Mürşitsiz Terbiye Olmaz
Kalbin terbiyesi sadece tasavvufî eserleri okumakla gerçekleşmez. Mürşit olmadan seyr u süluk noksan olur veya hiç olmaz Bu konuda Ömer Ziyauddin Dağıstanî (k.s) şu uyarıda bulunur:
“Tasavvufî eserleri okumakla boş yere ömür tüketeceğine, o eserlerde anlatılanları kendisine hâl yapmış ve şahsında yaşanır bir şekle getirmiş canlı bir mürşide teslim olup, onun işareti üzere amel ederek zikir, fikir ve huzur ile Allah’tan gayri şeylerden kalbini çekmeye çalışsan, bu senin için daha hayırlı olurdu.”28
Şeyh Abdülbari en-Nedvi (rah.) olgun insan olmanın en kolay yolunu şöyle tarif eder:
“Hayatın hiç bir alanında ve hiç bir bilim dalında staj görmeden ve ehil bir ustanın nezaretinde uygulama yapmadan başarıya ulaşılmamıştır.
Şu nokta inkar edilemeyecek bir gerçektir ki insan, usta bir marangozun yanında staj görmeden bu mesleği öğrenemez, marangozlukla ilgili aletleri eline alıp onlar gibi ustalıkla kullanamaz. Bunun için mutlaka usta bir marangozun yanında çalışmak ve mesleğinin inceliklerini öğrenmek gerekir. Terzilik ve diğer zenaatlar da tıpkı bunun gibidir. Onların da araç ve gereçlerini kullanmak için ustasına ihtiyaç vardır.
Hayatın içinde tecrübe ettiğimiz bu örneklere bakarak diyoruz ki:
Bir kimsenin kamil bir şeyhin yanında bulunmadan, onun sohbetlerinden bol bol yararlanmadan, meclisinde teneffüs edilen manevî havaya alışmadan ve orada yaşanan durumların manevî zevkini tatmadan olgun bir insan olması mümkün değildir. Bunun için mutlaka olgunluğa erişmiş ve manevî alanda yol almış muhterem bir zatın sohbetinde bulunmak, o sohbetin vereceği manevî zevki tatmak ve onun irşadından istifade etmek şarttır.
Çünkü sohbetle elde edilecek faydayı hiçbir şey temin etmez. Bunun en açık örneği Sahabe-i Kiram’dır. Sahabelerden derecesi en aşağı olan bir sahabi bile en yüksek hadis bilgininden, en değerli fakihten ve en büyük veliden daha üstün ve daha faziletlidir. Bu üstünlüğün nedeni hiçbir zaman kitap okumak ve eser incelemek değildir. Çünkü Sahabenin çoğu okur yazar bile değildi. Bu üstünlüğün nedeni bilgi çokluğu ve kültür zenginliği de olamaz. Çünkü kendilerinden sonra gelen bilginlerin en küçükleri bile dinin bütün konularını onlardan daha geniş ve daha ayrıntılı olarak biliyorlardı. Öyleyse geriye bir tek ihtimal kalıyor, o da onların Allah’ın Rasûlü (s.a.v) ile sohbet mutluluğuna erişmiş bulunmalarıdır. Bu öyle bir sohbettir ki, onlardan sonra gelen en büyük alimler, onun azıcık kısmına bile ulaşmış değillerdir. Onların Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin saadetli nazarlarında ve huzurlarında aldıkları manevi feyiz, yıllarca kitap okunsa ele geçmez. Bu kesindir. Efendimizin maneviyatına varis olan ariflerin soh
bet ve nazarı da insana çok yüksek haller kazandırır. Bir arif şair bunu şöyle dile getirir:
“Evliyanın sohbetinde bir saat kalıvermen,
Hayırlıdır bir asırlık gafilane ibadetten.”
