Ashab-ı Kiram da tıpkı Hz. Peygamber s.a.v. gibi, namazı göz nuru bilmiş, baş tacı etmiştir. Onlar dünyanın dört bir tarafına gitmişler, insanları önce imana sonra namaza davet etmişlerdir. Her yerde saf saf cemaatler kurmuşlar, çoklarının ilk defa secde etmesine vesile olmuşlardır. Hicret’ten sonra Medine’de Efendimiz s.a.v.’in yaptığı gibi, onlar da Basra ve Kûfe şehirlerini kurarken ilk önce mescidin yerini belirlemişlerdir. Aynı hassasiyetle hareket eden evliya ve mürşid-i kâmiller de hasta hallerinde bile cemaatle namazdan ayrılmamışlardır.
Tarihte bıraktığı derin izlerle her milletten insana saygı ve özlem uyandıran ecdadımız Osmanlı ise namaz için bugün bile gıpta edilen camiler yaptırmış, üstelik camileri tam bir ilim, sosyal hayat ve muhabbet mekanları haline getirmiştir. Osmanlı medeniyetinin en ihtişamlı yapılarının camiler olması, örneğin İstanbul’un yedi tepesinde yedi muhteşem caminin olması, atalarımızın İslâm’a, camiye, böylelikle namaza ne denli değer verdiğini gösteriyor. Onlar sadece namaz için görkemli yapılar yapmakla kalmamış, zamanını da namaza göre düzenlemiştir. Çarşı pazar sabah namazından sonra açılır, akşam ezanıyla da dükkanlar kapanırdı. Eş dostla görüşmek için “yarın ikindi namazında Sultan Ahmet’te buluşalım” gibi sözler verilirdi.
Devasa ve insanı büyüleyen mabetler inşa eden ecdadımız, kendileri mütevazi evlerde otururlardı. Böyle bir hayat tarzı, yüzünü Allah’a dönmüş olmanın, dünyadan çok ahiretin tercih edilmesinin bir neticesiydi. Şimdilerde ise devasa alışveriş ve eğlence merkezleri kuruluyor. Mescitlere ne oldu diye sorarsanız, söyleyelim: Eksi ikinci katta, sekiz on metrekarelik dar, havasız bir oda... Acaba bu durum ahireti talep etmekten uzaklaştığımızı, yakamızı dünyaya kaptırdığımızı mı haber ediyor? Samimi bir muhasebe yapalım: Eğer peygamberî yoldaysak, İbrahim Halilullah’ın, Lokman Aleyhiselam’ın izlerini takip ediyorsak ne mutlu! Efendimiz’in yolu yolumuzsa gözümüz aydın!
Eğer tablo aksi yöndeyse, namaz hassasiyetimiz azaldı, namaz bizi terk etti ise veya cumadan cumaya hatırlıyorsak ciddi bir hastalıkla karşı karşıyayız demektir. Bu kalbimizde başlayan, hayatımıza sirayet eden, ebediyetimizi yakan bir hastalık.
Zararın neresinden dönülse kârdır, biliriz. O halde hemen Allah’ın engin kereminden af dileyip beş vakit namaza dönmeli. Sahibimizle, halikimizle, biricik Rabbimizle irtibata geçmeli. Namazla huzura çıkmalıyız ki huzur bulalım.
Semerkand Dergisinden Huzura Çıkar mıyız?
Selim UĞUR un yazısından bir bölümünden alıntı.
Tarihte bıraktığı derin izlerle her milletten insana saygı ve özlem uyandıran ecdadımız Osmanlı ise namaz için bugün bile gıpta edilen camiler yaptırmış, üstelik camileri tam bir ilim, sosyal hayat ve muhabbet mekanları haline getirmiştir. Osmanlı medeniyetinin en ihtişamlı yapılarının camiler olması, örneğin İstanbul’un yedi tepesinde yedi muhteşem caminin olması, atalarımızın İslâm’a, camiye, böylelikle namaza ne denli değer verdiğini gösteriyor. Onlar sadece namaz için görkemli yapılar yapmakla kalmamış, zamanını da namaza göre düzenlemiştir. Çarşı pazar sabah namazından sonra açılır, akşam ezanıyla da dükkanlar kapanırdı. Eş dostla görüşmek için “yarın ikindi namazında Sultan Ahmet’te buluşalım” gibi sözler verilirdi.
Devasa ve insanı büyüleyen mabetler inşa eden ecdadımız, kendileri mütevazi evlerde otururlardı. Böyle bir hayat tarzı, yüzünü Allah’a dönmüş olmanın, dünyadan çok ahiretin tercih edilmesinin bir neticesiydi. Şimdilerde ise devasa alışveriş ve eğlence merkezleri kuruluyor. Mescitlere ne oldu diye sorarsanız, söyleyelim: Eksi ikinci katta, sekiz on metrekarelik dar, havasız bir oda... Acaba bu durum ahireti talep etmekten uzaklaştığımızı, yakamızı dünyaya kaptırdığımızı mı haber ediyor? Samimi bir muhasebe yapalım: Eğer peygamberî yoldaysak, İbrahim Halilullah’ın, Lokman Aleyhiselam’ın izlerini takip ediyorsak ne mutlu! Efendimiz’in yolu yolumuzsa gözümüz aydın!
Eğer tablo aksi yöndeyse, namaz hassasiyetimiz azaldı, namaz bizi terk etti ise veya cumadan cumaya hatırlıyorsak ciddi bir hastalıkla karşı karşıyayız demektir. Bu kalbimizde başlayan, hayatımıza sirayet eden, ebediyetimizi yakan bir hastalık.
Zararın neresinden dönülse kârdır, biliriz. O halde hemen Allah’ın engin kereminden af dileyip beş vakit namaza dönmeli. Sahibimizle, halikimizle, biricik Rabbimizle irtibata geçmeli. Namazla huzura çıkmalıyız ki huzur bulalım.
Semerkand Dergisinden Huzura Çıkar mıyız?
Selim UĞUR un yazısından bir bölümünden alıntı.
Son düzenleme: