Lütuf ve kerem sahibi Yüce Allah’a hamd;
Rasulullah Efendimize, Ehl-i Beyt’ine, Sahabe-i Kiram Efendilerimize salât ve selâm…
Merhaba Dostlar;
İnsan şu dünya hayatına iki türlü bakabilir; ya gününü gün edip dünyanın nimetleri içerisinde keyfü sefasına bakacak veya gönderiliş gayesine uygun olarak, Rabbine kulluk edecek ve O’nu tanıyacak…
Hayatın merkezine kulluğu almadığımızda, meseleyi daha baştan yanlış üzerine bina ediyoruz demektir. Müslümana yakışmayan davranışlar, gidişatlar, ahlaklar, işte hep bu ilk sapmanın sonuçları. Bu ilk adım düzeltilmediği müddetçe de o kişinin hayatının düzene girmesi mümkün değil.
Birçoğumuz, hala farkında olmadan cahili bir hayat nizamı üzerine devam ediyor hayatına. Manevi ve ahlaki değerleri nerde duruyor; kendi söz ve davranışları nerede? Haberi yok! Sorsan inancı da var hassasiyeti de…
Fakat; ne ilim var, ne bir vaz ü nasihat dinlemek var; ne edeb var ne hayâ var!
Temel böyle olunca buradan da bir Müslüman profili çıkmıyor tabi. Pastel boya üzerine sulu boya makyaj gibi akıyor orasından burasından…
Biraz daha hallice olanlarımız ise çat-pat namazını kılar, bir-iki mühim meseleye kulak kabartır, azıcık da bir amel yapar… Ama bu kadar işte… Dostlar alış verişte görsün hesabı; sanki Allah-u Teâla’ya takdim etmek için değil de dışardan bakan biri Müslüman sansın gayesiyle yapılmıştır her şey, suni, iğreti. Gerçekte, bu gibi insanlar da “dünya ehli”dirler; “Ahiret ehli”, “Hakiki iman ehli” olamamışlardır.
Hakiki iman ehli, işi baştan sıkı tutar; bu dünya gerçekte ne ise ona o kadar önem verir; ahiret ne kadar önemli ise ona da o kadar ehemmiyet verir.
Evet, sevgili dostlarım, mesele bu kadar basit ve açık. Adalet ve hikmet onu gerektirir ki insan her şeye, sahip olduğu kadar önem vermeli, her hakkı sahibine vermelidir. İnsanın ebediyete âşık olan ruhu, kalbi; şu geçici dünya zevklerine tahsis edilirse adaletsizlik, haksızlık yapılmış olmaz mı? Kişi kendisine, bundan daha büyük bir hakaret ve zulüm yapabilir mi?
Kalbin sevgisini, muhabbetini, ancak Ebedi ve Ezeli olana vermek gerekmez mi?...
Şu dünyanın süsüne pisine gönlünü kaptıran, gerçekte kendisini aşağılamış olmaz mı?
Oysa her şeye kıymeti kadar değer vermek, her şeyi yerli yerine oturtmak lazım. Eğer bu dünyaya Allah-u Teâla’yı tanımak ve O’na kulluk etmek için geldiysek, hayatı bu merkezi şuur etrafına inşa etmemiz gerekiyor.
Kulluğun orta yerinde ise namaz bulunuyor; “Dinin direği” olan namaz… Namazı ikame eden, diken; dinini inşa etmiş oluyor. Namazı ikame etmeyen, direğini dikmeyen; dinini inşa etmemiş oluyor…
Kulluğu hayatımızın merkezine koyduğumuzda, namaz da günlük hayatımızın vazgeçilmezi oluyor. Günümüzü planlıyor, düzenliyor.
İşte, sevgili dostlar, mümin böyle olmalı. Namazı hayatın ana belirleyeni yapmalı. “Ben dünyaya namaz kılmak için geldim; filim izlemek için değil!” Diyebilmeli, mesela. Buradaki “filim izlemek” yerine, dilediğiniz başka maddeleri yazabilirsiniz…
Namazla ilgili böyle bir mesele var, bir de namazın gerçekten yaşanması meselesi var. Ama bu ilk aşama tam olarak yerine oturtulmamışsa diğer aşamaya geçmek imkânsız sevgili dostlar. Namaz hayatın merkezine konulmamışsa asla ciddiyetle kılınan, haz alınan, deruni dünyalara dalınan bir namazdan bahsedemeyiz. Nerde kaldı hakiki namaz; huzur-u ilahi ve huşu…
Yani, namazdaki o yüksek haller ve derinlik, namaza verilen önemle alakalıdır. Hani “Ben bir kulum ve benim asıl görevim ibadet etmek” niyetindeki bir mümin ile “Namazı Rabbim emretmiş, kılıp sorumluluktan kurtulayım” düşüncesindeki Müslüman arasında dağlar kadar fark var.
Birisi hakiki bir tasa ve gayret içerisinde iken; diğeri, kendi önemsediği işlerin yanında, namazı bir yan unsur olarak kabul edenin işidir. Elbette namazdan aldıkları hasılat da farklı olacaktır…
Şimdi tercih sizlerin sevgili dostlarım; siz ne tür bir Müslüman olmak istiyorsunuz?
Namazı kenarından tutan mı?
Yoksa namazı hayatının merkezine alan mı?...
