Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

turangida

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
23 Haz 2010
Mesajlar
5,705
Aldığı Beğeniler
14,607
Takım
Galatasaray
Zaman geri getirilemez, derler. Bir bakıma doğrudur, geçmiş geri getirilemez. Ancak herkes geçmişte, şimdiki zamanın geçip giden geçici olmayan gerçekliğini bulduğuna göre 'geçmiş' ne demek oluyor ki? Geçmiş, bir anlamda, içinde yaşanan zamandan çok daha gerçektir, en azından çok daha dayanıklı, çok daha süreklidir. Şimdiki zaman akıp gider, kaybolur, parmaklarımızın arasından kum gibi kayar. Maddi ağırlığına ancak anılarda kavuşur. Bilindiği gibi, Hazreti Süleyman'ın yüzüğüne şu satırlar kazılmıştır: "Her şey gelip geçicidir." Buna karşılık ben, etik anlamı içinde zamanın tersine çevrilebilirliğine dikkati çekmek istiyorum. lnsan açısından zaman, arkasında hiçbir iz bırakmadan ortadan yok olmaz, çünkü insan için zaman öznel, manevi bir kategoriden başka bir şey değildir. İçinde yaşadığımız zaman, ruhlarımıza, zaman içinde kazanılmış deneyimler olarak yerleşir. Sebep ve sonuç, durmadan değişen bağlantılarla birbirini etkiler. Biri bir şeyi ortaya çıkarır ve daha hemen o anda, acımasız bir kesinlikle, öteki olur; biz bu dönüşümlerin tamamını anında ve eksiksiz olarak kavrayabilseydik, işte bu bizim sonumuz olurdu. Sebep ile sonuç arasındaki bu bağ, yani bir durumdan ötekine geçiş, zamanın bir varoluş biçimi, zaman kavramının günlük hayat deneyimi içinde maddeleşmesidir de aynı zamanda. Ancak, belli bir sonuca ulaştıktan sonra sebep, görevini yerine getirir getirmez yok edilen roketin bir parçası gibi asla fırlatılıp atılamaz. Sonuçlarla uğraşırken ister istemez kaynağa, yani sebeplere geri döneriz, yani -biçimsel olarak konuşacak olursak-bilincin yardımıyla zamanı geri döndürürüz! Ahlaki anlamda da sebep ile sonuç sürekli birbiriyle yer değiştiren bir bağ oluştururlar. Ve bu durumda insan, ister istemez geçmişine geri döner.

Sovyet gazeteci Ovçinnikov, Japonya anılarında şöyle der: Burada zaman, tek başına, sanki şeylerin yapısını gün ışığına çıkarıyor. Japonlar bu yüzden, büyümenin izlerini incelemekten özel bir haz alıyorlar. Yaşlı bir ağacın koyu rengi, bütün sivriliklerini yitirmiş bir taş parçası, hatta üzerinde gezinen sayısız ellerden kenarları yıpranmış bir resim onları korkunç etkiliyor. Yaşlanmanın bu izlerine saba diyorlar, yani kelimesi kelimesine çevirecek olursak: 'Pas'. Saba; bu yapay olarak elde edilemeyecek bir pastır, eskinin büyüsüdür, mührüdür, zamanın 'patinası'dır. Güzelliğin bu saba ögesi, sanatla doğa arasındaki bağı temsil eder. Bir anlamda Japonlar, bu yolla, zamanı bir tür sanat malzemesi olarak sahiplenmeye çalışırlar.
Bu bağlamda insanın aklına ister istemez, Marcel Proust'un anneannesini anma tarzıyla ilgili çağrışımlar geliyor: lşe yarar bir hediye, örneğin bir koltuk, bir tabak ya da bir baston vermek zorunda kalsa bile, bunu mutlaka 'antikalaşmış' eşyalar arasından seçerdi. Bunların, uzun zamandır kullanılmadığı için yararlanılma özelliğini yitirmiş, yani günlük ihtiyaçlarımızı karşılamaktan çok eski sahiplerinin hayatlarına dair birtakım tarihi menkıbeler anlattıklarına hükmederdi... "Anıların dev binasını canlandıralım." Bu cümle de Proust'un. Ve bence, bu 'canlandırma' sürecinde sinema sanatının özel bir yeri yardır. Japonların saba ülküsü, bir anlamda son derece sinematograrik bir ülküdür, yani yepyeni bir malzemedir ve böylelikle zaman, sinemanın bir aracı olacaktır, yeni bir ilham perisi, hem de kelimenin tam anlamıyla./Tarkovsky-Mühürlenmiş Zaman
 

...vuslat

gökyüzünü bilmeyen leke sanıyor kuşları...
 
Üyelik Tarihi
6 May 2015
Mesajlar
7,297
Aldığı Beğeniler
19,193
Konum
????
Sevdiğim bir söz vardir.
"Eskisi olmayanın yenisi olmazmış".Burda/ki *eski*eskici/lere atıf olsun benden.
:gul:
 
Üst Alt