'Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; siz cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz' Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacak' diyen Bediüzzaman'ın ölüm yıldönümü.
İslam Dünyasına damga vuran yorum ve tefsirleri ile bir çok Müslüman'ın kendisine gönül ve umut bağlamasına neden olan ve pek çok insanca yaptığı tespitlerin bugünde geçerli olduğu kabul edilen Bediüzzaman Said Nursi, ölümünün 46. yıldönümünde rahmetle anılıyor.
Doç. Dr. Şadi Eren'in Said Nursi'nin vefat yıldönümü nedeniyle kaleme aldığı yazıda, çağın büyük müctehidinin görüşleri için, "Bediüzzamanın savunduğu bu ince noktalar, artık günümüzde evrensel hukuk çerçevesinde gittikçe yükselen kıymetler halini almaktadır." ifadesini kullanıyor.
Doç. Şadi Eren'in makalesinin tam metni:
Çağın büyük müfessiri Bediüzzaman
Bediüzzamanın en belirgin vasfı, Kuran müfessiri olmasıdır. Bu konuda şöyle der: Kuran-ı Hakîmin dergâhında, bir dilenci hâdim hükmündeyim. Derd benimdir, deva Kuranındır. Yazmış olduğu Risale-i Nur külliyatı, ayetlerin ve hadislerin yorumundan ibarettir. Risaleler müstakil bir dava olmayıp İslam davasının izah ve ispatından ibarettir.
Bediüzzaman, çağın gereklerini anlamış ve ona göre hizmetini yapmış bir İslam âlimidir. Bazıları bu zamanın şartlarıyla eski zamanın şartlarını birbirinden ayırt edememişler, adeta zamanımıza gelememişlerdir. O, bu konuda şu veciz ölçüyü ortaya koyar: Eski hal muhal& Ya yeni hal veya izmihlal! Yani, zaman değişmiştir. Zamanın çarklarını geriye doğru çeviremeyiz. Ya yeni hale uyum sağlanacak veya durum çok vahim olacaktır. Eski devirlerde bileği kuvvetli olan galip gelirmiş. Ama artık günümüzde bilim ve fen ön plana çıkmış. Kaliteli aydın bir insan, sıradan binlerce kişiye bedel olabilir. Kim daha ziyade bilim ve fenne dayanırsa, o galip gelir. Yabancılar bununla bize galip geldiler. Artık sadece kalbin cesur olması yetmemektedir.
Ben imanın cereyanındayım
Bazı âlimler vardır, kendi köşelerinde kalmış, ilmini başkalarıyla pek paylaş(a)mamıştır. Bediüzzaman ise bir hizmet adamıdır. O, şöyle der: Bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir. İnsan, sosyal bir varlıktır. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından, toplum halinde yaşamaya mecburdur. Toplum halinde yaşamanın da, kolaylıklarıyla beraber, birtakım sorumlulukları vardır. Her insan kendi çapında başkalarını da düşünmekle mükelleftir. Bediüzzaman, Âlim olan mazur değildir. der. Kendisi âlim biri olarak şunu söyler: İlim itibariyle insanlara bir menfaat dokundurmak için şeran hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. O, hizmet etmeyi doğal bir görev olarak görür. Arı için bal vermek ne kadar doğalsa Bediüzzaman için de Kurana hizmet etmek, insanları aydınlatmaya çalışmak o derece doğaldır. Etrafı aydınlatmak isteyen nice insan yangın çıkarmakla suçlandığı gibi, bazıları da Bediüzzamana nedense önyargıyla bakmışlardır. O, bunlara şöyle cevap verir: Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. Ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış.
Bir Batılı Yolu sormuyorum, arkadaş arıyorum der. Bediüzzaman da benzeri bir şekilde kendine mürid değil dava arkadaşı arar. O, çevresindekileri her söylediğini düşünmeden onaylayan kimseler olarak değil, araştırmacı muhakkikler olarak yetiştirmek ister. Bu meyanda şöyle der: Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zîrâ çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz. Bir kısım toplum önderleri kendilerini adeta kusursuz göstermek için gayret sarf ederken, o şöyle der: Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Ayrıca, kendisini hatasız zannetmenin hatalarına şöyle dikkat çeker: Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî (hatasız) değil. Onu hatasız zannetmek hatadır. Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakkın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz.