Bu söylediklerimi tam anlamak istersen, bizzat bunu denemeli ve kendi hayatında yaşamalısın. Bunun için altı ayını ayır. Gel benden gerçek bir arifin adını ve adresini öğren. Onun huzuruna gidip manevi sohbetine gir. Göreceksin ki, oraya akıllı olduğunu söyleyerek gidecek, aptal olduğunu söyleyerek geleceksin. Çünkü o mübarek insanın sohbetleri sayesinde akıllanacak, maneviyat yolundaki boşluğunu anlayacak, kusurlarını görecek ve geniş bir ufka sahip olacaksın.”29
Bir de Şeyh Eşref Ali Tanevî’yi (k.s) dinleyelim:
“Allah sevgisini devam ettirmenin yolu Allah dostlarıyla sohbeti sürdürmektir. Daha fazlası yapılamazsa da, hiç olmazsa haftada ya da ayda bir kez mutlaka bu sohbetlere katılmalıdır. Sohbetlere devamdaki incelik, velilerin sahip oldukları iyi hallerin zamanla yavaş yavaş size de geçmesidir. Aslında sizlere sohbetlere devam etmek için dünya işlerinizi bırakın demiyorum. Aksine, boş zamanlarınızı sohbetlerle değerlendirmenizi istiyorum. Allah dostları ile sohbetlerde bulunma fırsatı bulamazsanız, onların eserlerini okuyunuz. Ancak bunu yaparken bu eserleri roman veya hikaye okur gibi ya da bir bilim dalına ait eseri inceler gibi okumayın. Onlarla amel etmek ve direktifleri doğrultusunda gitmek için okuyun.”30
Eşref Ali Tanevî (rah), Rasûlullah (a s)’ın :
“Allah’ın evlerinden birinde toplanıp Kur’an okuyan, ilim müzakere eden, zikirle meşgul olan bir topluluğun üzerine muhakkak ilahî sekinet iner, kendilerini rahmet kaplar, melekler etraflarını çepeçevre kuşatıp onlara dua ve istiğfar ederler. Allah onları melekleri yanında zikreder.”31 hadisinden şu sonuçları çıkarır:
“Müminlerin bir araya gelerek zikir yapmaları neticesinde, kalbde zikre karşı muhabbet uyanır, kalblerin nuru birbirine yansır, manevî şevk ve ilahî zevk hasıl olur. Ayrıca zikre devamlılık kolaylaşır.
Bu hadisten, toplu zikir için dergah ve benzeri yerler yapmanın güzel olduğu ortaya çıkıyor. Sahabe-i Kiram (r.anhüm) ve Tabiun, sağlam bir iman ve temiz kalp sahibi idiler. Ayrıca saadet asrının nur ve feyzine yakındılar. Bu sebeple zikir çekmek ve onu bir meleke haline getirmek için mescitlerin dışında ayrıca bir mekana ihtiyaç duymuyorlardı. Fakat sonraki devirlerde, insanların tabiatları bozuldu, durumları değişti. Bu sebeple devamlı zikir hâlini korumak ve takva ahlakını yaşamak zor oldu. Bunun için şeyhler, kalabalıklardan uzak yerlerde dergah, tekke ve benzeri yerler yapmaya başladılar. Hadiste geçen ‘Allah’ın evleri’ ifadesi, her ne kadar ‘mescidleri’ şeklinde açıklanmışsa da, gayenin aynı olmasından dolayı; dergahları da bu ifadenin içinde mütalaâ etmek mümkündür.
