Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

TebessüM

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
1 Eyl 2005
Mesajlar
1,558
Aldığı Beğeniler
9
MUTLULUĞUN PSİKİYATRİK BİR bozukluk olarak sınıflandırılmasını öneriyoruz.

Teşhis el kitaplarında yeni bir isim altında yer almasını doğru buluyoruz: majör duygulanım bozukluğu, keyifli tip. Bu konudaki literatür, mutluluğun istatistiksel olarak anormal bir işlev gördüğüne delâlet ediyor. Tabiî, birisi çıkıp mutluluğun olumsuz olarak değerlendirilmediğini söyleyebilir. Bu itirazı, bilimsel olarak saçma sayarak savuşturabiliriz. Bir kez onu teşhis el kitaplarına yerleştirdik mi, sıra tedaviye gelecektir. Artık hep birlikte mutluluğu, bu anormal hadiseyi nasıl tedavi edeceğimizi tartışabiliriz.

Doğrusu bu ya, birkaç yıla kadar psikiyatri mecmualarında benzeri ifadelere rastlarsam şaşırmayacağım. Yahut bir uluslararası kongrede bir bilim adamının X adlı ilacın yüz mutlu denek üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin görüldüğünü söylemesi tuhafıma gitmeyecek. Çünkü, insanın ruh dünyası modern Batı psikiyatrisi tarafından giderek daha küçük birimlere ayrıştırılarak inceleme konusu yapılıyor. Diğer tıbbî disiplinler arasında kendisine bilimsel bir zemin bulmaya çalışan modern psikiyatri, insanın türlü ruh durumlarını sınıflandırma gayreti içinde. Bu gayretkeşliğin bir neticesi olarak, çoğumuz için sıradan bir hal olabilen keyifsizlik minör depresyon adıyla anılıp ilaç tedavisi önerilebiliyor. Uluslararası bir kongrede Amerikalı bir bilim adamının sigara kullanan kişileri o sıralarda her derde deva olarak sunulan bir antidepresanla tedavi ettiğine ilişkin bir bildirisini dinlediğimi hatırlıyorum. Bunun gibi, şişmanlık da hızla ruhsal sistem üzerine etkiyen ilaçlarla tedavi edilecek bir durum, bir teşhis kategorisi haline getiriliyor. Çok kahve içme (kahve bağımlılığı), aşırı alışveriş gibi durumlar da Amerikalı meslektaşlarımızın çekmecelerinde birer teşhis kategorisi olarak bekletiliyorlar.

Teşhis yelpazesinin genişlemesi ve en masum insan davranışı ve halinin bile artık psikiyatrinin araştırma nesnesine dönüşmesi Ivan Illichin yıllar önce dile getirdiği bir tehlikeyi artık iyiden iyiye yaşadığımızı gösteriyor. Illich doğum ve benzeri doğal hadiselerin tıbbî bir konu haline gelmesini/getirilmesini eleştiriyordu.

Hayatın tıbbîleştirildiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanla ilgili olan, onun fizyolojisini ilgilendiren herşey bir el çabukluğuyla tıbbın hükümranlık alanına sokuluveriyor. İnsanın ruh dünyası sözkonusu olduğunda da, modern tıbbın üvey evlâdı psikiyatri, kendini sevdirme ve bilimsel, uslu bir çocuk olma telâşı içinde hayatın kendisini bir psikiyatrik fenomenler toplamına irca ediyor.

Hayatın psikiyatrizasyonu... Bu seküler bakış açısıyla, sizin dindarlığınız pekâlâ bir psikiyatrik bulgu olarak değerlendirilebiliyor. Aynı bakış açısını paylaşan ve yine Amerikalı bir meslektaşımız, aşk hastalığının tedavisinin de yakında bulunacağını iddia edivermişti geçtiğimiz yıllarda. Bu şekilde hayat, yaşanması gereken birşey olmaktan çıkarılıp tedavi edilmesi gereken birşeye dönüştürülüyor. İnsan duygusal-ruhsal süreçlerine etki edebilen bir âmil değildir artık. O, bu süreçlerin bir kurbanı, cüzî iradesi sıfırlanmış bir kazazededir.

