Çoğu insan, dünya hayatının son bulmasını, başlarına gelebilecek en büyük felâket olarak görür. Adı bile korkutur, düşünmek bile istenilmez ölüm. Ama şimdiye kadar dünyaya gelen herkesin yaşadığı ve bizim de yaşayacağımız kaçınılmaz bir gerçektir. Değişmeyen bir kanundur ki, "Gelen gider, giden gelmez" burada.
Genelde yaşlı insanların gençlere göre bu gerçeği daha çok kabullenmiş ve hatta sevmiş olduklarını görürüz. Bükülen belleri, ağaran saçları, az gören gözleri ve artan hastalıklarıyla dünyadan soğumuşlardır ve yakınlarının büyük bir kısmı bu dünyadan göç ettiğinden, onlarda da bir an önce bu dünyadan gitmek, kabirde istirahat etmek, yakınlarına kavuşmak arzusu uyanır.
Gençlerde ise böyle bir arzu henüz yoktur. Bir gün öleceğini bilse de, rahat ve huzurlu, mutlu bir hayat yaşayarak yaşlanacağını ve sonra öleceğini hayal eder. Sanki ölüm sadece yaşlılar içindir. Aile ve toplum olarak da gençlere hiç yakıştırılmaz ölüm. Genç bir yakınını kaybedenlerin feryadına şahit olmuşsunuzdur: "Gençliğine doyamadan gitti! Daha göreceği günler vardı.. v.s"
Meşhur bir kıssa vardır ki; yine böyle genç yaştaki evlâdını kaybeden bir anne feryat figan ellerini dizlerine vurarak ağlamaktadır: "Dağ gibi oğlum gitti! Gençliğinin baharında gitti!" Oradan geçen Hz. Musa (as) yaşlı kadına niçin ağladığını sorar. Kadın ağlamaya devam ederek anlatır oğlunu kaybettiğini. Hz. Musa "Kaç yaşındaydı oğlun?" diye sorar. Kadın oğlunun üç yüz küsur yaşında olduğunu söyler. (O zamanki insanların ortalama ömrü bin yıl). Hz. Musa, kadına biraz daha yaklaşır ve şunları söyler: "Öyle bir zaman gelecek ki, insanların ortalama ömrü altmış yıl olacak". Kadın ağlamayı bırakır, şaşkınlık içindedir. "Peki onlar da rızık peşinde koşup, barınmak için evler yapacaklar mı, yoksa ömürlerini ibadet ve hayırla mı geçirecekler?" diye sorar. Hz. Musa, "Onlar dünyaya öyle bir dalacaklar ki, ebedî kalacakmış gibi evler de yapacaklar, ibadetlerini de unutacaklar, Rablerini de unutacaklar" der.
Yirmi yıl da yaşasak, yüz yıl da yaşasak neticede başımıza gelecek mühim bir hadise vardır. Çok ya da az yaşamak bu sonucu değiştirmiyor. Hepimiz her an ölebiliriz. Özellikle gençlerin bu konuda çok dikkatli ve hazırlıklı olması gerekir. Yaşlılar zaten bir derece hazırlıklı oluyorlar. Gençlerde dünya sevgisi, gaflet ve hevesler ağır bastığından ölüm unutuluyor ya da çok uzaklardaymış gibi algılanıyor.
Nasıl ki burada yaşayacağımız ortalama altmış yıl için, yaklaşık yirmi beş yaşımıza kadar eğitimimiz için ve bir işe girebilmek için çalışıyoruz, çaba sarfediyoruz. Sonrasında ise emekli olana kadar çalışıyoruz. Emekli olduktan sonra ise, gençken elde ettiğimiz birikimleri ve imkânları kullanarak istirahata çekiliyoruz. Ama fıtratımızdaki ebediyet arzusu bir türlü tatmin olmuyor. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, "Vermeyi istemese, istemeyi vermezdi." Ebedî hayatı istediğimize göre, bize bu isteği veren, istediğimizi de verecektir. Ama ebedî hayatın ebedî saadete dönüşmesi için de, buradaki hayatımızı Rabbimizin emri ve isteği doğrultusunda yaşamamız gerekmektedir.