SÜLEYMAN KARAKAŞ
Rasulullah Efendimize, Ehl-i Beyt’ine, Sahabe-i Kiram Efendilerimize salât ve selâm…
Merhaba Dostlar;
İnsan şu dünya hayatına iki türlü bakabilir; ya gününü gün edip dünyanın nimetleri içerisinde keyfü sefasına bakacak veya gönderiliş gayesine uygun olarak, Rabbine kulluk edecek ve O’nu tanıyacak…
Hayatın merkezine kulluğu almadığımızda, meseleyi daha baştan yanlış üzerine bina ediyoruz demektir. Müslümana yakışmayan davranışlar, gidişatlar, ahlaklar, işte hep bu ilk sapmanın sonuçları. Bu ilk adım düzeltilmediği müddetçe de o kişinin hayatının düzene girmesi mümkün değil.
Birçoğumuz, hala farkında olmadan cahili bir hayat nizamı üzerine devam ediyor hayatına. Manevi ve ahlaki değerleri nerde duruyor; kendi söz ve davranışları nerede? Haberi yok! Sorsan inancı da var hassasiyeti de…
Fakat; ne ilim var, ne bir vaz ü nasihat dinlemek var; ne edeb var ne hayâ var!
Temel böyle olunca buradan da bir Müslüman profili çıkmıyor tabi. Pastel boya üzerine sulu boya makyaj gibi akıyor orasından burasından…
Biraz daha hallice olanlarımız ise çat-pat namazını kılar, bir-iki mühim meseleye kulak kabartır, azıcık da bir amel yapar… Ama bu kadar işte… Dostlar alış verişte görsün hesabı; sanki Allah-u Teâla’ya takdim etmek için değil de dışardan bakan biri Müslüman sansın gayesiyle yapılmıştır her şey, suni, iğreti. Gerçekte, bu gibi insanlar da “dünya ehli”dirler; “Ahiret ehli”, “Hakiki iman ehli” olamamışlardır.
Hakiki iman ehli, işi baştan sıkı tutar; bu dünya gerçekte ne ise ona o kadar önem verir; ahiret ne kadar önemli ise ona da o kadar ehemmiyet verir.
Evet, sevgili dostlarım, mesele bu kadar basit ve açık. Adalet ve hikmet onu gerektirir ki insan her şeye, sahip olduğu kadar önem vermeli, her hakkı sahibine vermelidir. İnsanın ebediyete âşık olan ruhu, kalbi; şu geçici dünya zevklerine tahsis edilirse adaletsizlik, haksızlık yapılmış olmaz mı? Kişi kendisine, bundan daha büyük bir hakaret ve zulüm yapabilir mi?
Kalbin sevgisini, muhabbetini, ancak Ebedi ve Ezeli olana vermek gerekmez mi?...
Şu dünyanın süsüne pisine gönlünü kaptıran, gerçekte kendisini aşağılamış olmaz mı?
Oysa her şeye kıymeti kadar değer vermek, her şeyi yerli yerine oturtmak lazım. Eğer bu dünyaya Allah-u Teâla’yı tanımak ve O’na kulluk etmek için geldiysek, hayatı bu merkezi şuur etrafına inşa etmemiz gerekiyor.
Kulluğun orta yerinde ise namaz bulunuyor; “Dinin direği” olan namaz… Namazı ikame eden, diken; dinini inşa etmiş oluyor. Namazı ikame etmeyen, direğini dikmeyen; dinini inşa etmemiş oluyor…
Kulluğu hayatımızın merkezine koyduğumuzda, namaz da günlük hayatımızın vazgeçilmezi oluyor. Günümüzü planlıyor, düzenliyor.
İşte, sevgili dostlar, mümin böyle olmalı. Namazı hayatın ana belirleyeni yapmalı. “Ben dünyaya namaz kılmak için geldim; filim izlemek için değil!” Diyebilmeli, mesela. Buradaki “filim izlemek” yerine, dilediğiniz başka maddeleri yazabilirsiniz…
Namazla ilgili böyle bir mesele var, bir de namazın gerçekten yaşanması meselesi var. Ama bu ilk aşama tam olarak yerine oturtulmamışsa diğer aşamaya geçmek imkânsız sevgili dostlar. Namaz hayatın merkezine konulmamışsa asla ciddiyetle kılınan, haz alınan, deruni dünyalara dalınan bir namazdan bahsedemeyiz. Nerde kaldı hakiki namaz; huzur-u ilahi ve huşu…
Yani, namazdaki o yüksek haller ve derinlik, namaza verilen önemle alakalıdır. Hani “Ben bir kulum ve benim asıl görevim ibadet etmek” niyetindeki bir mümin ile “Namazı Rabbim emretmiş, kılıp sorumluluktan kurtulayım” düşüncesindeki Müslüman arasında dağlar kadar fark var.
Birisi hakiki bir tasa ve gayret içerisinde iken; diğeri, kendi önemsediği işlerin yanında, namazı bir yan unsur olarak kabul edenin işidir. Elbette namazdan aldıkları hasılat da farklı olacaktır…
Şimdi tercih sizlerin sevgili dostlarım; siz ne tür bir Müslüman olmak istiyorsunuz?
Namazı kenarından tutan mı?
Yoksa namazı hayatının merkezine alan mı?...
SÜLEYMAN KARAKAŞ
Son düzenleme: