güne kadar, kul ile Allah arasındaki bağı ifsat ettiler. Dünyayla ahret arasındaki köprüyü yıktılar. Adaleti, savaşa hayır diyerek zulme peşkeş çektiler. Babayla evladı, kadınla erkeği birbirine kattılar çağdaşlık oldu. Bunların ve buna benzerlerinin tamamını, Peygamberle Kur’an’ın arasını açarak, Muhammed (sav.)’le ümmetinin bağını kopartarak yaptılar.
Peygamberin sünneti unutturulunca sakallı müminlere terörist, tesettürlü müminelere örümcek kafalı dediler. Kuran ile Resulün arasını açtıkları günden bu güne darbe üstüne darbe, ezanı Türkçe okutup dini hayattan kopardılar. Yetmedi kıble diye ümmetin yönünü anıtmezarlara, Vatikan’a çevirdiler. Biraz direnen Müslüman’a radikal, dindara İslamcı dediler. Her gün âlim asıp, istiklaaaal istiklal dediler. Sonrada dindarlık öyle olmaz böyle olur dercesine mini etekli telekızları, düzmece şaklabanları umrede gösterdiler. Bin bir yolla da olsa kontrol edemedikleri İslam coğrafyalarının bir bölümünü ordularıyla istila ederlerken, İslam Peygamberinden uzaklaştırmayı başardıkları toplumları ise kültürel yozlaşmanın pençesinde birer kuklaya çevirdiler.
Kısacası ümmeti peygambersizleştirmek için ellerinden ne geldiyse yaptılar. Sonrada bir marka çıktı ortaya. En iyi dindar bizim dindar. Yani modern Müslüman, namı diğer İslamcı… Müslüman'ım demeye çekinenler on takla atarak İslamcı olurken, özgür kızlar anarşist dindarlar oldular.
Peygamberi Kuran’dan ayıranlar, Peygamberi unutturanlar, hatırlarında kalanla haşrolsunlar…
Son günlerde TV programlarında sıkça karşılaştığımız tartışmalar, iki eksen etrafında sürdürülerek oluşturulmak istenen içi boşaltılmış bir ‘Müslümanlık’ modelini vitrine taşımaktadır. Bu iki eksen arasına gerilen ipin bir ucunda özgür adam imajıyla Modern İslamcı, diğer ucunda kendi köklerini iyice sulandıran sözde tutucu, muhafazakâr, şeyhçi, kralcı bir tipleme öne çıkıyor.
Bir uçta Peygamber olgusu sıradan bir insan, diğer uçta da her an insanların içinde gezinen bir kutsal ruh tanımlamasıyla maniple ediliyor. Oysa Peygamberler, bütün kitaplarda geçen en yalın haliyle Allah ile kul arasında bir elçi olduğu gerçeğini işaret etmekle beraber, şeksiz ve şartsız tabi olunması gereken seçkin insanlar olarak dile getirilmişlerdir. Onları ne ilahlaştırabiliriz, ne de yaşadığı hayatı önemsiz ve gereksiz bir tarihi vaka olarak değerlendirebiliriz. Peygamberleri anarken onlara salât-u selam göndeririz fakat onlardan medet ummayız. Ya da kabirlerini ziyaret ederken onlara hayır duada bulunuruz ama bizi Allah ile beraber gözeten ve işiten biri olduklarını düşünmeyiz. Bu konuda aşırı giderek Peygamberlerini ilahlaştıran ya da tamamen dinden soyutlayan düşünce, akım, hareket, topluluk vesaire bu gün kendi muhaliflerinin var olma nedenleri haline gelmişlerdir. Oysa Peygamber, hakkında vahiy nazil olmamış konularda bir hüküm verdiğinde, ashap işin künhünü anlamak adına sorular sorsa yahut fikir beyan etse bile nihayetinde şeksiz bir imanla O’na tabi olmaktan başka bir yol tutmazdı.
Örneğin müşriklerin alaycı ve kendilerinden emin tavırları karşısında, başta Hz. Ömer(ra.) olmak üzere ashabın önde gelenlerinin aksi yönde fikir beyan etmesine rağmen Hudeybiye antlaşmasının tüm şartlarını kabul eden Peygamber (sav.), bütün ashabına aldığı bu karara tabi olmayı emretmiştir. Antlaşma öncesinde konuya işaret eden bir ayet nazil olmamasına rağmen Resulullahın bu kararı ashap tarafından Allah’ın emri olarak telakki edilmiştir. Eğer Allah’a iman Peygambere itaat etmeyi gerekli kılmasaydı, Hudeybiye de sahabe Peygamberin kararını, ayet nazil olmadığı için reddedebilirdi. Fakat Peygambere itaat sadece nazil olan ayetlere uymakla sınırlı değildi. Zira Allah, önceki Peygamberlerin birçoğunun tebliğlerinde söylediği sözleri Kuran ayetleri olarak bizlere nakletmiştir. Kuran’da Peygamberlerin hiçbirinin heva ve heveslerinden konuşmadığının dile getirilmesi, onların söylediği her şeyin dine dair bir temeli teşkil ettiği gerçeğine işarettir.
