- Üyelik Tarihi
- 30 Nis 2018
- Mesajlar
- 480
- Aldığı Beğeniler
- 2,157
Hayatı bir şekilde düzlüğe çıkarmanın peşindeyiz hepimiz. Kalben, rûhen ve bedenen rahat etmenin özlemiyle uyanıyoruz her sabah.
Lakin hep yokuşlara yöneliyoruz, daha dik yamaçlara doğru atıyoruz adımlarımızı, daha kayalıklı ve daha uçurumlu yollara doğru. Ya da içiçe geçmiş, sarmaşıklarla birbirine dolanmış, güneş girmez ağaçlıklarda yol alıyoruz silik patikalara aldanıp.
Sonra yoruluyoruz, nefesimiz kesiliyor, bir adım daha atamıyoruz, üşüyoruz, bir sisin içine giriyoruz, bir ağaç ötesi dahi görülmez oluyor. Keskin kayalar ayaklarımızı kesiyor, kayıp düşüyoruz, tutunamıyoruz. Dikenli çalılar yaralıyor yüzümüzü, gözümüzü, gövdemizi...
Oturup ağlamak aklımıza gelmiyor hiç, oturup hâlimize acımak, korkmak, durmak, geriye dönmek hiç ama hiç aklımıza gelmiyor. Ben ne yapıyorum böyle, demek hiç aklımıza gelmiyor. Düştükçe, tökezledikçe, kayboldukça, üstümüz başımız kirlendikçe daha da öfkeleniyor, daha da hırçınlaşıyoruz nedense. Hiç söz dinlemiyoruz...
Ruhlarımız hasta, kalbimiz hasta, şifâ dilenmeye de mecalimiz kalmıyor. Bütün varlığımızla küslükler, çekişmeler, malayani işler, hırslar, yalanlar, çarçur edilmiş zamanlar kusup duruyoruz her yana. Geri dönmeyi, düze çıkmayı imkansız kılan kusmuktan yığınlar çevreliyor dört yanımızı...
Neden her şeyi berbat etmeye bunca hevesliyiz? Neden hiç bir şey olmamış gibi, tek suçumuz yokmuş gibi davranıyoruz? Neden her sabah kendimizi gönül rahatlığıyla affediyoruz? Neden uçurumlara aşığız, neden yokuşlara meftunuz, neden yaralara gönüllüyüz?
Neden?..
Halil İbrahim Sert
Lakin hep yokuşlara yöneliyoruz, daha dik yamaçlara doğru atıyoruz adımlarımızı, daha kayalıklı ve daha uçurumlu yollara doğru. Ya da içiçe geçmiş, sarmaşıklarla birbirine dolanmış, güneş girmez ağaçlıklarda yol alıyoruz silik patikalara aldanıp.
Sonra yoruluyoruz, nefesimiz kesiliyor, bir adım daha atamıyoruz, üşüyoruz, bir sisin içine giriyoruz, bir ağaç ötesi dahi görülmez oluyor. Keskin kayalar ayaklarımızı kesiyor, kayıp düşüyoruz, tutunamıyoruz. Dikenli çalılar yaralıyor yüzümüzü, gözümüzü, gövdemizi...
Oturup ağlamak aklımıza gelmiyor hiç, oturup hâlimize acımak, korkmak, durmak, geriye dönmek hiç ama hiç aklımıza gelmiyor. Ben ne yapıyorum böyle, demek hiç aklımıza gelmiyor. Düştükçe, tökezledikçe, kayboldukça, üstümüz başımız kirlendikçe daha da öfkeleniyor, daha da hırçınlaşıyoruz nedense. Hiç söz dinlemiyoruz...
Ruhlarımız hasta, kalbimiz hasta, şifâ dilenmeye de mecalimiz kalmıyor. Bütün varlığımızla küslükler, çekişmeler, malayani işler, hırslar, yalanlar, çarçur edilmiş zamanlar kusup duruyoruz her yana. Geri dönmeyi, düze çıkmayı imkansız kılan kusmuktan yığınlar çevreliyor dört yanımızı...
Neden her şeyi berbat etmeye bunca hevesliyiz? Neden hiç bir şey olmamış gibi, tek suçumuz yokmuş gibi davranıyoruz? Neden her sabah kendimizi gönül rahatlığıyla affediyoruz? Neden uçurumlara aşığız, neden yokuşlara meftunuz, neden yaralara gönüllüyüz?
Neden?..
Halil İbrahim Sert