"Sizdeki gençlik kat'iyen gidecek. Eğer siz daire-i meşrûada kalmazsanız; o gençlik zayî olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem ahirette kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile, o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik manen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak."
mehtap yıldırım
Genelde yaşlı insanların gençlere göre bu gerçeği daha çok kabullenmiş ve hatta sevmiş olduklarını görürüz. Bükülen belleri, ağaran saçları, az gören gözleri ve artan hastalıklarıyla dünyadan soğumuşlardır ve yakınlarının büyük bir kısmı bu dünyadan göç ettiğinden, onlarda da bir an önce bu dünyadan gitmek, kabirde istirahat etmek, yakınlarına kavuşmak arzusu uyanır.
Gençlerde ise böyle bir arzu henüz yoktur. Bir gün öleceğini bilse de, rahat ve huzurlu, mutlu bir hayat yaşayarak yaşlanacağını ve sonra öleceğini hayal eder. Sanki ölüm sadece yaşlılar içindir. Aile ve toplum olarak da gençlere hiç yakıştırılmaz ölüm. Genç bir yakınını kaybedenlerin feryadına şahit olmuşsunuzdur: "Gençliğine doyamadan gitti! Daha göreceği günler vardı.. v.s"
Meşhur bir kıssa vardır ki; yine böyle genç yaştaki evlâdını kaybeden bir anne feryat figan ellerini dizlerine vurarak ağlamaktadır: "Dağ gibi oğlum gitti! Gençliğinin baharında gitti!" Oradan geçen Hz. Musa (as) yaşlı kadına niçin ağladığını sorar. Kadın ağlamaya devam ederek anlatır oğlunu kaybettiğini. Hz. Musa "Kaç yaşındaydı oğlun?" diye sorar. Kadın oğlunun üç yüz küsur yaşında olduğunu söyler. (O zamanki insanların ortalama ömrü bin yıl). Hz. Musa, kadına biraz daha yaklaşır ve şunları söyler: "Öyle bir zaman gelecek ki, insanların ortalama ömrü altmış yıl olacak". Kadın ağlamayı bırakır, şaşkınlık içindedir. "Peki onlar da rızık peşinde koşup, barınmak için evler yapacaklar mı, yoksa ömürlerini ibadet ve hayırla mı geçirecekler?" diye sorar. Hz. Musa, "Onlar dünyaya öyle bir dalacaklar ki, ebedî kalacakmış gibi evler de yapacaklar, ibadetlerini de unutacaklar, Rablerini de unutacaklar" der.
Yirmi yıl da yaşasak, yüz yıl da yaşasak neticede başımıza gelecek mühim bir hadise vardır. Çok ya da az yaşamak bu sonucu değiştirmiyor. Hepimiz her an ölebiliriz. Özellikle gençlerin bu konuda çok dikkatli ve hazırlıklı olması gerekir. Yaşlılar zaten bir derece hazırlıklı oluyorlar. Gençlerde dünya sevgisi, gaflet ve hevesler ağır bastığından ölüm unutuluyor ya da çok uzaklardaymış gibi algılanıyor.
Nasıl ki burada yaşayacağımız ortalama altmış yıl için, yaklaşık yirmi beş yaşımıza kadar eğitimimiz için ve bir işe girebilmek için çalışıyoruz, çaba sarfediyoruz. Sonrasında ise emekli olana kadar çalışıyoruz. Emekli olduktan sonra ise, gençken elde ettiğimiz birikimleri ve imkânları kullanarak istirahata çekiliyoruz. Ama fıtratımızdaki ebediyet arzusu bir türlü tatmin olmuyor. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, "Vermeyi istemese, istemeyi vermezdi." Ebedî hayatı istediğimize göre, bize bu isteği veren, istediğimizi de verecektir. Ama ebedî hayatın ebedî saadete dönüşmesi için de, buradaki hayatımızı Rabbimizin emri ve isteği doğrultusunda yaşamamız gerekmektedir.
"Sizdeki gençlik kat'iyen gidecek. Eğer siz daire-i meşrûada kalmazsanız; o gençlik zayî olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem ahirette kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile, o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik manen bâkî kalacak. Ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak."
mehtap yıldırım