Hadisten çıkarabileceğimiz bir diğer sonuç da ‘nisbet’ diye isimlendirilen manevî nimetlerden istifadenin mümkün olduğudur. Görüyoruz ki, zikirle meşgul olmaktan dolayı kalpte yüksek haller ve lezzetli durumlar meydana gelmektedir. Bu hal sürekli olunca manevi ilerleme elde edilmektedir. Hadiste ‘sekînet’ lafzı ile tabir edilen manevî nimetlere, sufilerin ıstılahında ‘nisbet’’ denilmektedir.”32
Mürşidin konumu çok önemlidir. Kamil mürşitler bütün insanlık için bir değer ve cevherdir. Onlar, sevgi kaynağı ve ilahi rahmet kapısıdır. Allah dostlarının gönlü Hz. Peygamberin (s.a.v) gönlündeki rahmeti, merhameti ve sevgiyi yansıtır. Onların elleri Hz. Peygamberin (s.a.v) saadetli elini temsil eder. Bu ince konuya büyük arif İmam Sühreverdi (k.s) şöyle dikkat çeker:
“Peygamber varisi kamil mürşide yapılan intisap, aslında Rasûlullah’a (s.a.v) yapılan bey’at sünnetini ihya etmektir. Bu intisap ve tövbe mürşitle sohbet yolunu açar. Asıl menfeat sohbetle hasıl olur. Meşayıhtan çoğunun şöyle dediğini işittim:
“Bir kurtuluşa ereni görmeyen kurtulamaz.” Bizim için Rasûlullah (a.s) Efendimizin her işinde güzel bir örnek vardır. Rasûlullah’ın (a.s) ashabı bütün ilim ve edepleri ondan (a.s) alıyorlardı. Öyle ki, hacet görme gibi basit bir işte bile Efendimiz (s.a.v) onlara edep öğretiyordu. Bunun için Sahabeden bazıları:
“Rasûlullah (a.s) bize, helada kaza-i hacetin nasıl yapılacağına varıncaya kadar her şeyi öğretti.’33 demişlerdir.”34
Görüldüğü gibi, Rasûlullah Efendimiz (a.s), ilk iş olarak kalbi ele alıyordu. Sonra insanların sosyal hayattaki bütün işlerinde lazım olan edebi öğretiyordu, İşte gerçek din budur. Din insan hayatının her yanını terbiye eder.
Allah dostlarının her işleri edebe uygundur. Bütün halleri güzeldir. Sözleri tatlıdır. Yüzleri bakana huzur verir. Onlar insan mimarıdır, insanlığın yüz akıdır. Vazifeleri, isteyenleri Allah’ın istediği hâl üzere terbiye etmektir. Tek hedefleri, Allah Rasülünün getirdiği emanetleri koruyarak Yüce Allah’a verdikleri sözde durmaktır.
Kalbin terbiyesi sadece tasavvufî eserleri okumakla gerçekleşmez. Mürşit olmadan seyr u süluk noksan olur veya hiç olmaz Bu konuda Ömer Ziyauddin Dağıstanî (k.s) şu uyarıda bulunur:
“Tasavvufî eserleri okumakla boş yere ömür tüketeceğine, o eserlerde anlatılanları kendisine hâl yapmış ve şahsında yaşanır bir şekle getirmiş canlı bir mürşide teslim olup, onun işareti üzere amel ederek zikir, fikir ve huzur ile Allah’tan gayri şeylerden kalbini çekmeye çalışsan, bu senin için daha hayırlı olurdu.”28
Şeyh Abdülbari en-Nedvi (rah.) olgun insan olmanın en kolay yolunu şöyle tarif eder:
“Hayatın hiç bir alanında ve hiç bir bilim dalında staj görmeden ve ehil bir ustanın nezaretinde uygulama yapmadan başarıya ulaşılmamıştır.
Şu nokta inkar edilemeyecek bir gerçektir ki insan, usta bir marangozun yanında staj görmeden bu mesleği öğrenemez, marangozlukla ilgili aletleri eline alıp onlar gibi ustalıkla kullanamaz. Bunun için mutlaka usta bir marangozun yanında çalışmak ve mesleğinin inceliklerini öğrenmek gerekir. Terzilik ve diğer zenaatlar da tıpkı bunun gibidir. Onların da araç ve gereçlerini kullanmak için ustasına ihtiyaç vardır.
Hayatın içinde tecrübe ettiğimiz bu örneklere bakarak diyoruz ki:
Bir kimsenin kamil bir şeyhin yanında bulunmadan, onun sohbetlerinden bol bol yararlanmadan, meclisinde teneffüs edilen manevî havaya alışmadan ve orada yaşanan durumların manevî zevkini tatmadan olgun bir insan olması mümkün değildir. Bunun için mutlaka olgunluğa erişmiş ve manevî alanda yol almış muhterem bir zatın sohbetinde bulunmak, o sohbetin vereceği manevî zevki tatmak ve onun irşadından istifade etmek şarttır.