Psikiyatrizasyon işleminin bir işlevi, bireyi tıp (psikiyatri) karşısında, dolayısıyla da onların temsil ettikleri politik güç yahut kurulu düzen (establishment) karşısında güçsüz kılmak ise, bir diğer işlevi de çok-uluslu ilaç şirketlerinin ekmeğine yağ sürmektir. Bugün psikiyatrik araştırmaların önemli bir bölümü ilaç şirketlerinin vesâyeti altındadır, bu şirketler tarafından finanse edilmektedir. Bu araştırmaların hâlihazırdaki ilaçlara yeni kullanım alanları açmak gibi saklı bir işlevi vardır. Eğer bir ruh halini teşhis edilmesi gereken birşeye dönüştürürseniz, ona uygun bir ilacı da muhakkak bulacaksınızdır. Oysa teşhis hastada olup biten bir durumdan çok hekimlerin zihinlerinde olup biten bir durumdur.

Gördüğümüz birşeyi isimlendirememek sanırım çoğumuzda bir tedirginlik yaratacaktır. Batı geleneği, çevrede olup bitenleri anlayabilmek için onları sınıflandırarak, hem kendine bilimsel bir alan açmakta, hem de uygulayıcılarının tedirginliğini gidermektedir. Meselâ şizofreni diye bir durumun olmadığı, bunun belirli yaşantı ve tutumları anlamlandırmak için sadece hekimlerin zihninde var olan birşey olduğu tezi, sıkça tartışılmıştır. R. D. Laing daha ileri giderek bunun bir politik yafta olduğunu söylemiştir (bkz. Yaşantının Politikası, Vadi Yayınları). Bugün teşhis elkitaplarında önemli bir yer tutan kişilik bozuklukları ucu nereye çekseniz giden teşhis kategorileridir ve psikiyatrinin önemli teorik açmazlarından birini teşkil etmektedir.

Mutluluğumdan yahut mutsuzluğumdan yana bir şikâyetim yok.
Mutlu olduğum zamanlar daha dışa dönük oluyor, insanlarla çok şey paylaşabiliyorum.
Hüzünlü olduğum zamanlarda içimin titreyişlerine kulak kesiliyor ve şiir yazabiliyorum.
Her iki durumun da ilâhî bir bağış olduğuna inanıyorum.
Fazladan taşıdığımı söyledikleri beş-on kilo ile aram gayet iyi.
Kanser yaptığını bilsem bile günde beş-altı sigara tellendirmeden edemiyorum. Bütün bunlar için ilaç almaya hiç niyetim yok.
Aynen Thomas Szasz gibi düşünüyorum.
Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir.
Her gün olabildiğince akıllıca, olabildiğince bütün ve olabildiğince duyarlılıkla yaşanması gereken birşeydir hayat.
Katlanmamız gereken birşeydir.
Onun çözümü yoktur[/


Kemal Sayar
 

MuhacirEnsar

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
31 Eki 2005
Mesajlar
6,511
Aldığı Beğeniler
40
Konum
MEDİNE
Takım
Fenerbahçe
Teşhis yelpazesinin genişlemesi ve en masum insan davranışı ve halinin bile artık psikiyatrinin araştırma nesnesine dönüşmesi Ivan Illichin yıllar önce dile getirdiği bir tehlikeyi artık iyiden iyiye yaşadığımızı gösteriyor. Illich doğum ve benzeri doğal hadiselerin tıbbî bir konu haline gelmesini/getirilmesini eleştiriyordu.

sağol...
 

MeLeK

Benim aşkım askı Verene!
 