Zühd insanı, karizmatik bir önder
Önder bir insan, beraber yürüdüğü insanları onore etmeyi bilir, bir problem olduğunda en tatlı bir şekilde halleder, hatta gerekirse etrafta suçlu aramak yerine kendini suçlu olarak görür. Bediüzzamanın etrafında bulunan bazı kimseler kendi aralarında bir problem yaşadıklarında o, şu ibretli mektubu gönderir: Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı veya ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözlerle birbirine küsmesinler ve haysiyetime dokundu demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.
Zühd, kalben dünyayı terk etmektir. Bediüzzaman, şayet istese dünyada saltanat sürebileceği halde, sade bir hayatı tercih etmiştir. Hediye kabul etmemesi buna güzel bir örnektir. Aslında hediyeleşmek sünnettir. Ama bazı özel durumlarda hediye almamak daha isabetli olur. Mesela, adaletiyle meşhur Ömer bin Abdülaziz, Emevi hükümdarı olduktan sonra hediye almadı. Kendisine Sünnete muhalif olarak niçin hediye almıyorsun? diye sorulduğunda şu cevabı verirdi: Hz. Peygamber zamanında hediye gerçekten hediye idi. Ama günümüzde rüşvet haline geldi. Bediüzzaman hediye almama sebebini şöyle anlatır: Mühim bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabul etmedim. İstanbuldan senin için getirdim, beni kırma. dedi. Kabul ettim, fakat iki kat fiyatını verdim. Dedi: Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir? Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünkü dünyaya tenezzül etmez, tama ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise, sadaka almaya mecbur olmuş, ehl-i servete tasannua muztar kalmış, tama zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temayül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte sana manen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telakki ediyorum. Sen madem fedakârsın; ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme! O da bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi.
......
İslam Dünyasına damga vuran yorum ve tefsirleri ile bir çok Müslüman'ın kendisine gönül ve umut bağlamasına neden olan ve pek çok insanca yaptığı tespitlerin bugünde geçerli olduğu kabul edilen Bediüzzaman Said Nursi, ölümünün 46. yıldönümünde rahmetle anılıyor.
Doç. Dr. Şadi Eren'in Said Nursi'nin vefat yıldönümü nedeniyle kaleme aldığı yazıda, çağın büyük müctehidinin görüşleri için, "Bediüzzamanın savunduğu bu ince noktalar, artık günümüzde evrensel hukuk çerçevesinde gittikçe yükselen kıymetler halini almaktadır." ifadesini kullanıyor.
Doç. Şadi Eren'in makalesinin tam metni:
Çağın büyük müfessiri Bediüzzaman
Bediüzzamanın en belirgin vasfı, Kuran müfessiri olmasıdır. Bu konuda şöyle der: Kuran-ı Hakîmin dergâhında, bir dilenci hâdim hükmündeyim. Derd benimdir, deva Kuranındır. Yazmış olduğu Risale-i Nur külliyatı, ayetlerin ve hadislerin yorumundan ibarettir. Risaleler müstakil bir dava olmayıp İslam davasının izah ve ispatından ibarettir.
Bediüzzaman, çağın gereklerini anlamış ve ona göre hizmetini yapmış bir İslam âlimidir. Bazıları bu zamanın şartlarıyla eski zamanın şartlarını birbirinden ayırt edememişler, adeta zamanımıza gelememişlerdir. O, bu konuda şu veciz ölçüyü ortaya koyar: Eski hal muhal& Ya yeni hal veya izmihlal! Yani, zaman değişmiştir. Zamanın çarklarını geriye doğru çeviremeyiz. Ya yeni hale uyum sağlanacak veya durum çok vahim olacaktır. Eski devirlerde bileği kuvvetli olan galip gelirmiş. Ama artık günümüzde bilim ve fen ön plana çıkmış. Kaliteli aydın bir insan, sıradan binlerce kişiye bedel olabilir. Kim daha ziyade bilim ve fenne dayanırsa, o galip gelir. Yabancılar bununla bize galip geldiler. Artık sadece kalbin cesur olması yetmemektedir.
