Medya ve modern dünyanın telkinleri
‘Bitse de gitsek!’
Küçüklüğümde, zaman zaman babaannemlerde kalırdım. Babaannemlerin dairesi, Odabaşı camiinin tam karşısında, beşinci katta bulunan geniş bir daireydi. Onların evinde olduğum günlerde, bu caminin avlusunu da gören balkonlarına oturur; bütün caddeyi kuşbakışı seyrederdim.
Cadde oldukça şenlikliydi; mağazalardan, marketlerden alışveriş yapanlar, seyyar satıcılar, okullarına giden öğrenciler, vasıtalar, her yaştan insanlar…
Hayat bütün hareketliliğiyle akardı sanki caddede. Öte yandan, caddeden sadece bir duvarla ayrılmış olan cami bahçesinde, bambaşka bir manzara olurdu birçok zaman. Avlusu geniş olduğu için olsa gerek, civardaki cenazelerin çoğu bu camiden kaldırılırdı.
Babaannemle dedem, vefatı haber veren salâyı duyunca hemen kulak verir, merhumun ismini duymaya çalışırlardı. Sonra birbirlerine bakar; “Tanıdık biri mi?” diye anlamaya çalışırlardı. İnsan belli bir yaşa gelince, akranlarını birer birer uğurlamaya başlıyor. O zaman ölüm daha bir yakın geliyor insana…
Tanıdık biri olmasa da babaannemle birlikte pencere kenarına oturur, cenaze namazının kılınışını seyrederdik. Çoğu zaman cenaze namazını kılanlar; belki de merhumu hiç tanımayan cami cemaati olurdu. Ölünün yakınlarından pek çok kişinin, namazı bir kenardan seyrettiklerini görürdük.
Saçlarının modelini bozmasın diye gevşekçe bağladıkları ince şallarını, cami bahçesinden çıkar çıkmaz omuzlarına indiren bayanlar, şık jestlerle taziyeleri kabul ederlerdi.
Kasvetli havadan bunaldıkları belli olan gençler “Bir an önce bitse de gitsek” havasında olduklarını belli etmeden duramazlardı. Babaannem bu durumdan üzülür, “Hiç olmazsa cenazeden ibret alsalar” diye hayıflanırdı. Yeşil renkli cenaze arabasına yüklenen tabut, bir meçhule (!) doğru yola çıkarken, arkada kalanlar koşuşturmalarına kaldıkları yerden devam ederdi. Hayat bütün gürültüsüyle, karmaşasıyla akardı caddede; cenazeye hiç aldırış etmeden…
Medyanın ölümü dışlayan üslubu
Mezarda çürüyecek bedenimizi güzelleştirmeye verdiğimiz önemi, sonsuz bir ömre sahip olan ruhumuzu güzelleştirmeye vermiyoruz. Zararımıza olduğu halde, bedenimizi lüzumundan fazla besliyoruz da faydamıza olduğu halde, ruhumuzu yeterince doyurmuyoruz.
Özellikle günümüzün egemen dünya görüşünün ölümden, saçma veya çirkin bir şeymiş gibi yüz çevirip(1) dünyeviliğe sıkı sıkı sarılmayı teşvik edişi, hepimizi az çok etkiliyor. Ölümden mümkün olduğunca az bahsediliyor.
Günümüzde ölümün, ancak bir ünlünün ölümü veya bir felaket ile birlikte gelen toplu ölümlerle birlikte gündeme geldiğini görüyoruz. Bu haberlerde de ölümü anormal bir durummuş gibi gören ve gösteren bir dilin kullanıldığına şahit oluyoruz.
Mesela, ölüm haberlerinde çoğu zaman komplo veya ihmal aranıyor: “Doktoru yanlış ilaç vermiş.” “Arabasını/helikopterini uzaktan kumandayla düşürmüşler.”
Felaketlere ibret gözüyle bakılacağına, alelacele bir suçlu aranıyor. Ortada apaçık bir afet varken, mesele birilerine fatura edilmeye çalışılıyor. Dünya hayatı hep kesintisiz, acısız kayıpsız sürsün gitsin, hep malda mülkte çoğalma, kariyerlerde yükselme, ekonomide büyüme, zenginleşme getirsin isteniyor. Kayıplar, krizler, acılar, hastalıklar, sakatlıklar kabullenilemiyor.
Bilhassa ölüm, asla normal bir durum olarak görülmüyor, büyük bir endişe ve nefretle karşılanıyor. Sanki ölüm, çok nadir görülen ve sıra dışı bir durummuş, ona ancak büyük bir ihmal ve hata sebebiyle düçar olunuyormuş gibi vaveyla koparılmasının bir nedeni de bu.
‘Dünyaperestlik dini’!
Ölüm böylesine istenmeyen bir durum olarak görülünce, ölüme götüren hastalık ve yaşlılık gibi durumlar da kabullenilemiyor. Hatta ölümü hatırlatan yaşlılar bile istenmiyor, işten çıkarılıyor, gözden uzak huzur evlerine kapatılıyor. Bu nedenle olacak, günümüz insanı genç kalmayı; bu mümkün olmazsa hiç değilse gençmiş gibi görünmeyi hedefliyor; bu uğurda hiç çekinmeden para harcıyor.
Bazı düşünürler, modern insanın genç kalma tutkusunu adeta bir yeni zaman dini gibi görüyorlar. İnsanların iman ve ibadet ihtiyacı yerine ikame ettikleri dünyaperestlik dininde; genç kalmak, sağlıklı olmak amacıyla alınan her türlü tedbir, adeta bir dinin hüküm ve kuralları yerine ikame ediliyor. İnsanlar yediklerine, içtiklerine, hareketlerine dikkat ederek genç kalmayı bir ibadet disiplini ile uyguluyor.
Yine, afet ve kaza sigortaları yaptırmak, düzenli sağlık kontrollerinden geçmek gibi tedbirler de hayat-severlik dininin ahlâk yasası yerinde sayılıyor.
‘Ölümü unutturma tedavisi!’
Ölümü dışlamak ve hayatı hedefsizce, amaçsızca hiç bitmeyecekmiş gibi yaşamak öylesine normal görülüyor ki; bu anlayış bilim dünyasına bile etki ediyor. Mesela, psikoloji bilimi de bu dünya görüşü nedeniyle; ölüm realitesini göz önünde bulundurmayı sağlıksız bir ruh hâli sayıp tedavi etmeye çalışıyor.
Ölüm üzerine düşünen, hayatın manasız tekrarlarından zevk alamayan, “Bütün bunların manası nedir?” diye durup düşünen insanlara “depresyona girmiş” damgası vuruluyor ve tekrar hayattan zevk alır hale getirmeye çalışılıyor. Belki bir travmayla “ölümlü bir varlık” olduğunu birden bire hatırlamış ve bunu hazmedememiş, korkuya kapılmış insanlara “panik atak” teşhisi konuluyor; acilen ölüm unutturulmaya ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar hale getirilmeye çalışılıyor.
Oysa bu psikolojik sıkıntılar da bizatihi “ölümü göz ardı ederek yaşayıp giderken, birden bire ölümle burun buruna gelmenin getirdiği ağırlık veya aşırı kaygıdan” kaynaklanıyor. İnsanlar bir yakınının ölümü veya bir hastalık teşhisi ile birlikte, aniden hiç düşünmedikleri ölüm gerçeğiyle karşılaşınca ya çöküntü yaşıyor veya paniğe kapılıyor. O andan itibaren ölümle noktalanması kaçınılmaz bir hayatın ne kadar boş olduğu fark ediliyor.
Ölüm, hayatı değerli kılar
Oysa ölümün bir son değil sonsuzluğa açılan bir kapı olduğuna inanan bir insanın ölümü tefekkür etmesi, ona hazırlanması, onu ecrine, ödülüne ve sılasına, sevdiklerine kavuşacağı bir buluşma olarak görmesi ölümü sevimlileştiriyor. Hayatın gürültüsü, manasızca tekrarları, sürükleyip götüren meşgaleleri ölüm gibi ağırbaşlı ve heybetli bir sükunla birlikte mana ve değer kazanıyor.
Bu nedenledir ki Mevla Teala, kitabında ölümü hayattan evvel anarak, öncelikle ölümle varılacak hedefi ortaya koyuyor: “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur…” (Mülk, 2)
Peygamber Efendimize “en akıllı mümin” sorulunca; “Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” (2) Buyurması, boşuna değil.
Ölümü akılda tutan insanın hayat karşısındaki tavrı bir dengeye ve ahenge oturuyor. Ölümü düşünmeden sırf dünya hayatını esas alan bir insan, kazançları çılgınca sevinç ve şımarıklıkla, kayıpları şiddetli kaygı ve umutsuzlukla karşılayarak sürekli zikzaklar çizerken; ölüme doğru yürüdüğünün şuurunda olan insan; kalp ve davranışta istikametini koruyabiliyor.
Çünkü ölümle ne kadar çok haşır neşir olsa insanın hayata bakışı o kadar olgunlaşıyor. Hastalık, yaşlılık ve kayıplar normal karşılanıyor, daha kolay kabul ediliyor. Ölümü hatırlayınca, hayatın tadı biraz buruklaşıyor belki ama öte yandan hayatın tadını acılaştıran her şeye daha kolay katlanılıyor. Buna karşın sevinç ve başarılar da daha olgunlukla hazmediliyor, sorumlulukla değerlendiriliyor.
Çünkü ölüm; ötesindeki hesapla ve sonsuz mükafat/ceza ile birlikte hayatın her nefesine, her işine, her sözüne bir değer biçiyor.
HATİCE KÜBRA ERGİN
‘Bitse de gitsek!’
Küçüklüğümde, zaman zaman babaannemlerde kalırdım. Babaannemlerin dairesi, Odabaşı camiinin tam karşısında, beşinci katta bulunan geniş bir daireydi. Onların evinde olduğum günlerde, bu caminin avlusunu da gören balkonlarına oturur; bütün caddeyi kuşbakışı seyrederdim.
Cadde oldukça şenlikliydi; mağazalardan, marketlerden alışveriş yapanlar, seyyar satıcılar, okullarına giden öğrenciler, vasıtalar, her yaştan insanlar…
Hayat bütün hareketliliğiyle akardı sanki caddede. Öte yandan, caddeden sadece bir duvarla ayrılmış olan cami bahçesinde, bambaşka bir manzara olurdu birçok zaman. Avlusu geniş olduğu için olsa gerek, civardaki cenazelerin çoğu bu camiden kaldırılırdı.
Babaannemle dedem, vefatı haber veren salâyı duyunca hemen kulak verir, merhumun ismini duymaya çalışırlardı. Sonra birbirlerine bakar; “Tanıdık biri mi?” diye anlamaya çalışırlardı. İnsan belli bir yaşa gelince, akranlarını birer birer uğurlamaya başlıyor. O zaman ölüm daha bir yakın geliyor insana…
Tanıdık biri olmasa da babaannemle birlikte pencere kenarına oturur, cenaze namazının kılınışını seyrederdik. Çoğu zaman cenaze namazını kılanlar; belki de merhumu hiç tanımayan cami cemaati olurdu. Ölünün yakınlarından pek çok kişinin, namazı bir kenardan seyrettiklerini görürdük.
Saçlarının modelini bozmasın diye gevşekçe bağladıkları ince şallarını, cami bahçesinden çıkar çıkmaz omuzlarına indiren bayanlar, şık jestlerle taziyeleri kabul ederlerdi.
Kasvetli havadan bunaldıkları belli olan gençler “Bir an önce bitse de gitsek” havasında olduklarını belli etmeden duramazlardı. Babaannem bu durumdan üzülür, “Hiç olmazsa cenazeden ibret alsalar” diye hayıflanırdı. Yeşil renkli cenaze arabasına yüklenen tabut, bir meçhule (!) doğru yola çıkarken, arkada kalanlar koşuşturmalarına kaldıkları yerden devam ederdi. Hayat bütün gürültüsüyle, karmaşasıyla akardı caddede; cenazeye hiç aldırış etmeden…
Medyanın ölümü dışlayan üslubu
Mezarda çürüyecek bedenimizi güzelleştirmeye verdiğimiz önemi, sonsuz bir ömre sahip olan ruhumuzu güzelleştirmeye vermiyoruz. Zararımıza olduğu halde, bedenimizi lüzumundan fazla besliyoruz da faydamıza olduğu halde, ruhumuzu yeterince doyurmuyoruz.
Özellikle günümüzün egemen dünya görüşünün ölümden, saçma veya çirkin bir şeymiş gibi yüz çevirip(1) dünyeviliğe sıkı sıkı sarılmayı teşvik edişi, hepimizi az çok etkiliyor. Ölümden mümkün olduğunca az bahsediliyor.
Günümüzde ölümün, ancak bir ünlünün ölümü veya bir felaket ile birlikte gelen toplu ölümlerle birlikte gündeme geldiğini görüyoruz. Bu haberlerde de ölümü anormal bir durummuş gibi gören ve gösteren bir dilin kullanıldığına şahit oluyoruz.
Mesela, ölüm haberlerinde çoğu zaman komplo veya ihmal aranıyor: “Doktoru yanlış ilaç vermiş.” “Arabasını/helikopterini uzaktan kumandayla düşürmüşler.”
Felaketlere ibret gözüyle bakılacağına, alelacele bir suçlu aranıyor. Ortada apaçık bir afet varken, mesele birilerine fatura edilmeye çalışılıyor. Dünya hayatı hep kesintisiz, acısız kayıpsız sürsün gitsin, hep malda mülkte çoğalma, kariyerlerde yükselme, ekonomide büyüme, zenginleşme getirsin isteniyor. Kayıplar, krizler, acılar, hastalıklar, sakatlıklar kabullenilemiyor.
Bilhassa ölüm, asla normal bir durum olarak görülmüyor, büyük bir endişe ve nefretle karşılanıyor. Sanki ölüm, çok nadir görülen ve sıra dışı bir durummuş, ona ancak büyük bir ihmal ve hata sebebiyle düçar olunuyormuş gibi vaveyla koparılmasının bir nedeni de bu.
‘Dünyaperestlik dini’!
Ölüm böylesine istenmeyen bir durum olarak görülünce, ölüme götüren hastalık ve yaşlılık gibi durumlar da kabullenilemiyor. Hatta ölümü hatırlatan yaşlılar bile istenmiyor, işten çıkarılıyor, gözden uzak huzur evlerine kapatılıyor. Bu nedenle olacak, günümüz insanı genç kalmayı; bu mümkün olmazsa hiç değilse gençmiş gibi görünmeyi hedefliyor; bu uğurda hiç çekinmeden para harcıyor.
Bazı düşünürler, modern insanın genç kalma tutkusunu adeta bir yeni zaman dini gibi görüyorlar. İnsanların iman ve ibadet ihtiyacı yerine ikame ettikleri dünyaperestlik dininde; genç kalmak, sağlıklı olmak amacıyla alınan her türlü tedbir, adeta bir dinin hüküm ve kuralları yerine ikame ediliyor. İnsanlar yediklerine, içtiklerine, hareketlerine dikkat ederek genç kalmayı bir ibadet disiplini ile uyguluyor.
Yine, afet ve kaza sigortaları yaptırmak, düzenli sağlık kontrollerinden geçmek gibi tedbirler de hayat-severlik dininin ahlâk yasası yerinde sayılıyor.
‘Ölümü unutturma tedavisi!’
Ölümü dışlamak ve hayatı hedefsizce, amaçsızca hiç bitmeyecekmiş gibi yaşamak öylesine normal görülüyor ki; bu anlayış bilim dünyasına bile etki ediyor. Mesela, psikoloji bilimi de bu dünya görüşü nedeniyle; ölüm realitesini göz önünde bulundurmayı sağlıksız bir ruh hâli sayıp tedavi etmeye çalışıyor.
Ölüm üzerine düşünen, hayatın manasız tekrarlarından zevk alamayan, “Bütün bunların manası nedir?” diye durup düşünen insanlara “depresyona girmiş” damgası vuruluyor ve tekrar hayattan zevk alır hale getirmeye çalışılıyor. Belki bir travmayla “ölümlü bir varlık” olduğunu birden bire hatırlamış ve bunu hazmedememiş, korkuya kapılmış insanlara “panik atak” teşhisi konuluyor; acilen ölüm unutturulmaya ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar hale getirilmeye çalışılıyor.
Oysa bu psikolojik sıkıntılar da bizatihi “ölümü göz ardı ederek yaşayıp giderken, birden bire ölümle burun buruna gelmenin getirdiği ağırlık veya aşırı kaygıdan” kaynaklanıyor. İnsanlar bir yakınının ölümü veya bir hastalık teşhisi ile birlikte, aniden hiç düşünmedikleri ölüm gerçeğiyle karşılaşınca ya çöküntü yaşıyor veya paniğe kapılıyor. O andan itibaren ölümle noktalanması kaçınılmaz bir hayatın ne kadar boş olduğu fark ediliyor.
Ölüm, hayatı değerli kılar
Oysa ölümün bir son değil sonsuzluğa açılan bir kapı olduğuna inanan bir insanın ölümü tefekkür etmesi, ona hazırlanması, onu ecrine, ödülüne ve sılasına, sevdiklerine kavuşacağı bir buluşma olarak görmesi ölümü sevimlileştiriyor. Hayatın gürültüsü, manasızca tekrarları, sürükleyip götüren meşgaleleri ölüm gibi ağırbaşlı ve heybetli bir sükunla birlikte mana ve değer kazanıyor.
Bu nedenledir ki Mevla Teala, kitabında ölümü hayattan evvel anarak, öncelikle ölümle varılacak hedefi ortaya koyuyor: “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur…” (Mülk, 2)
Peygamber Efendimize “en akıllı mümin” sorulunca; “Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” (2) Buyurması, boşuna değil.
Ölümü akılda tutan insanın hayat karşısındaki tavrı bir dengeye ve ahenge oturuyor. Ölümü düşünmeden sırf dünya hayatını esas alan bir insan, kazançları çılgınca sevinç ve şımarıklıkla, kayıpları şiddetli kaygı ve umutsuzlukla karşılayarak sürekli zikzaklar çizerken; ölüme doğru yürüdüğünün şuurunda olan insan; kalp ve davranışta istikametini koruyabiliyor.
Çünkü ölümle ne kadar çok haşır neşir olsa insanın hayata bakışı o kadar olgunlaşıyor. Hastalık, yaşlılık ve kayıplar normal karşılanıyor, daha kolay kabul ediliyor. Ölümü hatırlayınca, hayatın tadı biraz buruklaşıyor belki ama öte yandan hayatın tadını acılaştıran her şeye daha kolay katlanılıyor. Buna karşın sevinç ve başarılar da daha olgunlukla hazmediliyor, sorumlulukla değerlendiriliyor.
Çünkü ölüm; ötesindeki hesapla ve sonsuz mükafat/ceza ile birlikte hayatın her nefesine, her işine, her sözüne bir değer biçiyor.
HATİCE KÜBRA ERGİN
Son düzenleme: