Ölüm! Aldığımız nefesi verememek, verdiğimiz nefesi alamamak. Belki de son cümlemizi tamamlayamamak. Yapabilirsek kelime-i şehadet huzuruyla terk-i diyar etmek. Kimbilir bir gülüşün yüzümüze asılı kaldığı andır güzel gidişler için, ya da hüznün bir bekleyişin göz kapaklarına yansımasıdır.
Kimilerine göre ölüm, bir bitiş, bir son iken, inananlar için yepyeni bir hayatın başlangıcıdır. Dünya durağından öte devam edecek olan yolculuğun en önemli dönüm noktasıdır. Kabir kapısı, uzun yolculuğun devam ettiğini gösteren bir menzildir. Daha önce bu yoldan geçenlerin başlarında bulunan mezar taşları ise, birer mecburî istikamet levhalarıdır. Herkes bu istikamette yol almaya devam etmek zorundadır.
Hepimiz ölümün soğuk yüzü ile yüz yüze gelmişizdir mutlaka. Bir yakınımızı, dostumuzu, sevdiğimizi kaybetmişizdir, bir daha görmemek üzere emanet etmişizdir kara toprağa. Kulaklarımız, her gün okunan salâlara o kadar âşina ki, ölümün nefesini ensemizde hissetmemek, gafletle kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildir. Kendimizi kolayca aldatır ve uyuturuz ama, eceli aldatacak ve atlatacak bir maharetimiz yoktur.
Sevdiğimiz birini kaybedince acaba onun ölümüne mi üzülüyoruz, yoksa bu parçalanmalarımız, bu yıkılışlarımız, ağlayışlarımız kendimize mi? Evet üzülüyoruz, onu kaybettiğimiz için, bir daha onu görememek, sesini duyup sohbetinde bulunamamak, birlikte bir yudum çay içmekten mahrum kalmak içimizi yakıyor. Fakat sevdiğimiz birisinin ölümü, onun tamamen hayatımızdan çıkıp gittiği anlamına da gelmiyor. Hayal ve hatıraları hafıza arşivimizde yerini korumaya devam ediyor. "İşte şurada oturuyordu, şu masada birlikte yemek yiyorduk, suyu hep şu bardaktan içerdi..." diyerek, sanki hâlâ aramızda yaşıyormuş gibi uzun süre onun ölümünü kabullenmek istemeyiz.
Peki bütün bunlara rağmen bir insanın ölümüyle ardından hiç mi birşey kalmıyor acaba? Çok sevdiğimiz birisi cismânî olarak aramızdan ayrılmış olabilir. Ya geride bıraktıkları? Ya hatıralar? Kurduğu hayaller, sahip olduğu ümitler, paylaşılan zamanlar, geleceğe dair yapılan planlar, söylenen sözler! Bütün bunlar bir nevî vasiyet değil midir geride kalanlara?
Tolstoy, "Hayat üzerine düşünceler" kitabında çok sevdiği kardeşini kaybetmenin hüznünü şöyle anlatır: "Benim kardeşim öldü. Ölmekle gerçekte meydana gelen şey nedir? Onun zaman ve mekân açısından kâinatla olan ilişkilerinin ortadan kalkması.
"Acaba ondan bu dünyada hiçbir şey kalmadı mı?
"Evet, onun kâinat ile olan zaman ve mekan ilişkileri yıkıldıysa da, bize ondan bir hatıra, bir yadigâr düşüncesi kalmıştı. Ancak bu hatıra, onun elinin, yüzünün, gözünün hatırası değil, huylarının, ruhî karakterinin hatırasıdır."
Giden gitse de arkasında koca bir hatıra hazine bırakmıştır. Huyları, hayalleri, yaptıkları, yapmak istedikleri her şey bu dünyada bizim hatırlayacağımız ve sahip çıkacağımız, belki de bundan sonra bizim daha sıkı sarılıp gerçek olmasını istediğimiz anlar olarak kalmıştır.
Arkada bırakılan onca servetin, malın ve mülkün yanında, kalanlara bırakılan asıl miras bu olsa gerek. Bir ölünün giderken arkada kalanlara bir iç seslenişidir "Ben ölüyorum fakat sizlere hatıralarımı, hayallerimi bırakıyorum, beni unutmamanız için."
Arkada kalanlar da buna cevap verir: "Evet sen öldün ama arkanda senden eser koca bir dünya bıraktın bizlere. Seni asla unutmayacağız."
