Dünya sevgisi, bütün günahların başıdır. Onu sevmek insanı ilk olarak şüpheli şeylere, daha sonra mekruhlara son olarak da harama düşürür. Mümin, dünyada iken ne kadar bol nimetlerin içinde olursa olsun, Allah-u Zülcelâl’in cennette kendisine vereceği nimetlerin yanında, dünyadaki nimetlerinin bolluğunun bir hiç olduğunu bilir. Oradaki mutlu hayatına göre, dünya hayatı zindan sayılır.
Bir mümin öleceği anda kendisine cennetteki yeri gösterilir. Allah-u Zülcelâl’in kendisi için hazırladıklarını görünce, bu dünyada kendisini zindandaymış gibi görür.
Aynı şekilde kâfir de öleceği zaman kendisine cehennemdeki yeri gösterilir. Orada kendisi için hazırlanan cehennem azabını görünce, bu dünya hayatını cennet olarak görür.
Akıllı kimse, bu zindan için sevinmemeli ve rahatını aramamalıdır. Çünkü müminin gerçek istirahatı ahirettedir. Onun için Şeyh Abdülkadir Geylani (kuddise sirruhu) şöyle demiştir: “Dünya kalpte değil, elde olmalı.”
İnsan, dünya ve dünyanın muhabbetini kalbine koymadığı müddetçe, dünya insana bir zarar veremez.
Enes bin Malik (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) yanındakilere:
— Hiç, bir kimsenin suda yürüyüp de ayağının ıslanmaması mümkün müdür? Diye sordu. Onlar da:
— Hayır ya Resulallah, dediklerinde, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
— İşte, tamamen kendini dünyaya kaptıran da böyledir. Mutlaka günaha girer. (Beyhaki)
İşte, dünya böyledir. Onun için akıllı olan kimse, ahirete meraklı olup daima ahireti için çalışmalı, adi olan bu fani dünyanın muhabbetini kalbinden söküp atmalıdır.
Anlatıldığına göre İbn Abbas (radıyallahu anh) der ki: “Kıyamet günü, dünya kır saçlı, gök gözlü, sırıtık dişli, müptezel davranışlı ve gören herkesin tiksineceği bir acuze (yaşlı kadın) kılığında Allah’ın huzuruna çıkarılır ve insanlara gösterilerek:
— Bunu tanıyor musunuz? Diye sorulur. İnsanlar:
— Onu tanımaktan Allah’a sığınırız, diye cevap verirler. Bunun üzerine onlara denir ki:
— İşte bu, kendisi ile böbürlendiğiniz ve uğruna birbirinizin kanını döktüğünüz dünyadır.
Şimdi bunlara bakarak, insan, kalbinde dünya sevgisinin olup olmadığını, varsa bundan kurtulması gerektiğini anlayabilir.
Şunu unutmamak lazımdır ki dünya bir deniz gibidir. Kim onun içine girerse, eninde sonunda mutlaka boğulur. Onun için insan bu denizde, ancak takvaya sarılırsa, kurtuluşa erecektir.
Su ile ateş, nasıl bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalpte bulunmaz. Onun için baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünyayı satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler.
İnsan biri zahiri, diğeri de manevi iki bünyeye sahiptir. İnsanın zahiri yanı dünya ile meşguldür. Manevi yanı ise ahiret ile meşguldür. Tabi olarak, zahiri insan nasıl hasta olduğu zaman bir iş yapamaz ve dünya hayatını devam ettirecek imkânları sağlayamazsa, bir insan manen hasta olduğunda da ahiret hayatını kazanacak amellerden geri kalır.
Netice olarak insan, dünyada kendisini geçici olarak görüp ebedi olarak kalacağı ahiret hayatı için çalışmalı, bu dünyadaki bütün meşakkatlere katlanıp ahiretteki rahatlık ve bol nimetleri kazanabilmek için gayret göstermelidir. İnsana yarayacak tek şey budur.
Bir mümin öleceği anda kendisine cennetteki yeri gösterilir. Allah-u Zülcelâl’in kendisi için hazırladıklarını görünce, bu dünyada kendisini zindandaymış gibi görür.
Aynı şekilde kâfir de öleceği zaman kendisine cehennemdeki yeri gösterilir. Orada kendisi için hazırlanan cehennem azabını görünce, bu dünya hayatını cennet olarak görür.
Akıllı kimse, bu zindan için sevinmemeli ve rahatını aramamalıdır. Çünkü müminin gerçek istirahatı ahirettedir. Onun için Şeyh Abdülkadir Geylani (kuddise sirruhu) şöyle demiştir: “Dünya kalpte değil, elde olmalı.”
İnsan, dünya ve dünyanın muhabbetini kalbine koymadığı müddetçe, dünya insana bir zarar veremez.
Enes bin Malik (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) yanındakilere:
— Hiç, bir kimsenin suda yürüyüp de ayağının ıslanmaması mümkün müdür? Diye sordu. Onlar da:
— Hayır ya Resulallah, dediklerinde, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:
— İşte, tamamen kendini dünyaya kaptıran da böyledir. Mutlaka günaha girer. (Beyhaki)
İşte, dünya böyledir. Onun için akıllı olan kimse, ahirete meraklı olup daima ahireti için çalışmalı, adi olan bu fani dünyanın muhabbetini kalbinden söküp atmalıdır.
Anlatıldığına göre İbn Abbas (radıyallahu anh) der ki: “Kıyamet günü, dünya kır saçlı, gök gözlü, sırıtık dişli, müptezel davranışlı ve gören herkesin tiksineceği bir acuze (yaşlı kadın) kılığında Allah’ın huzuruna çıkarılır ve insanlara gösterilerek:
— Bunu tanıyor musunuz? Diye sorulur. İnsanlar:
— Onu tanımaktan Allah’a sığınırız, diye cevap verirler. Bunun üzerine onlara denir ki:
— İşte bu, kendisi ile böbürlendiğiniz ve uğruna birbirinizin kanını döktüğünüz dünyadır.
Şimdi bunlara bakarak, insan, kalbinde dünya sevgisinin olup olmadığını, varsa bundan kurtulması gerektiğini anlayabilir.
Şunu unutmamak lazımdır ki dünya bir deniz gibidir. Kim onun içine girerse, eninde sonunda mutlaka boğulur. Onun için insan bu denizde, ancak takvaya sarılırsa, kurtuluşa erecektir.
Su ile ateş, nasıl bir arada bulunmazsa, dünya ve ahiret sevgisi de aynı kalpte bulunmaz. Onun için baki olan ahiret hayatı için geçici olan bu dünyayı satanlar, her ikisini de kazanırlar. Ama dünya için ahiretini satanlar, her ikisini de kaybederler.
İnsan biri zahiri, diğeri de manevi iki bünyeye sahiptir. İnsanın zahiri yanı dünya ile meşguldür. Manevi yanı ise ahiret ile meşguldür. Tabi olarak, zahiri insan nasıl hasta olduğu zaman bir iş yapamaz ve dünya hayatını devam ettirecek imkânları sağlayamazsa, bir insan manen hasta olduğunda da ahiret hayatını kazanacak amellerden geri kalır.
Netice olarak insan, dünyada kendisini geçici olarak görüp ebedi olarak kalacağı ahiret hayatı için çalışmalı, bu dünyadaki bütün meşakkatlere katlanıp ahiretteki rahatlık ve bol nimetleri kazanabilmek için gayret göstermelidir. İnsana yarayacak tek şey budur.
Son düzenleme: