Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Bir_Katre

RAHMETLE ANIYORUZ DEĞERLİ KARDEŞİM
 
Üyelik Tarihi
4 Ağu 2006
Mesajlar
5,632
Aldığı Beğeniler
50
Konum
Ağrı
Takım
Galatasaray
Gündüzalp Ağabeyimizin kahramanlıklarının canlı şahitlerinden yine bir başka kahraman, hukuk adamı Mustafa Türkmenoğlu ise, gözleriyle gördüğü "alp" levhalarını bize yazdığı mektubunda şu ifadelerle dile getirip kaleme almaktadır.İsteğiniz üzerine Zübeyir Ağabeyle ilgili bir-iki hatıramı kaydetmek istiyorum.Üstad Hazretlerinin vefatından sonra Zübeyir Ağabeyle bir-bir buçuk sene kadar Ankara'da birlikte kaldık. Malûmunuz olduğu üzere Zübeyir Ağabey, Üstad Hazretlerinin sağlığında uzun yıllar onun yanında ve hizmetinde bulunmuş, onun tarz-ı hayatını en iyi bilen ve ittiba eden ağabeylerimizden birisidir.

Üstadın vefatından sonra da onun tarz-ı hayatını hem nefsinde azamî dikkatle yaşar, hem de etrafındaki Risale-i Nur talebelerini buna şiddetle teşvik ederdi. Burada Üstadın hizmet tarzının ehemmiyetli düsturlarından "azamî dikkatle vech-i tevfik'ini gösteren bir hatıramı anlatmak istiyorum:

Zübeyir Ağabey, Üstad Hazretlerinin vefatından sonra ortaya çıkan meselelere ışık tutmak amacıyla sık sık Üstadın hizmet tarzını bildiren mektuplar neşreder, bunların çeşitli hizmet mahallerine ulaşmasını temin ederdi. Yine bir gün bu manada bir lâhika mektubu hazırlamış çeşitli vilâyetlerdeki Nur talebelerine göndermek üzere zarflara koymuş, zarflar üzerine de adresleri yazmıştık. Gecenin ilerleyen saatlerinde bu hizmeti tamamladıktan sonra, Zübeyir Ağabey, odanın bir kenarına koyduğumuz bu mektupları oradan alıp saklamamızı söyledi. Biz ise hemen sabah erkenden bunları götürüp atacağız, diye düşünerek diğer taraftan bu ifadesini Zübeyir Ağabeyin çekingenliğine yorumlayarak bu hizmeti ihmal ettik.

Fakat ertesi sabah erkenden kaldığımız yer aramaya maruz kaldı. Türkiye'nin her tarafına gönderilmek üzere hazırlanan yüzlerce zarfı gören birinci şube elemanları, bunların kime ait olduğunu, kimin yazdığını sordu. Hepimizin bu mes'uliyeti üzerine almaktan çekindiğimiz ve sustuğumuz bir anda Zübeyir Ağabey, hasta hâliyle odasından dışarı çıktı. Eliyle bütün odayı işaret ederek, "Burada ne görüyorsanız hepsi benim şahsıma aittir!" dedi.

Bundan sonra hepimizi siyasî şubeye götürerek ifadelerimizi aldılar. Fakat herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı için serbest bıraktılar. Sonuçta Zübeyir Ağabeyle biz, aynı muameleye maruz kaldık; fakat tabiî ki o, fevkalâde cesareti sebebiyle çok, hem pek çok kazandı.
Fakat bu arama vesilesiyle Türkiye'nin her yerindeki adreslerin ellerine geçmesi ehemmiyetli zarar oldu. Her tarafta arama ve takipler mühim sıkıntılara yol açtı. Böylece Zübeyir Ağabeyin tedbirli davranmak isteyişindeki hikmeti de anlamış olduk.

Zübeyir Ağabeyin sabah aramaya maruz kalacağımızı hissetmesi gibi harikulâde hâlleri yukarıda anlattığım olayla sınırlı değildir. Onun vasıtasıyla zuhur eden Risale-i Nur hizmetinin çok daha sarih kerametlerine şahit olmuşumdur. Ezcümle birisi Emirdağ'da imamlık görevi yapan, Üstad Hazretlerinin de sağlığında camisine devam ettiği ağabeylerimizden Mustafa Acet, Risale-i Nur talebeliği sebebiyle görevinden uzaklaştırılmıştı. Nihayet uzun uğraşmalardan sonra Ankara'da Diyanet İşleri Başkanlığı Merkez Kütüphanesine memur olarak girmeye muvaffak oldu.

Cüz'î maaşıyla Ankara'da ev kiralayıp ailesini getirmeye muvaffak olamayınca ailesini memleketinde bırakarak kendisi tek başına Ankara'ya geldi ve bizimle birlikte kalmaya başladı. Bu arada bizim kaldığımız yer yine aramaya maruz kaldı. Mustafa Acet Ağabey de bizlerle birlikte olduğu için yeniden işini kaybedeceği endişesiyle telâşlandı. Fakat Zübeyir Ağabey, hiç telâş etmeyerek siyasî şube görevlilerinin yanında ve hepimizin duyacağı bir sesle Mustafa Acet Ağabeye dönerek,


"Kardeşim, sen giyin de git!" dedi.

Mustafa Ağabey, bu söz üzerine kendi odasına gitti. Güzelce üstünü değiştirip hazırlandıktan sonra hepimizin arasından, fakat kimse kendisine bir şey demeden çıkıp gitti. Bizi ise, hepimizi siyasî şubeye götürdüler. Fakat yine hiçbir suç unsuru tespit edilemediği için birkaç gün sonra serbest bıraktılar.

Kardeşim! Bu neviden çok vukuat var ki Üstad Hazretlerinin manevî tasarrufunun devam ettiğini gösteriyor. Bu sefer sizin arzunuz üzerine, denizden bir damla mesabesinde olan bu hatıratı kaydederek size gönderiyorum. Siz istediğiniz kısımları yazar, istediğiniz kısımları tayyedersiniz.


Bu vesileyle tekrar selâm ve dua eder, dualarınızı beklerim.
Mustafa Türkmenoğlu
Zübeyir Abi - (Necmeddin Şahiner)



Zübeyir Ağabeyle 27 Mayıs'tan sonra Ankara'da 27'de bir buçuk yıl kaldık. 60 ihtilâlinden sonra Erzurum'da askerî hapishanede ben hapistim. Beni orada beş ay tuttular. Ankara'ya geldiğimde Zübeyir Ağabeyi de tedbir olarak Urfa'dan çıkarmış, Antep'e sürmüşlerdi. O da sonra Ankara'ya gelmişti. Orada beraber kalıyorduk. Onun müstakil, küçük bir odası vardı. Büyük odada biz kalıyorduk. Misafirler de bizim yanımızda kalıyordu.
Rahmetli Mustafa Acet'in Emirdağ'da işine son vermişlerdi. Emirdağ'da imamdı. İki-üç ay açıkta kaldı. O zaman maddi imkânlarımız hiç denecek ölçüdeydi. Herkes zor geçiniyordu.


Uğraştı etti, tekrar işe alındı, ama bu defa imam yapmadılar. Diyanet İşleri Başkanlığında kütüphaneye memur yaptılar. Ankara'ya gelince kalacak yer yok. Zaten çok pahalı, ev tutup çoluk çocuğunu getirse geçinemez. Bizim yanımıza geldi. Biz de sık sık emniyetçe takip altındayız. Ay geçmez, bizi basarlardı. Hatta o kadar alışmıştık ki, bazen sabah çay saatinde gelirlerdi, biz de onlara çay ikram ederdik. Ama vazifelerini yaparlardı. İyi tarafı şuydu:

"Ayakkabılarınızı çıkarın. Biz burada namaz kılıyoruz." derdik. Hepsi çıkarır, öyle içeri girerlerdi.

Bir gün sabah erkenden bastılar. Mustafa Acet de var. O işine, biz de matbaaya gideceğiz. Enteresan olan, bizim zilin çalması için iki zile birden basmak gerekirdi. Tek zile basılırsa çalmazdı. O gün nasıl olmuş, öğrenmişler, zili çalmışlar. Zili çalamayanlar pencereye vururlardı. Biz de yabancı biri gelmiş diye tedbir alırdık. Zil çalınca bizden biri zannettik. Kapıyı açtık. Birden baktık ki, emniyet mensupları karşımızda! Girişte ayakta duruyorlar. O zaman Mustafa A­cet'in beti benzi attı. Üç-dört tane çocuğu var. Haklı tabiî. Bir daha işe giremez. Maddî bakımdan çok sıkıntı çeker. İmkân da yok ki destek olunsun... Doğrusu biz de kendimiz­den çok ona üzüldük.

O sırada Zübeyir Ağabey odasından çıktı. Polisler önümüzde, biz ayaktayız. Zübeyir Ağabey, Mus­tafa Acet'e döndü:
"Kardeşim, sen ne bekliyorsun, giyin de git!" dedi. Aynen böyle... Baktım Mustafa Acet, aramızdan ayrıldı. İçeri girdi, giyindi. Polislerin arasından çıktı gitti. Kimse "Sen necisin, nereye gidiyorsun?" demedi. Hayret ettik, şaşırdık kal­dık... Bu, Zübeyir Ağabeyin açık himmeti ve kerametiydi.
Neyse, aradılar, hepimizi apar topar Birinci Şubeye sevk ettiler. İki-üç gün yattık çıktık. Geldik, baktık, Mustafa Acet, basmasınlar diye sabah erkenden çıkıyor, gece yarısı geliyor... Bir müddet sonra kenar mahallede bir yer tuttu, çoluk çocuğunu getirdi.


Lâhika mektupları
Üstadın vefatından sonra Türkiye'nin her yerine lâhika mektupları gönderirdik. Zira bazı hadiseler cemaatin zihnini bulandırmıştı. Lâhikada yer alacak mektupların Risalelerdeki yerlerini Zübeyir Ağabey tespit ederdi. Biz de onun tarif ettiği şekilde yazardık. Mektupları tedbir olsun diye bir postahaneden atmazdık, beşer onar tane ayrı ayrı postaha­ne­lerden atardık. Mümkün mertebe elle göndermeye çalışır­dık. Çünkü mektup da parayla gidiyor.

Üstada sadakati
Zübeyir Ağabeyin şöyle bir tarafı vardı:
Hiçbir zaman bize "Şöyle yapın." demezdi. Meselâ ev işlerinde, süpürmek, bulaşık yıkamak, yemek yapmak gibi hususlarda... O zaman biz de saftık. Çayını bile kendi yapardı. Meselâ etraf tozlanmış. Bize hiçbir şey demezdi. Hemen süpürgeyi alırdı. Güya süpürecek. Hâlbuki ayakta dur­ma­ya takati yok, o zaman biz de alırdık elinden...

En önemli hususiyeti, Üstada ve Risale-i Nur'a olan mutlak sadakati ve ittibaı idi. "Türkmenoğlu," derdi, "biz taş gi­bi­yiz." Hakikaten düşündüm. Meselâ taşı şuraya attın. Taş iti­­raz eder mi, "Şu tarafa gideceğim, bu tarafa gideceğim." di­ye? Üstad bize ne derse, nereye gönderirse mutlak ittiba ederdik; hiç önünü arkasını, sağını solunu düşünmezdik.
Bana, "Türkmenoğlu, Üstad sana fedakârlık dersi verdi. Her­kese vermez. O yüzden dikkat et!" derdi.
Bir gün Üstada gittiğimde "Azamî ihlâs, azamî sadakat, aza­mî fedakârlık, bir de neşriyatla uğraştığımız için azamî dik­kat lâzım." demişti.

Otelde kaldı
Zübeyir Ağabey İstanbul'a gittikten sonra, bir defasında An­kara'ya geldiğini duyduk. Fakat bizim oraya gelmedi. Bi­zim sokağa giren dar bir yol vardı, oradaki otele gelmiş. Şaşır­dık. Biz "Neden dershaneye değil de otele geldi." dedik. Sonra öğrendik ki, "Kardeşim," demiş, "ben şahsî işim için geldim." Düşünebiliyor musunuz, şahsî işi için geldiğinden, hizmet için gelmediğinden otelde kalmış.
Tabiî bu bize çok büyük bir ders oldu. Çünkü öyle kimseler vardı ki, şahsî işi için geliyor, günlerce kalıyor ve masraflara da iştirak etmeden çekip gidiyordu& Zübeyir Ağabey, böylece bir ders daha vermiş oluyordu.
İki gün kaldı ve sonra gitti.

Andımız
Zübeyir Ağabeyle birlikte her sabah tekrarladığımız bir andımız vardı:
"Eğer zenginlik hizmete mâni olacaksa, yaşasın fakirlik! Eğer evlilik hizmete engel olacaksa yaşasın bekârlık! Eğer ilim hizmetten alıkoyacaksa, yaşasın cehalet!"

"Meşverete ehil olan katılır"
Zübeyir Ağabey, meşverete herkesin iştirakini istemezdi. "O işle kim meşgulse onlar iştirak etsin." derdi. Meselâ mat­baa işiyle ben, Birinci, Atıf, Said uğraşıyor, matbaayla ilgili meşvereti biz, kendi aramızda yapmamız lâzım. Depo işiyle Ekrem, Baba Sadık uğraşıyor. Onlar da o konuyu kendi aralarında istişare etmeli. Başka kimse meşverete giremez. Yani bir nevi "ehl-i hibre." Çoğu yeni öğrenmiş, hizmet tarzını bilmiyor, el kaldırıyor. Böyle meşveret olmaz.
Bir gün kendi aramızda meşveret yapıyorduk. Ben, "Benim fikrim şöyle." demiştim. Hemen müdahale etti, "Benim fikrim" yok. "Üstad böyle diyor, Risale-i Nur böyle diyor." diyeceksin." diye ikaz etmişti.

"Benim dilim ol"
Üstad bana, yanına gittiğimde "Şunlara selâm söyle." di­yor­du. Ben Ankara'ya geliyordum, bakıyordum ki, beş-altı kişiyiz. Hasan'a var, Mehmet'e yok; olmayacak, adamın morali bozulacak. Ben de "Hepinize Üstadın selâmı var." di­yor­dum. Ama içimde Üstadın dediğini yerine getirememekten dolayı bir burukluk kalıyordu.
Bir gün Üstadı ziyarete gittim, ayrılırken bana dedi ki:

"Sen benim dilim ol, kardeşim."
Ben de bundan cesaret alarak, her önüme gelene "Üstadın sana selâmı var." demeye başladım. Nasıl olsa bana "Sen benim dilim ol." dedi.
Rahmetli Tahiri Ağabey eski yazılara, Ceylan Ağabey de yeni yazılara yardım etmek üzere birkaç ay yanımızda kaldılar. O sırada matbaa 10'15 gün kadar paydos etti. Ceylan kardeş, babasını ziyarete gitmek istediğini Üstada bildirip izin istedi. Üstaddan gelen cevap:
"Yatarak da olsa Ankara'da geçirmen daha sevaplıdır." oldu.

"Zübeyir, yap bir kahve!"
Sözler, Lâtin harfleriyle ilk basılıp gelince Üstad o kadar se­vinmişti ki, "Şimdi deseler, Fransız ve İngiliz jetleri seni bombardıman etmek üzere geliyorlar. Sandalyeye oturup ba­cak bacak üstüne atacağım ve "Zübeyir, yap bir kahve!" diyeceğim." demişti.
Zübeyir Ağabey kendini iyi hissedince zaman zaman Ankara Kalesine çıkardı. Akşamları derslere gelirdi.

"Bu zâtı takip edemiyoruz!"
Emniyet mensupları hep bizi takip ederlerdi. Nereye gitsek, gölge gibi peşimize takılırlardı. Bize derlerdi ki: "Biz sizi çok rahat takip ediyoruz. Nereye gittiğinizi, ne yaptığınızı biliyoruz. Ama bu zâtı (Zübeyir Ağabey) bir türlü takip ede­mi­yoruz. Bir-iki sokak sonra ne yapıp ne edip izini kaybettiri­yor, bir türlü takip edemiyoruz!"
Yediği basit şeylerdi, çok az yerdi. Yemeğini kendi yapar­dı. Biz o zaman anlayamadık, ona hizmet edemedik. Ger­çi işlerimiz de çoktu. Matbaa işleri çok yoğundu. Buna fır­sat da bulamazdık.

İhsan ATASOY(NURUN BÜYÜK KUMANDANI)
 

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
ikinci cevap yazisim.sanirim cok uzun oldugu icin ..dusmusum))
ALLAH razı olsun.
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
Andımız
Zübeyir Ağabeyle birlikte her sabah tekrarladığımız bir andımız vardı:
"Eğer zenginlik hizmete mâni olacaksa, yaşasın fakirlik! Eğer evlilik hizmete engel olacaksa yaşasın bekârlık! Eğer ilim hizmetten alıkoyacaksa, yaşasın cehalet!"

İhsan ATASOY(NURUN BÜYÜK KUMANDANI)

yüreğine sağlık abim çok güzeldi ;)
rabbim ebdiyyen razı olsun rahmetiyle lutfetsin
selametle
selamunaleyküm
 
Üst Alt