Nihayetinde bedenen bir bitiş olduğu kadar, bir başlangıçtır da ölüm. Hem gidenler için, hem kalanlar için.
Sonuç olarak ölüm, "idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in'idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır." (Mektûbât, s. 226)
Süveyda GÜNER
Kimilerine göre ölüm, bir bitiş, bir son iken, inananlar için yepyeni bir hayatın başlangıcıdır. Dünya durağından öte devam edecek olan yolculuğun en önemli dönüm noktasıdır. Kabir kapısı, uzun yolculuğun devam ettiğini gösteren bir menzildir. Daha önce bu yoldan geçenlerin başlarında bulunan mezar taşları ise, birer mecburî istikamet levhalarıdır. Herkes bu istikamette yol almaya devam etmek zorundadır.
Hepimiz ölümün soğuk yüzü ile yüz yüze gelmişizdir mutlaka. Bir yakınımızı, dostumuzu, sevdiğimizi kaybetmişizdir, bir daha görmemek üzere emanet etmişizdir kara toprağa. Kulaklarımız, her gün okunan salâlara o kadar âşina ki, ölümün nefesini ensemizde hissetmemek, gafletle kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildir. Kendimizi kolayca aldatır ve uyuturuz ama, eceli aldatacak ve atlatacak bir maharetimiz yoktur.
Sevdiğimiz birini kaybedince acaba onun ölümüne mi üzülüyoruz, yoksa bu parçalanmalarımız, bu yıkılışlarımız, ağlayışlarımız kendimize mi? Evet üzülüyoruz, onu kaybettiğimiz için, bir daha onu görememek, sesini duyup sohbetinde bulunamamak, birlikte bir yudum çay içmekten mahrum kalmak içimizi yakıyor. Fakat sevdiğimiz birisinin ölümü, onun tamamen hayatımızdan çıkıp gittiği anlamına da gelmiyor. Hayal ve hatıraları hafıza arşivimizde yerini korumaya devam ediyor. "İşte şurada oturuyordu, şu masada birlikte yemek yiyorduk, suyu hep şu bardaktan içerdi..." diyerek, sanki hâlâ aramızda yaşıyormuş gibi uzun süre onun ölümünü kabullenmek istemeyiz.
Peki bütün bunlara rağmen bir insanın ölümüyle ardından hiç mi birşey kalmıyor acaba? Çok sevdiğimiz birisi cismânî olarak aramızdan ayrılmış olabilir. Ya geride bıraktıkları? Ya hatıralar? Kurduğu hayaller, sahip olduğu ümitler, paylaşılan zamanlar, geleceğe dair yapılan planlar, söylenen sözler! Bütün bunlar bir nevî vasiyet değil midir geride kalanlara?
Tolstoy, "Hayat üzerine düşünceler" kitabında çok sevdiği kardeşini kaybetmenin hüznünü şöyle anlatır: "Benim kardeşim öldü. Ölmekle gerçekte meydana gelen şey nedir? Onun zaman ve mekân açısından kâinatla olan ilişkilerinin ortadan kalkması.
"Acaba ondan bu dünyada hiçbir şey kalmadı mı?
"Evet, onun kâinat ile olan zaman ve mekan ilişkileri yıkıldıysa da, bize ondan bir hatıra, bir yadigâr düşüncesi kalmıştı. Ancak bu hatıra, onun elinin, yüzünün, gözünün hatırası değil, huylarının, ruhî karakterinin hatırasıdır."
Giden gitse de arkasında koca bir hatıra hazine bırakmıştır. Huyları, hayalleri, yaptıkları, yapmak istedikleri her şey bu dünyada bizim hatırlayacağımız ve sahip çıkacağımız, belki de bundan sonra bizim daha sıkı sarılıp gerçek olmasını istediğimiz anlar olarak kalmıştır.
Arkada bırakılan onca servetin, malın ve mülkün yanında, kalanlara bırakılan asıl miras bu olsa gerek. Bir ölünün giderken arkada kalanlara bir iç seslenişidir "Ben ölüyorum fakat sizlere hatıralarımı, hayallerimi bırakıyorum, beni unutmamanız için."
Arkada kalanlar da buna cevap verir: "Evet sen öldün ama arkanda senden eser koca bir dünya bıraktın bizlere. Seni asla unutmayacağız."
Nihayetinde bedenen bir bitiş olduğu kadar, bir başlangıçtır da ölüm. Hem gidenler için, hem kalanlar için.
Sonuç olarak ölüm, "idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in'idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır." (Mektûbât, s. 226)
Süveyda GÜNER