Çünkü sohbetle elde edilecek faydayı hiçbir şey temin etmez. Bunun en açık örneği Sahabe-i Kiram’dır. Sahabelerden derecesi en aşağı olan bir sahabi bile en yüksek hadis bilgininden, en değerli fakihten ve en büyük veliden daha üstün ve daha faziletlidir. Bu üstünlüğün nedeni hiçbir zaman kitap okumak ve eser incelemek değildir. Çünkü Sahabenin çoğu okur yazar bile değildi. Bu üstünlüğün nedeni bilgi çokluğu ve kültür zenginliği de olamaz. Çünkü kendilerinden sonra gelen bilginlerin en küçükleri bile dinin bütün konularını onlardan daha geniş ve daha ayrıntılı olarak biliyorlardı. Öyleyse geriye bir tek ihtimal kalıyor, o da onların Allah’ın Rasûlü (s.a.v) ile sohbet mutluluğuna erişmiş bulunmalarıdır. Bu öyle bir sohbettir ki, onlardan sonra gelen en büyük alimler, onun azıcık kısmına bile ulaşmış değillerdir. Onların Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin saadetli nazarlarında ve huzurlarında aldıkları manevi feyiz, yıllarca kitap okunsa ele geçmez. Bu kesindir. Efendimizin maneviyatına varis olan ariflerin soh
bet ve nazarı da insana çok yüksek haller kazandırır. Bir arif şair bunu şöyle dile getirir:
“Evliyanın sohbetinde bir saat kalıvermen,
Hayırlıdır bir asırlık gafilane ibadetten.”
Bu söylediklerimi tam anlamak istersen, bizzat bunu denemeli ve kendi hayatında yaşamalısın. Bunun için altı ayını ayır. Gel benden gerçek bir arifin adını ve adresini öğren. Onun huzuruna gidip manevi sohbetine gir. Göreceksin ki, oraya akıllı olduğunu söyleyerek gidecek, aptal olduğunu söyleyerek geleceksin. Çünkü o mübarek insanın sohbetleri sayesinde akıllanacak, maneviyat yolundaki boşluğunu anlayacak, kusurlarını görecek ve geniş bir ufka sahip olacaksın.”29
Bir de Şeyh Eşref Ali Tanevî’yi (k.s) dinleyelim:
“Allah sevgisini devam ettirmenin yolu Allah dostlarıyla sohbeti sürdürmektir. Daha fazlası yapılamazsa da, hiç olmazsa haftada ya da ayda bir kez mutlaka bu sohbetlere katılmalıdır. Sohbetlere devamdaki incelik, velilerin sahip oldukları iyi hallerin zamanla yavaş yavaş size de geçmesidir. Aslında sizlere sohbetlere devam etmek için dünya işlerinizi bırakın demiyorum. Aksine, boş zamanlarınızı sohbetlerle değerlendirmenizi istiyorum. Allah dostları ile sohbetlerde bulunma fırsatı bulamazsanız, onların eserlerini okuyunuz. Ancak bunu yaparken bu eserleri roman veya hikaye okur gibi ya da bir bilim dalına ait eseri inceler gibi okumayın. Onlarla amel etmek ve direktifleri doğrultusunda gitmek için okuyun.”30
Eşref Ali Tanevî (rah), Rasûlullah (a s)’ın :
“Allah’ın evlerinden birinde toplanıp Kur’an okuyan, ilim müzakere eden, zikirle meşgul olan bir topluluğun üzerine muhakkak ilahî sekinet iner, kendilerini rahmet kaplar, melekler etraflarını çepeçevre kuşatıp onlara dua ve istiğfar ederler. Allah onları melekleri yanında zikreder.”31 hadisinden şu sonuçları çıkarır:
“Müminlerin bir araya gelerek zikir yapmaları neticesinde, kalbde zikre karşı muhabbet uyanır, kalblerin nuru birbirine yansır, manevî şevk ve ilahî zevk hasıl olur. Ayrıca zikre devamlılık kolaylaşır.