Üyelik Tarihi
29 Kas 2005
Mesajlar
5,547
Aldığı Beğeniler
49
Konum
DuA taşan YüreK

Mutluluğumdan yahut mutsuzluğumdan yana bir şikâyetim yok.
Mutlu olduğum zamanlar daha dışa dönük oluyor, insanlarla çok şey paylaşabiliyorum.
Hüzünlü olduğum zamanlarda içimin titreyişlerine kulak kesiliyor ve şiir yazabiliyorum.
Her iki durumun da ilâhî bir bağış olduğuna inanıyorum.

cok guzel bır yazıydı ablam ...tebessumun bol olsun ınsaAllah
benım ıcın mutluluk soyledır
sevdıklerımın mutlulugu=mutlulugum

 

MeLeK

Benim aşkım askı Verene!
 
Üyelik Tarihi
29 Kas 2005
Mesajlar
5,547
Aldığı Beğeniler
49
Konum
DuA taşan YüreK
Melekler, mutluluğun değerini bilmediğine şahit oldukları insanoğluna, bir ders vermek istemişler...
"Mutluluğu, insanoğlunun kolay kolay bulamayacağı bir yere saklayalım" demişler, "onu bulmak için zorlansınlar ki, değerini kavrayabilsinler?"
Fakat işin içine girdikçe, bunun pek de kolay bir şey olmadığını görmüşler... Çünkü yeryüzünde, mutluluğu saklayabilecekleri bir yer bulamamışlar. Kimi, "Everest Tepesi'ne saklayalım" demiş, kimi "Atlas Okyanusu'nun dibine yerleştirelim" demiş, ama bu öneriler pek kabul görmemiş...
Tac Mahal'in kubbesi, İtalyan sofrası, bir hastahanenin yeni doğum ünitesi, dondurma külahı, sigara paketi, lale bahçesi...
Teklifler arka arkaya gelmiş gelmesine, ama melekler hiç birine tüm içtenlikleriyle "evet" diyememişler.
Sonunda meleklerden biri çekine çekine şöyle bir öneride bulunmuş:
"Mutluluğu, insanoğlunun içine saklayalım. İnsanoğlu kendi mutluluğunu kendi içinde arasın."
Gerekçesini de şöyle açıklamış:
"Çünkü mutluluğu arayan hiç kimsenin aklına kendi içine bakmak ve onu kendi içinde aramak gelmez."
Bu gerekçe mantıklı görünmüş diğer meleklere, tartıştıktan sonra kabul etmişler...
Sonra almışlar mutluluğu, insanın içine yerleştirmişler...
Ve demişler ki: "Ey insanoğlu!.. Mutluluğu bulmak için gözünü boş yere başkasının ekmeğine, başkasının evine, başkasının başarısına, başkasının servetine, başkasının mutluluğuna dikme. Gözlerini kendi içine çevir, kendi içine bak: Başka yerlerde, başka şeylerde aradığın şey sende saklı."(Bu ilginç hikayeye dikkatimi çeken sevgili A.O'ya teşekkürler)


Huzuru ve mutluluğu çoğumuz Kaf Dağı'nın (masallardaki dağın ismi böyle ben ne yapayım) ardında ararız...
Gözümüzü ve gönlümüzü çok uzaklara diktiğimiz için de mutluluğu çoğunlukla ıskalarız. En büyük hatamız ise, mutluluğu büyük işlerde, önemli şeylerde aramamız. Onu lüks otomobillerde, görkemli villalarda, pahalı başarılarda aramak yerine, gözden kaçırdığınız küçücük ayrıntılarda arayın.
Bunu şöyle özetleyebilirim:

