Lütuf ve kerem sahibi Yüce Allah’a hamd; O’nun Sevgili Resulü’ne, Ehl-i Beyt’ine, Sahabelerine salât ve selâm…
Merhaba dostlar;
Toplum olarak yine sancılı bir dönem yaşıyoruz;
Yıllardır kangren olmuş bir yara,
Haklı veya haksız talepler,
Dökülen kanlar, çekilen acılar…
Şimdi yaralar sarılmaya çalışılıyor.
Toplumun farklı kesimlerini bir araya getirecek, nirengi noktası aranıyor.
Her kafadan farklı bir ses çıkıyor…
Bir taraf, ifrata uzanıp kendi ırkını ön plana çıkarırken; diğeri de ona tepki göstererek tefrite kaçıyor.
Bizim hep dile getirdiğimiz gibi bu toplumun asıl mayasının İslam olduğu, çoğu defa göz ardı ediliyor. Uzun bir zaman, her ne kadar dininden, kültüründen, örfünden uzaklaştırılmaya çalışıldıysa da çok şükür bunda başarılı olunamadı.
Belki bir kısım gençlerimiz kandırıldı…
Belki halktan bazıları da söylenenlere aldandı…
Ama toz duman ortadan kalkınca, anlaşıldı ki bizi birbirimize kırdıranlar, her iki tarafı da yönlendiriyor ve birbirine düşman yapıyormuş.
Şimdi geriye çok önemli bir aşama kalıyor?
Bu halkın kalpleri yeniden nasıl birbirine ısınacak?...
Öyle ya bir kere ırka dayalı bir fitne, bütün bedene yayıldı. Taraflar oluştu. Toplumu bir arada tutacağı düşünülen kavmiyet vurgusu, birleştirici olma vasfını kaybetti…
Şimdi yeni bir formüle ihtiyacımız var.
Bir dönüp bakalım elimizde ne kaldı?...
Bin yıl biz bu topraklarda nasıl yaşadık?...
Evet dostlar, çözüm çok uzaklarda değil.
Yeni bir paradigma icat etmeye ihtiyaç da yok.
Çözüm bin yıllık İslam kardeşliğimizde…
Bizi bir arada tutabilen asıl bağın din olduğu, umut ediyoruz ki bu dönemde daha iyi anlaşılacaktır.
Toplumu adeta bir cennet bahçesine çevirecek iksir, ancak İslam’ın evrensel kardeşlik kuralıdır.
Bu noktada haklı bir itirazınızı duyar gibiyim; “Müslümanız diyoruz, kardeşiz diyoruz ama kardeşliğin alametleri üzerimizde görünmüyor” diyeceksiniz…
Evet, dostlar, burada bir sorun var.
Bizim çok büyük bir sorunumuz var dostlar.
Hemen hiçbir sözümüzün içi dolu değil.
Ne Müslümanlığımız dopdolu, ne de bunun tabii uzantısı olması gereken kardeşliğimiz.
Peki, neden bu böyle?...
Sık sık dile getirmeye çalıştığımız gibi bu durumun sebebi, İslam’ı gerçek manasıyla anlamaya ve yaşamaya bir türlü karar veremeyişimiz olmasın!
Evet, evet, başka değil…
Her şey nefislerde olup bitiyor.
Şu bizim; ‘mış gibi’ yapmalarımız yiyip bitiriyor bizi:
Biliyor muş gibi…
Anlıyor muş gibi…
Yapıyormuş gibi…
Seviyor muş gibi…
Dindar mış gibi…
Takvay mış gibi…
Âlim miş gibi…
Yazar mış gibi… vs.
Liste uzayıp gidiyor.
Ondan sonra da sanki -hâşâ- eksiklik dinimizdeymiş gibi kendimizi İslam’a yamıyoruz. Bizim halimize dönüp bakanlar da “Demek ki İslam böyleymiş!” diyorlar.
Daha da kötüsü, arz etmeye çalıştığım gibi bizim de kendimizi gerçek müslümanlar olarak görmemiz. Fakat ne yaparsınız, işte, mızrak çuvala sığmıyor. Cahillik, bencillik, çekememezlik, zorbalık, kibir vs. ne varsa üstümüzden akıyor, sırıtıyor.
Eksiklik İslam’da değil a dostlar! Eksiklik bizde…
Bütün bu eksik ve hatalarımızın üzerine, bir de düşmanların aldatmaları eklenince, kardeşlik şöyle dursun, birbirimize düşman kesiliyoruz adeta.
Hangi sebeple olursa olsun, ırkı/kavmiyeti ne olursa olsun, mümin mümine düşman olabilir mi?... Olamaz. Hele de bin yıllık bir hayırlı ve bereketli beraberlikten sonra, hiç olamaz.
O halde, artık;
Birbirimizi sevmeyi öğrenmeliyiz,
Birbirimizi affetmeyi öğrenmeliyiz,
Allah için öç almaktan vazgeçmeyi başarmalıyız,
İnsan yapımı ideolojilerin, insanlığa verdiği zararı görmeliyiz,
En önemlisi de yaralarımızın acısını dindirecek asıl ilacın, İlahi sevgi bağıyla birbirine bağlanmak olduğunu anlamalıyız.
Aklımızı başımıza alıp bizi yeniden “kardeş” yapacak yegâne iksirin, İslam olduğunu bir kere daha idrak etmeliyiz.
