- Üyelik Tarihi
- 1 Kas 2005
- Mesajlar
- 4,662
- Aldığı Beğeniler
- 29
- Konum
- İstanbul - Eyüpsultan
- Takım
- Galatasaray
Devlet-i Âl-i Osmâniye'nin şanlı sultanı Cennet mekân Osman Gazi Han
Aleyhir-rahmeti vel-gufrân, Osmanlı Hânedânının Dünyâ hâkimiyetini bir gece rüyâsında şu şekilde görür:
Osman Gazi bir gece Şeyh Edebâlî'nin zâviyesinde misâfir kalmıştı. Gece,vakit hayli ilerleyince istirahat etmek uzere odasına cekilmisti. Fakat
yatmak üzereyken rafta gözüne ilişen Kur'an-ı Kerim'e saygısından dolayı yatamadı. Uyuyamadı.
Kur'an'ı alıp okumaya başladı.
O gece sabaha kadar Kur'an okudu. Tam 6 saat.
Hikmet-i Ilâhî, Osman Gazi Han'ın Kur'an'a olan bu saygısından dolayı her okudugu saate 1 asır
lütfedilmiş, hânedânı 6 asır hükümrân olmuştur 7 Cihâna.
Vakit sabah ezanlarına yaklaşmışken, yorgunluk ve uyku da bir hayli bastırmışken, Kur'an elinde, yaslandığı yerde, tatlı bir uykuya daldı Sultan
Osman Han.
Uyurken bir ruya gördü. Rüyasında kendisi Şeyh Edebâlî'nin yanında yatıyordu. Edebâlînin göğsünden bir hilâl dogdu. Hilâl biraz yükseldikten
sonra büyüdü, büyüdü ve dolunay hâline gelince kendisinin göğsüne girdi.
Daha sonra göğgsünden bir ağaç bitip büyümeye, yükselmeye başladı. Bir çınar
ağacıydı bu. Büyüdükçe yeşerdi, güzelleşti. Dallarının gölgesiyle bütün dünyayı kapladı.
Ulu Çınarın gölgesinde dağlar, dağların dibinde pinarlar gördü. Ağacın yanında ise dört sıra dağlar gördü ki bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve
Balkanlardı. Ağacın köklerinden Dicle, Firat, Nil ve Tuna çıkıyordu. Bu nehirde koca koca gemiler yüzüyordu. Tarlalar ekin doluydu. Ağaçlar meyve
dolu. Dağlarin tepeleri ormanlarla örtülüydü. Rûy-i Zemîn yemyeşil, âsumân
masmâviydi. Vâdilerde şehirler vardı. Şehirlerde camiler arz-i dîdâr ediyordu. Bunların hepsinin altın kubbelerinde birer hilâl parlıyor,
minârelerinde muezzinler ezan okuyorlardı. Ezan sesleri ağaç dallarındaki
kuşlarin civiltısına karışıyordu. Bir ara ulu çınarın yaprakları kılıç gibi uzamaya başladı. Derken bir rüzgâr çıkıp bu yaprakları İstanbul'a doğru
çevirdi. Şehir iki denizin ve iki karanın birleştiği yerde iki masmavi fîrûze ile iki yemyeşil zümrüt arasına oturtulmuş pırıl pırıl bir elmas gibiydi. Sanki bütün dünyayi kuşatan geniş bir ülke gibi halkalanan bir yüzügün kıymetli taşını andırıyordu İstanbul.
Ve nihâyet Osman Gazi Han bu yüzüğü parmağına takıyorken uyandı.
Sabah ezanları okunuyordu ...
Aleyhir-rahmeti vel-gufrân, Osmanlı Hânedânının Dünyâ hâkimiyetini bir gece rüyâsında şu şekilde görür:
Osman Gazi bir gece Şeyh Edebâlî'nin zâviyesinde misâfir kalmıştı. Gece,vakit hayli ilerleyince istirahat etmek uzere odasına cekilmisti. Fakat
yatmak üzereyken rafta gözüne ilişen Kur'an-ı Kerim'e saygısından dolayı yatamadı. Uyuyamadı.
Kur'an'ı alıp okumaya başladı.
O gece sabaha kadar Kur'an okudu. Tam 6 saat.
Hikmet-i Ilâhî, Osman Gazi Han'ın Kur'an'a olan bu saygısından dolayı her okudugu saate 1 asır
lütfedilmiş, hânedânı 6 asır hükümrân olmuştur 7 Cihâna.
Vakit sabah ezanlarına yaklaşmışken, yorgunluk ve uyku da bir hayli bastırmışken, Kur'an elinde, yaslandığı yerde, tatlı bir uykuya daldı Sultan
Osman Han.
Uyurken bir ruya gördü. Rüyasında kendisi Şeyh Edebâlî'nin yanında yatıyordu. Edebâlînin göğsünden bir hilâl dogdu. Hilâl biraz yükseldikten
sonra büyüdü, büyüdü ve dolunay hâline gelince kendisinin göğsüne girdi.
Daha sonra göğgsünden bir ağaç bitip büyümeye, yükselmeye başladı. Bir çınar
ağacıydı bu. Büyüdükçe yeşerdi, güzelleşti. Dallarının gölgesiyle bütün dünyayı kapladı.
Ulu Çınarın gölgesinde dağlar, dağların dibinde pinarlar gördü. Ağacın yanında ise dört sıra dağlar gördü ki bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve
Balkanlardı. Ağacın köklerinden Dicle, Firat, Nil ve Tuna çıkıyordu. Bu nehirde koca koca gemiler yüzüyordu. Tarlalar ekin doluydu. Ağaçlar meyve
dolu. Dağlarin tepeleri ormanlarla örtülüydü. Rûy-i Zemîn yemyeşil, âsumân
masmâviydi. Vâdilerde şehirler vardı. Şehirlerde camiler arz-i dîdâr ediyordu. Bunların hepsinin altın kubbelerinde birer hilâl parlıyor,
minârelerinde muezzinler ezan okuyorlardı. Ezan sesleri ağaç dallarındaki
kuşlarin civiltısına karışıyordu. Bir ara ulu çınarın yaprakları kılıç gibi uzamaya başladı. Derken bir rüzgâr çıkıp bu yaprakları İstanbul'a doğru
çevirdi. Şehir iki denizin ve iki karanın birleştiği yerde iki masmavi fîrûze ile iki yemyeşil zümrüt arasına oturtulmuş pırıl pırıl bir elmas gibiydi. Sanki bütün dünyayi kuşatan geniş bir ülke gibi halkalanan bir yüzügün kıymetli taşını andırıyordu İstanbul.
Ve nihâyet Osman Gazi Han bu yüzüğü parmağına takıyorken uyandı.
Sabah ezanları okunuyordu ...