Mutluluk, kazandıklarımızda, yahut kaybettiklerimizde değil, kendi içimizdedir.
Mesela, mutluluk, sıcak bir "merhaba" sesidir...
Mutluluk, bebeğimizin kokusu ya da çocuklarınızın tebessümüdür...
Mutluluk, gülümseyerek eve giren eşe "hoşgeldin sevgilim" demek ya da evdeki eşe getirilen gonca gülü öpüp sunmayı bilmektir...
Mutluluk, alınan her nefesin bir "ikram-ı İlâhî" olduğunu bilmek, bu anlamda hayatın güzelliklerini de görmeye çalışmaktır
Mutluluk, tüm mevsimleri sundukları güzelliklerle birlikte algılayıp yaşamaktır...
Mutluluk, pencere kenarına serpiştirilen ekmek kırıntılarını yiyen güvercinleri seyretmektir...
Mutluluk, vecdle Allah (c.c)'a yönelip secde etmektir
Mutluluk, her gülde "Muhammed (sav)'le buluşma" kokusunu hissetmektir?
Mutluluk, eldekini-avuçtakini fark etmek, kadr-u kıymet bilmek, olanı başkalarıyla da paylaşmaktır...
Mutluluk sadece engelli biriyle karşılaşıldığı zaman değil, kendi vücudundaki büyüleyiciliği her zaman fark etmektir...
Mutluluk, menfaatsiz ve hesapsız sevmektir...
Mutluluk, "Bana Allah (c.c) yeter" diyerek Allah (c.c)'a teslim olabilmek, her şartta şükredebilmektir...
Mutluluk, güneşin ve yağmurun aynı derecede önemli olduğunu kavrayıp güneşe de, yağmura da sevinmektir...
Mutluluk, hayat karşısında her an taze heyecanlar duyabilmektir.

Liste daha da uzatılabilir. Sonuçta şunu demeye getiriyorum: Mutluluk, yabancısı olduğumuz, hiç tanışmadığımız bir duygu değil, belki yakından tanıdığımızdan dolayı kanıksadığımız bir duygudur. Önce elimizde var olan değer ve güzellikleri keşfedelim, onlara şükredelim, sonra da olmayana ulaşmak için çabalayalım.
Ama bizi bütünüyle aşan "imkânsız"a doğru koşup kendimizi telef de etmeyelim. Bu bizi mutsuz eder. Zaten mutsuzluklarımızın çoğunun kaynağı, ihtiraslarımızla hasetlerimizdir.
Hayatı kaba-saba yaşamak yerine, bir sanatkâr duyarlılığı içinde yaşamak, çözümsüz zannettiğimiz pek çok sorunu çözebilir?
Unutmayalım ki, hayat sanattır!
Yavuz Bahadıroğlu
 

MeLeK

Benim aşkım askı Verene!
 
Üyelik Tarihi
29 Kas 2005
Mesajlar
5,547
Aldığı Beğeniler
49
Konum
DuA taşan YüreK
Mutluluk, içindeki ışığı yakabilmektir