Sevgi ve selametle kalınız.
SÜLEYMAN KARAKAŞ
Merhaba dostlar;
Toplum olarak yine sancılı bir dönem yaşıyoruz;
Yıllardır kangren olmuş bir yara,
Haklı veya haksız talepler,
Dökülen kanlar, çekilen acılar…
Şimdi yaralar sarılmaya çalışılıyor.
Toplumun farklı kesimlerini bir araya getirecek, nirengi noktası aranıyor.
Her kafadan farklı bir ses çıkıyor…
Bir taraf, ifrata uzanıp kendi ırkını ön plana çıkarırken; diğeri de ona tepki göstererek tefrite kaçıyor.
Bizim hep dile getirdiğimiz gibi bu toplumun asıl mayasının İslam olduğu, çoğu defa göz ardı ediliyor. Uzun bir zaman, her ne kadar dininden, kültüründen, örfünden uzaklaştırılmaya çalışıldıysa da çok şükür bunda başarılı olunamadı.
Belki bir kısım gençlerimiz kandırıldı…
Belki halktan bazıları da söylenenlere aldandı…
Ama toz duman ortadan kalkınca, anlaşıldı ki bizi birbirimize kırdıranlar, her iki tarafı da yönlendiriyor ve birbirine düşman yapıyormuş.
Şimdi geriye çok önemli bir aşama kalıyor?
Bu halkın kalpleri yeniden nasıl birbirine ısınacak?...
Öyle ya bir kere ırka dayalı bir fitne, bütün bedene yayıldı. Taraflar oluştu. Toplumu bir arada tutacağı düşünülen kavmiyet vurgusu, birleştirici olma vasfını kaybetti…
Şimdi yeni bir formüle ihtiyacımız var.
Bir dönüp bakalım elimizde ne kaldı?...
Bin yıl biz bu topraklarda nasıl yaşadık?...
Evet dostlar, çözüm çok uzaklarda değil.
Yeni bir paradigma icat etmeye ihtiyaç da yok.
Çözüm bin yıllık İslam kardeşliğimizde…
Bizi bir arada tutabilen asıl bağın din olduğu, umut ediyoruz ki bu dönemde daha iyi anlaşılacaktır.
Toplumu adeta bir cennet bahçesine çevirecek iksir, ancak İslam’ın evrensel kardeşlik kuralıdır.
Bu noktada haklı bir itirazınızı duyar gibiyim; “Müslümanız diyoruz, kardeşiz diyoruz ama kardeşliğin alametleri üzerimizde görünmüyor” diyeceksiniz…
Evet, dostlar, burada bir sorun var.
Bizim çok büyük bir sorunumuz var dostlar.
Hemen hiçbir sözümüzün içi dolu değil.
Ne Müslümanlığımız dopdolu, ne de bunun tabii uzantısı olması gereken kardeşliğimiz.
Peki, neden bu böyle?...
Sık sık dile getirmeye çalıştığımız gibi bu durumun sebebi, İslam’ı gerçek manasıyla anlamaya ve yaşamaya bir türlü karar veremeyişimiz olmasın!
Evet, evet, başka değil…
Her şey nefislerde olup bitiyor.
Şu bizim; ‘mış gibi’ yapmalarımız yiyip bitiriyor bizi:
Biliyor muş gibi…
Anlıyor muş gibi…
Yapıyormuş gibi…
Seviyor muş gibi…
Dindar mış gibi…
Takvay mış gibi…
Âlim miş gibi…
Yazar mış gibi… vs.
Liste uzayıp gidiyor.
Ondan sonra da sanki -hâşâ- eksiklik dinimizdeymiş gibi kendimizi İslam’a yamıyoruz. Bizim halimize dönüp bakanlar da “Demek ki İslam böyleymiş!” diyorlar.
Daha da kötüsü, arz etmeye çalıştığım gibi bizim de kendimizi gerçek müslümanlar olarak görmemiz. Fakat ne yaparsınız, işte, mızrak çuvala sığmıyor. Cahillik, bencillik, çekememezlik, zorbalık, kibir vs. ne varsa üstümüzden akıyor, sırıtıyor.
Eksiklik İslam’da değil a dostlar! Eksiklik bizde…
Bütün bu eksik ve hatalarımızın üzerine, bir de düşmanların aldatmaları eklenince, kardeşlik şöyle dursun, birbirimize düşman kesiliyoruz adeta.
Hangi sebeple olursa olsun, ırkı/kavmiyeti ne olursa olsun, mümin mümine düşman olabilir mi?... Olamaz. Hele de bin yıllık bir hayırlı ve bereketli beraberlikten sonra, hiç olamaz.
O halde, artık;
Birbirimizi sevmeyi öğrenmeliyiz,
Birbirimizi affetmeyi öğrenmeliyiz,
Allah için öç almaktan vazgeçmeyi başarmalıyız,
İnsan yapımı ideolojilerin, insanlığa verdiği zararı görmeliyiz,
En önemlisi de yaralarımızın acısını dindirecek asıl ilacın, İlahi sevgi bağıyla birbirine bağlanmak olduğunu anlamalıyız.
Aklımızı başımıza alıp bizi yeniden “kardeş” yapacak yegâne iksirin, İslam olduğunu bir kere daha idrak etmeliyiz.
Sevgi ve selametle kalınız.
SÜLEYMAN KARAKAŞ
Son düzenleme: