Onlarla karşılaştı ınızda yer yer kendinizi tam bir mülhit ve münkirle, zaman zaman da bir reybî (şüpheci) , bir sofistle (safsatacı, mugalâtacı) yüz yüze gelmiş sanır ve irkilirsiniz. Münafı ın bu hastalı ı bazen öyle şiddetli bir şüphe, bir kuşku ve bir telâşa dönüşerek dışarıya vurur ki, onun o hâli karşısında ürpermemek elden gelmez.
Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir korkuyla sarsılır; çok defa da içine kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar icat eder ve bu mevhum düşmanlar karşısında tir tir titremeye durur. Bazen münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar ba ırarak etrafında kıyametler koparır. Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur'ân-ı Kerim'de şöyle tasvir edilmiştir: 'Sen onları gördü ünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete düşer (ve bunları bir şey zannedersin) : konuşmaya kalktıklarında (kendilerini dinletirler) , sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.' (Münâfıkûn, 63/4) .
Bazen de o, bir orada bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır, tereddütlerle dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı güven duymaz. Bu gibi durumlarda e er güçlü ise, hasım kabul etti i cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlı ın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve de işik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum etti i bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: çı ırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yı ınlar artık başka şey düşünemez hâle gelirler.
E er güçsüz ve bunları yapabilecek durumda de ilse, vehimlerinin ba rında besleyip büyüttü ü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki yüzlü davranır -birkaç yüzlü de denebilir-. Ve kafasında kurdu u vehmî cepheler arasında sürekli gel-gitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örne i sergiler. İlâhî Beyan'da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri ise şöyle seslendirilmiştir: 'Bu hâlleriyle onlar, mü'minler ve münkirler arasında mütemâdî gel-gitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne de öncekilerle. Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare bulamazsın.' (Nisa/142)
Münafı a göre, tek do ru insan kendi, tek do ru düşünce de onun düşüncesidir. Evet ona göre, do runun biricik mikyası onun çarpık kriterleri, müşevveş şuuru, endazesiz idraki ve her zaman yanıltan hisleridir. Varlı ı ve varlı ın perde arkasını böyle bir ruh hâletiyle de erlendiren -bilhassa 'temâşâ eden' demiyorum- böyle bir hasta ruh nazarında, her nesne oldu undan çok farklı ve hemen herkes de, kendisinden endişe duyulması icap eden potansiyel bir düşmandır. Evet ona göre, bütün bir fizikî dünya ve onun metafizik buudu, yerleri-gökleri, ayları-güneşleri, yıldızları-nebulaları, da ları-dereleri, ovaları-obaları, ba ları-bahçeleri, canlıları-cansızları, insanları ve hayvanlarıyla simsiyah bir fon üzerinde aldatan yalancı ışıklar, ürperten resimler ve ruhlara dehşet saçan görüntülerden ibarettir. O, ruhundaki maraz ve mizacındaki inhiraftan ötürü, âfâkî ve enfüsî her hâdiseyi, sisli-bu ulu, tozlu ve dumanlı görür: öyle ki, onun o zifirî düşünce karanlı ında, bazen iman ve imanın vadettikleri, Allah'la insanın Hâlık-mahlûk münasebetleri, ruhun ebediyet arzusu ve ukbâ mülâhazaları üzerinde ya hiç durulmaz ya da onun vicdanını saran sis ve dumandan ötürü katiyen oldukları gibi hissedilmezler. Bazen de o, irâdî olarak bunları hissetmemek için kendini keyiflere, neşelere, e lencelere ve oyunlara salar ve âdeta bütün insanî derinliklere karşı hep kapalı kalmak ister; ister de, dalıverir cismanî zevk ve safâya, şehvete, hevâya ve en derin uykulara.. sonra da kaçar, aklının getirip önüne serdi i realitelerden, mantıkî istidlâl ve istinbatlardan. Vehimlerle oturur kalkar.. sırf kuruntularını yaşar.. ve bu öldüren kâbustan uzaklaşmayı da asla düşünmez/düşünemez
Kaynak: Sızıntı, Temmuz 2000, Cilt 22, Sayı 258
Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir korkuyla sarsılır; çok defa da içine kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar icat eder ve bu mevhum düşmanlar karşısında tir tir titremeye durur. Bazen münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar ba ırarak etrafında kıyametler koparır. Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur'ân-ı Kerim'de şöyle tasvir edilmiştir: 'Sen onları gördü ünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete düşer (ve bunları bir şey zannedersin) : konuşmaya kalktıklarında (kendilerini dinletirler) , sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.' (Münâfıkûn, 63/4) .
Bazen de o, bir orada bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır, tereddütlerle dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı güven duymaz. Bu gibi durumlarda e er güçlü ise, hasım kabul etti i cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlı ın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve de işik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum etti i bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: çı ırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yı ınlar artık başka şey düşünemez hâle gelirler.
E er güçsüz ve bunları yapabilecek durumda de ilse, vehimlerinin ba rında besleyip büyüttü ü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki yüzlü davranır -birkaç yüzlü de denebilir-. Ve kafasında kurdu u vehmî cepheler arasında sürekli gel-gitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örne i sergiler. İlâhî Beyan'da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri ise şöyle seslendirilmiştir: 'Bu hâlleriyle onlar, mü'minler ve münkirler arasında mütemâdî gel-gitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne de öncekilerle. Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare bulamazsın.' (Nisa/142)
Münafı a göre, tek do ru insan kendi, tek do ru düşünce de onun düşüncesidir. Evet ona göre, do runun biricik mikyası onun çarpık kriterleri, müşevveş şuuru, endazesiz idraki ve her zaman yanıltan hisleridir. Varlı ı ve varlı ın perde arkasını böyle bir ruh hâletiyle de erlendiren -bilhassa 'temâşâ eden' demiyorum- böyle bir hasta ruh nazarında, her nesne oldu undan çok farklı ve hemen herkes de, kendisinden endişe duyulması icap eden potansiyel bir düşmandır. Evet ona göre, bütün bir fizikî dünya ve onun metafizik buudu, yerleri-gökleri, ayları-güneşleri, yıldızları-nebulaları, da ları-dereleri, ovaları-obaları, ba ları-bahçeleri, canlıları-cansızları, insanları ve hayvanlarıyla simsiyah bir fon üzerinde aldatan yalancı ışıklar, ürperten resimler ve ruhlara dehşet saçan görüntülerden ibarettir. O, ruhundaki maraz ve mizacındaki inhiraftan ötürü, âfâkî ve enfüsî her hâdiseyi, sisli-bu ulu, tozlu ve dumanlı görür: öyle ki, onun o zifirî düşünce karanlı ında, bazen iman ve imanın vadettikleri, Allah'la insanın Hâlık-mahlûk münasebetleri, ruhun ebediyet arzusu ve ukbâ mülâhazaları üzerinde ya hiç durulmaz ya da onun vicdanını saran sis ve dumandan ötürü katiyen oldukları gibi hissedilmezler. Bazen de o, irâdî olarak bunları hissetmemek için kendini keyiflere, neşelere, e lencelere ve oyunlara salar ve âdeta bütün insanî derinliklere karşı hep kapalı kalmak ister; ister de, dalıverir cismanî zevk ve safâya, şehvete, hevâya ve en derin uykulara.. sonra da kaçar, aklının getirip önüne serdi i realitelerden, mantıkî istidlâl ve istinbatlardan. Vehimlerle oturur kalkar.. sırf kuruntularını yaşar.. ve bu öldüren kâbustan uzaklaşmayı da asla düşünmez/düşünemez
Kaynak: Sızıntı, Temmuz 2000, Cilt 22, Sayı 258