Ben imanın cereyanındayım
Bazı âlimler vardır, kendi köşelerinde kalmış, ilmini başkalarıyla pek paylaş(a)mamıştır. Bediüzzaman ise bir hizmet adamıdır. O, şöyle der: Bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir. İnsan, sosyal bir varlıktır. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından, toplum halinde yaşamaya mecburdur. Toplum halinde yaşamanın da, kolaylıklarıyla beraber, birtakım sorumlulukları vardır. Her insan kendi çapında başkalarını da düşünmekle mükelleftir. Bediüzzaman, Âlim olan mazur değildir. der. Kendisi âlim biri olarak şunu söyler: İlim itibariyle insanlara bir menfaat dokundurmak için şeran hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. O, hizmet etmeyi doğal bir görev olarak görür. Arı için bal vermek ne kadar doğalsa Bediüzzaman için de Kurana hizmet etmek, insanları aydınlatmaya çalışmak o derece doğaldır. Etrafı aydınlatmak isteyen nice insan yangın çıkarmakla suçlandığı gibi, bazıları da Bediüzzamana nedense önyargıyla bakmışlardır. O, bunlara şöyle cevap verir: Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. Ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış.
Bir Batılı Yolu sormuyorum, arkadaş arıyorum der. Bediüzzaman da benzeri bir şekilde kendine mürid değil dava arkadaşı arar. O, çevresindekileri her söylediğini düşünmeden onaylayan kimseler olarak değil, araştırmacı muhakkikler olarak yetiştirmek ister. Bu meyanda şöyle der: Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zîrâ çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz. Bir kısım toplum önderleri kendilerini adeta kusursuz göstermek için gayret sarf ederken, o şöyle der: Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Ayrıca, kendisini hatasız zannetmenin hatalarına şöyle dikkat çeker: Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî (hatasız) değil. Onu hatasız zannetmek hatadır. Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakkın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz.
Zühd insanı, karizmatik bir önder
Önder bir insan, beraber yürüdüğü insanları onore etmeyi bilir, bir problem olduğunda en tatlı bir şekilde halleder, hatta gerekirse etrafta suçlu aramak yerine kendini suçlu olarak görür. Bediüzzamanın etrafında bulunan bazı kimseler kendi aralarında bir problem yaşadıklarında o, şu ibretli mektubu gönderir: Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı veya ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözlerle birbirine küsmesinler ve haysiyetime dokundu demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.
Zühd, kalben dünyayı terk etmektir. Bediüzzaman, şayet istese dünyada saltanat sürebileceği halde, sade bir hayatı tercih etmiştir. Hediye kabul etmemesi buna güzel bir örnektir. Aslında hediyeleşmek sünnettir. Ama bazı özel durumlarda hediye almamak daha isabetli olur. Mesela, adaletiyle meşhur Ömer bin Abdülaziz, Emevi hükümdarı olduktan sonra hediye almadı. Kendisine Sünnete muhalif olarak niçin hediye almıyorsun? diye sorulduğunda şu cevabı verirdi: Hz. Peygamber zamanında hediye gerçekten hediye idi. Ama günümüzde rüşvet haline geldi. Bediüzzaman hediye almama sebebini şöyle anlatır: Mühim bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabul etmedim. İstanbuldan senin için getirdim, beni kırma. dedi. Kabul ettim, fakat iki kat fiyatını verdim. Dedi: Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir? Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünkü dünyaya tenezzül etmez, tama ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise, sadaka almaya mecbur olmuş, ehl-i servete tasannua muztar kalmış, tama zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temayül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte sana manen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telakki ediyorum. Sen madem fedakârsın; ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme! O da bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi.
......