Peygamberler, Allah tarafından öğretilen bir ilimle birlikte kendilerine vahyedilen ayetleri tebliğ ederler. Örneğin, Yusuf suresi 68. ayet Yakub (a.s)’ı kasten ‘Babalarının emrettiği yerden (Mısır’a) girdiler’ diyerek başlıyor. Allah burada biz onlara (Yakub’un oğullarına) emrettik demiyor. Ancak Yakub (a.s)’ın oğulları da halkı da, Peygamberlerinin Allah’ın vahyinden ve ilham ettiği ilimden başka bir şey konuşmadıklarını biliyorlardı. Yakup (a.s)’ın emri onlar için Allah’ın emri gibiydi. Ha keza Uhud tepesine yerleştirilen okçular hakkında her ne olursa olsun konumlarını terk etmemeleri gerektiğine dair bir ayet nazil olmamıştı. Resulullahın, zahirde sadece askeri bir karar olarak görünen bu emrine hem Hz. Hamza, hem de Hz. Ömer tereddütsüz itaat etmişlerdi. Hâlbuki bu sahabelerin ikisi de İslam öncesi hayatlarında büyük komutan, lider ve askeri deha olarak tanınıyorlardı ve bu hususta Resulullahtan daha tecrübeli oldukları da bilinen bir gerçekti. Resulullah birçok kez teknik meseleler hakkında ashabının fikrini almış olsa bile, ashab son söz olarak Resulullahın verdiği karara bakar ve şeksiz itaat ederdi. Ashabın önde gelen askeri dehaları, hem Bedir de ve hem de Uhud da, hiçbir askeri eğitim ve savaş deneyimi olmayan peygamber efendimizin emirlerine harfiyen uydular. Fakat bir anlık için de olsa Peygamber gerçeği göz ardı edilince Allah’ın vaat ettiği zafer yerini hüzne bıraktı. Uhud tepesindeki okçular savaşın kazanıldığını düşünerek bulundukları konumlarını terk etmişlerdi. Fakat hem Hudeybiye antlaşmasından sonra ve hem de Uhud okçularının olayından sonra nazil olan ayetler gösteriyor ki, Resulullah konuyla ilgili önceden ayet nazil olsun ya da olmasın, neyi emretmişse Allah’ın emrettiği ve neyi yasaklamışsa Allah’ın yasakladığıdır.
Fakat maalesef son süreçte Peygamberi sıradan bir nakilci statüsünde gören bir zihniyet, Batının dünyaya pompaladığı modern hayat saplantısının dayattığı bireyciliğin de etkisiyle, Resulullahın tebliğ ettiği ayetleri modern hayata, dolaysıyla da Batılılaşma olgusuna uydurmaya çalışıyor. Resulullahı ilahlaştırmak suretiyle dini yozlaştıran zihniyet avamı etkisi altına alırken, buna tepki adı altında Kuran’ı Peygamberden soyutlayan, dini adeta Peygambersizleştiren zihniyet de, içinde anarşizmi, bireyciliği, bencilliği barındıran bir toplumsal dokuyu şekillendirmeye çalışıyor. Bu hususta haklı oldukları zannıyla samimi olarak ortaya atılanların ekseriyeti, incili tahrif ederek Hıristiyanlığı laikleştiren rahiplerin düştüğü bataklığa sürüklenirken, sosyalistlerin, din bir afyondur düşüncesine çanak tutan hokkabazlara da hareket alanı sağlamışlardır.
Bir profesörün ve genç bir yazarın konuk olarak katıldığı bir TV programında, hadislerin reddine dayanan bir çıkışla Peygamberin sadece tarihi bir şahsiyet konumuna indirgenmesinin, ulusal güvenlik açısından ehemmiyet arz ettiği vurgulanıyordu. Bu ilginç ayrıntı, statükonun ve yardakçılarının nasıl bir zemin üzerinde politika ürettiklerinin açık göstergesidir. Zira Kuran ile Peygamberin arasının açılması demek, her çağın hâkim güçlerinin istekleri doğrultusunda yorumlanmış bir İslam modeli demekti. Çünkü Peygamberin sünnetinin reddi, hadislerinin reddiyle mümkün olacağından, İslam düşmanlarına karşı bir duruş sergilemenin önüne geçilmesinin yolu da, Kuran’ın Peygambersizleştirilmesiyle mümkündü. Oysa Peygamber Kuran’ın yaşanabilecek en mükemmel örneğidir. O, İslam’ı nasıl tebliğ etmiş ve nasıl bir sosyal nizam kurmuşsa Kuran öyle söylemiş ve Kuran nasıl söylemişse O öyle tebliğ ve tatbik etmiştir. Yine Kuran’ın ifadesiyle Kuransız Peygamber ve Peygambersiz Kuran algısı da İslam değildir. Peygamberin hayatı yok sayılarak Kuran’ın vazettiği İslam yaşanamaz. Hadisleri ve dolaysıyla Peygamberin sünneti yok saydıkça da Kuran hayatı anlaşılamaz. Ayrıca İslam coğrafyalarının haçlı ve Yahudi ordularınca kuşatma altına alındığı bu günlerde Peygambersiz bir din anlayışı İslam ümmetini ne kendi içinde birliğe götürür, ne de İslam düşmanlarına ve emperyalizme karşı direnişe kaldırır.