Hz. Mevlâna deyince, insan aklına "sevgi çağlayanı, aşk denizi" geliyor. Aşkın okyanusuna dalabilmiş ve damlasını okyanusla bütünleştirebilmiş, sırlar dünyasından nice hikmetler devşirebilmiş mutlu insanlardan biri beliriyor gözümüzün önünde.
Şöyle diyor o: "Ben kalbin penceresine defalarca kulağımı koydum; çok söz işittim, fakat iki dudak görmedim." Demek ki aşk, dudaksız konuşuyor, gözsüz görüyor. Aşkın sözlerini kulak değil de gönül işitiyor.
Sevgili dostlar, birlikte düşünelim mi?
Niçin bunalıyoruz, karanlıklarda kalıyoruz? Niçin sevemiyoruz? Ten sevgisinin kanlı denizinde boğulurken, can sevgisinin kat kat göklerinde niçin kanat çırpamıyoruz? Ten sevgisini sonsuza kadar götürebilmiş bir babayiğit var mıdır? En son toprak yutmamış mıdır bu sevgiyi?
Bir örnekleme yaparak bir yere gelmek istiyorum. Mısra mısra şiir düşününüz. Şiirin baş mısrasından bir şiir akımı (ceyran) veriyoruz. Ceyran yürüyor kelimeler boyunca ve fakat bir kelimeye geliyor ki, ordan öteye artık ceyran geçmiyor. (Bazan ta baştan da olabiliyor) Ondan sonrası karanlığa boğuluyor; ahenk, musıkî güme gidiyor. Neden? O aradaki kelime şiir iletkeni değil de ondan. O kelime şiirle test edilmemiş veya ona uygun mayadan değil, şiir mayası bozuk, başka bir alemin habercisi. Belki o kelimeyle roman, hikaye, masal yazılabilir; ama şiir yazılamıyor, çünkü duyguyu, coşkuyu, ritmi, ahengi iletmiyor, ruhu buna elverişli değil. Gönlün derinliklerinde soluklanmamış, Yusuf'un kuyusundan kana kana su içmemiş, Bedr'in aslanlarına seslenmemiş, bir yetimin başını okşamamış kelimelerden şiir yazılmıyor, yazılamıyor. Bunun için şiir, medeniyetin çocuğudur.
Hayatımız da bir şiirin mısraları, kelimeleri gibi değil midir? Evdeyiz, işe gidiyoruz, sokağa çıkıyoruz, seviniyoruz, üzülüyoruz; kavga ediyoruz, barışıyoruz...
Hayatımızı "hayat-diri" kılan, "Hay" ismiyle hayatı yaratan Allah (c.c) (cc)'ın nurudur. Çünkü, "O, yerlerin ve göklerin nurudur." O nuru bize diniyle, dinini kitabıyla ve sevgili Peygamberiyle insanlığa yansıtmaktadır. Bu nuru (ceyranı) hayatımızın ilk satırından (mısra) veriyoruz, veriyorlar. Nur ilerliyor ve son noktaya kadar (ölüm) hiçbir yerde tıkanmıyor. İşte bu ebediyyen mutlu bir hayattır, bu hayat gönülleri coşturan bir şiir gibidir. Fakat nur bir yerden sonra daha ilerleyemiyor, tıkanıyor. Hayatımızın o arasına sıkıştırdığımız bir "hayat parçası" (haram veya küfür), nuru iletmeyen bir şeyden oluşmuş. Hz. Mevlâna, "Herkese sevgiyle bak ki erisinler; çünkü onlar donmuşlardır" buyuruyor. Demek ki orada, nuru iletmeyen ve ondan sonraki hayatı karanlıklara boğan bir "şey" vardır. Eğer bu eritilmezse, değiştirilmezse bütün hayat helâk olup gidecek, hatta "öte"de karanlıklara boğulacak.
Allah (c.c)'ın bize gönderdiği "DİN" ceyran gibidir, insan da ceyranı ileten bir kablo gibi düşünülebilir. Bu durum da bütün alemi aydınlatır, ama bu kablonun bir yerine bir-iki santim iletken olmayan bir madde koyarsanız dünya karanlık olur.
Sevgiye muhtacız; Din'e, Kur'an'a, Peygamber'e muhtacız.

Bu Ramazan günlerinde, kalbimizle Kur'an-ı Kerim okuyalım. Okuyalım ki, dünyayı aydınlatan bu nurun Afganistan'da, Irak'ta, Avrupa'da, Amerika'da ve dünyanın başka yerlerinde kesintiye uğramasına mani olalım.
Sevgi güneşi, aşk radarı mı olmak istiyoruz? Ağlamak ya da tebessüm etmek mi istiyoruz? Mutlu olmak mı istiyoruz? Kur'an-ı Kerim okuyalım. Kendimizi tanımak, sevmek, hoş görmek, düşünmek, akletmek, fikretmek, zikretmek; kul olmak, aydınlanmak, adil olmak mı istiyoruz? Özetle insan olmak mı istiyoruz? Kur'an-ı Kerim okuyalım, derim; çünkü o, hayatımıza akıtılan ceyrandır, nurdur.

Son söz de Mevlâna'nın olsun:
"Aşk, üstünlükte, bilgide, defterde, kitapta değildir. O öyle bir nur ağacıdır ki, dalları ezelde, kökleri ebeddedir. Bu ağaç ne arşa dayanır, ne de yeryüzüne, bu ağacın gövdesi de yoktur. Sende fani güzellere dair bir iştiyak (arzu), özlem var ya... Bil ki bu iştiyak senin için bir puttur."
Put, aşk ceyranını iletmediği için lânetlenmiştir. Kendinde mutluluk ışığı göremiyorsan, içindeki putları devir, İbrahim gibi ol! Rabbine kul olan hangi insan mutsuz olmuştur ki? Bana gösterebilir misin?

D.Ali Taşcı
 
Üst Alt