Bu hadisten, toplu zikir için dergah ve benzeri yerler yapmanın güzel olduğu ortaya çıkıyor. Sahabe-i Kiram (r.anhüm) ve Tabiun, sağlam bir iman ve temiz kalp sahibi idiler. Ayrıca saadet asrının nur ve feyzine yakındılar. Bu sebeple zikir çekmek ve onu bir meleke haline getirmek için mescitlerin dışında ayrıca bir mekana ihtiyaç duymuyorlardı. Fakat sonraki devirlerde, insanların tabiatları bozuldu, durumları değişti. Bu sebeple devamlı zikir hâlini korumak ve takva ahlakını yaşamak zor oldu. Bunun için şeyhler, kalabalıklardan uzak yerlerde dergah, tekke ve benzeri yerler yapmaya başladılar. Hadiste geçen ‘Allah’ın evleri’ ifadesi, her ne kadar ‘mescidleri’ şeklinde açıklanmışsa da, gayenin aynı olmasından dolayı; dergahları da bu ifadenin içinde mütalaâ etmek mümkündür.
Hadisten çıkarabileceğimiz bir diğer sonuç da ‘nisbet’ diye isimlendirilen manevî nimetlerden istifadenin mümkün olduğudur. Görüyoruz ki, zikirle meşgul olmaktan dolayı kalpte yüksek haller ve lezzetli durumlar meydana gelmektedir. Bu hal sürekli olunca manevi ilerleme elde edilmektedir. Hadiste ‘sekînet’ lafzı ile tabir edilen manevî nimetlere, sufilerin ıstılahında ‘nisbet’’ denilmektedir.”32
Mürşidin konumu çok önemlidir. Kamil mürşitler bütün insanlık için bir değer ve cevherdir. Onlar, sevgi kaynağı ve ilahi rahmet kapısıdır. Allah dostlarının gönlü Hz. Peygamberin (s.a.v) gönlündeki rahmeti, merhameti ve sevgiyi yansıtır. Onların elleri Hz. Peygamberin (s.a.v) saadetli elini temsil eder. Bu ince konuya büyük arif İmam Sühreverdi (k.s) şöyle dikkat çeker:
“Peygamber varisi kamil mürşide yapılan intisap, aslında Rasûlullah’a (s.a.v) yapılan bey’at sünnetini ihya etmektir. Bu intisap ve tövbe mürşitle sohbet yolunu açar. Asıl menfeat sohbetle hasıl olur. Meşayıhtan çoğunun şöyle dediğini işittim:
“Bir kurtuluşa ereni görmeyen kurtulamaz.” Bizim için Rasûlullah (a.s) Efendimizin her işinde güzel bir örnek vardır. Rasûlullah’ın (a.s) ashabı bütün ilim ve edepleri ondan (a.s) alıyorlardı. Öyle ki, hacet görme gibi basit bir işte bile Efendimiz (s.a.v) onlara edep öğretiyordu. Bunun için Sahabeden bazıları:
“Rasûlullah (a.s) bize, helada kaza-i hacetin nasıl yapılacağına varıncaya kadar her şeyi öğretti.’33 demişlerdir.”34
Görüldüğü gibi, Rasûlullah Efendimiz (a.s), ilk iş olarak kalbi ele alıyordu. Sonra insanların sosyal hayattaki bütün işlerinde lazım olan edebi öğretiyordu, İşte gerçek din budur. Din insan hayatının her yanını terbiye eder.
Allah dostlarının her işleri edebe uygundur. Bütün halleri güzeldir. Sözleri tatlıdır. Yüzleri bakana huzur verir. Onlar insan mimarıdır, insanlığın yüz akıdır. Vazifeleri, isteyenleri Allah’ın istediği hâl üzere terbiye etmektir. Tek hedefleri, Allah Rasülünün getirdiği emanetleri koruyarak Yüce Allah’a verdikleri sözde durmaktır.