ABD’nin tüm dünyaya yaymaya çalıştığı ılımlı İslam modeli, Peygamberinden soyutlanmış bir din anlayışından başka şey değildir. Peygamberin hayatını tarih sahnesinden silmek mümkün olamayınca, Peygambersiz bir nesil oluşturularak ümmetin silikleştirilmesi hedeflenmiştir. Dünyanın her köşesinde terör estiren ABD, İsrail ve Avrupa, Peygamber efendimizin cihadi tutumunu ve bu konudaki kararlılığını unutturmayı ve bu yolla da İslam ümmetini pasifize etmeyi planlamaktadır. Afganistan, Filistin, Irak, Çeçenistan, Ogadin, Patani, Keşmir ve Swat ta gördüğümüz tek şey oluk oluk akan Müslüman kanı değil midir? Küfür orduları İslam beldelerini yerle bir ederken, ümmetin seyirci kalan diğer kısmı ya modern algılama adına antenlerini Batıya çevirdi, ya da ediplerin, şairlerin, başı dönen dervişlerin manidar sözleriyle meşk yaptı.
Batı dünyası çok iyi biliyor ki Müslümanlar Kuran’ı okuduğu ve konuştuğu kadar Muhammed Mustafa (sav.)’in hayatını okuyup konuşsa ümmet bir günde ayağa kalkar. Ve yine çok iyi biliyor ki İslam ümmeti için bir Muhammed varken, her Müslüman için bir Kuran vardır. Modern algıya göre, Peygamberin hayatından soyutlanmış bir kitabı yorumlamak, Peygamberin hayatını yorumlamaktan daha az tehlikelidir. Zira Peygambersizleştirilmiş Kuran’daki Muhammed (sav.)’ı hayata taşımak, Muhammed (sav.)ın hayatındaki Kuran’ı yaşamak gibi değildir. Oryantalistler bu formül üzerine yola çıkarak bir dizi programlar planladılar.
Önce, modern hayatın insanın çamur tarafını nasılda pohpohladığını keşfettiler. Sonra da bu keşif içinde onlarca yüzlerce keşifler gerçekleştirdiler. Psikolojiyi soktular İslam ümmetinin içine. Kitaplaştırılmış ve sonra da kanunlaştırılmış bireysel gelişim yöntemleri ürettiler. Kul olma duygusunu yıkıp, var olma egosunu bina ettiler. Paylaşmayı yok edip, biriktirmeyi ve bireyselliği teşvik ettiler. Kitapla Peygamberin arasını açtıkları günden bu güne kadar, kul ile Allah arasındaki bağı ifsat ettiler. Dünyayla ahret arasındaki köprüyü yıktılar. Adaleti, savaşa hayır diyerek zulme peşkeş çektiler. Babayla evladı, kadınla erkeği birbirine kattılar çağdaşlık oldu. Bunların ve buna benzerlerinin tamamını, Peygamberle Kur’an’ın arasını açarak, Muhammed (sav.)’le ümmetinin bağını kopartarak yaptılar.
Peygamberin sünneti unutturulunca sakallı müminlere terörist, tesettürlü müminelere örümcek kafalı dediler. Kuran ile Resulün arasını açtıkları günden bu güne darbe üstüne darbe, ezanı Türkçe okutup dini hayattan kopardılar. Yetmedi kıble diye ümmetin yönünü anıtmezarlara, Vatikan’a çevirdiler. Biraz direnen Müslüman’a radikal, dindara İslamcı dediler. Her gün âlim asıp, istiklaaaal istiklal dediler. Sonrada dindarlık öyle olmaz böyle olur dercesine mini etekli telekızları, düzmece şaklabanları umrede gösterdiler. Bin bir yolla da olsa kontrol edemedikleri İslam coğrafyalarının bir bölümünü ordularıyla istila ederlerken, İslam Peygamberinden uzaklaştırmayı başardıkları toplumları ise kültürel yozlaşmanın pençesinde birer kuklaya çevirdiler.
Kısacası ümmeti peygambersizleştirmek için ellerinden ne geldiyse yaptılar. Sonrada bir marka çıktı ortaya. En iyi dindar bizim dindar. Yani modern Müslüman, namı diğer İslamcı… Müslüman'ım demeye çekinenler on takla atarak İslamcı olurken, özgür kızlar anarşist dindarlar oldular.
Peygamberi Kuran’dan ayıranlar, Peygamberi unutturanlar, hatırlarında kalanla haşrolsunlar…