İnşâ yâni yapı sanatı. Toplumların dînî, siyâsî, içtimaî ve iktisadî özelliklerine göre meydana getirilen güzellik, estetik, sağlamlık ve kullanışlılığı kendinde toplayan; mesken, mâbed, medrese, hamam, kervansaray, çeşme, köprü, su yolu, bend, türbe, imâret, hastahâne, çarşı, bedesten, kütüphâne, saray ve kabristan gibi eserlere mîmârî eserler denir. Kültür, iklim ve teknik imkânlara bağlı olan mimarlık sanatı ve mîmârî eserler devirden devire, milletten millete, iklimden iklime değişiklik göstermektedir. Kullanılan malzemenin cinsine ve özelliğine göre inşâatın şekli ve tatbik edilen usûller de ayrıdır.
Mîmârî bir eserde tertip tarzı, büyüklük, ölçülerin birbirine nisbeti ve uygunluluğu gibi unsurlar sayesinde güzellik sağlanmaya çalışılır. Bu maksatla eserlerin ölçülerinde nisbetlerini esas alan matematikle ilgili formüller kullanılır. Mîmârlıkta göz önüne alınması gereken bir husus da kullanışlılıktır. Yâni yapılan eser kullanış gayesine uygun olmalı, bina içindeki sirkülasyon (hava akışı) ve akustik (ses yayılma) özelliklen iyi bir şekilde sağlanmalı, çeşitli ihtiyâçlar imkânlar nisbetinde karşılanmalıdır.
Mimarlık, ihtisas sahalarına göre; dînî mimarlık (cami, mescid, kilise mimarlığı), askerî mimarlık, sivil mîmârlık (mesken, sanayi, ticâret, içtimâi ve siyâsî mîmârlık), şehir mimarlığı ve bahçe mîmârlığı gibi şubelere ayrılır.
Mîmârlık târihi insanlık târihiyle yaşıttır. Yeryüzünde ilk mîmârî eser, ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâmın, Allahü teâlânın emriyle inşâ ettiği Kabedir. Kâbe-i muazzamayı ikinci defa Şit aleyhisselâm, Nuh tufanından sonra da İbrâhim ve oğlu İsmâil aleyhimesselâm yeniden inşâ ettiler.
İslâmiyetten önceki devirlerde insanların barınma ihtiyâcı sebebiyle mesken mimarîsi gelişti. Dînî merkezler olan çeşitli mâbedler, krallar ve hükümdarlar için şato ve saraylar, düşman hücumundan korunmak için kaleler ve etrafını çeviren surlar, eğlence yerleri ve tiyatrolar, büyük şehirler, bu şehirlere su sağlayan su kemerleri, temizlik için hamamlar yapıldı.
İslâmiyetin gelmesinden sonra büyük bir medeniyet kuran müslümanlar, her sahada olduğu gibi mîmârlıkta da eşsiz eserler meydana getirdiler. Kısa zamanda Hindistandan İspanyaya kadar uzanan üç kıta üzerine yayılıp, geniş toprakları bu yeni kültürün eserleri ile süsleyip damgalarını vurdular. Bu eserleri meydana getirirken, o güne kadar çeşitli milletler tarafından kullanılan mîmârî usûllerini en iyi şekilde tatbik ettikleri gibi, daha evvel görülmemiş birçok yeni teknikler de geliştirdiler.
Peygamber efendimiz ve dört halîfesi, Emevîler, Endülüs Emevîleri ve Abbasîler devirlerinde; câmiler, hanlar, ribat adı verilen kale görünüşlü savunmaya yönelik binalar, câmiler, minareler, medreseler, hastahâneler ve saraylar yapıldı.
Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları da hâkimiyet kurdukları geniş memleketler üzerinde câmi, medrese, türbe, çok maksatlı olarak kullanılan külliyeler, bîmârhâne (hastahâne), aşhane ve hamamlar inşâ ettiler. Ticâret yolları üzerinde kervansaraylar, dârüşşifâ adı verilen hastahâneler yaptırdılar. Bilhassa Moğol baskın ve yağmalarına karşı şehirlerin etrafını surlarla çevirdiler. Hindistanda kurulan Tîmûroğulları (Gürgâniye) Devleti zamanında da çeşitli mîmârî eserler ortaya kondu. Delhideki Şâh Cihân Câmii, Agrada yaptırılan Taç Mahal, Hindistanda meydana getirilen önemli eserlerdendir. İlim ve feyz kaynağı olan dergâhlar da, Hindistan mimarîsinde özel yer tutmaktadır.
1299 yılında kurulan, 1453de İstanbulun fethinden sonra büyük bir devlet hâline gelen Osmanlılar zamanında da, daha önceki İslâm devletlerinde görülen mîmârî eserlere daha yenileri eklendi.
Osmanlı mîmârîsi; Türk târihinde belirli bir yeri olan, büyük ve heybetli eserleri meydana getiren Osmanlı Türklerinin insanlık sanat târihinde mühim yer tutan sanat eserlerinin toplamıdır. Osmanlı mîmârîsi basit, kullanışlı, âbidevî ve az tezyinattı olması ile dikkat çeker. İnce, zarif, vakur ve heybetlidir. Tamamen âbidevî şaheserler olan câmilerin çevreleri, külliye tâbir edilen bir çok sosyal müesseselerle çevrilmiştir. Fevkalâde îmârcı bir devlet olan Osmanlılar zamanında, kendine âid olmayan eserler bile ihtimamla korunmuştur. Îmâr teşvik edilmiş, İmâr görmeyen Osmanlı toprağı kalmamıştır. Mütevâzî mahalle zenginleri bile bir mescid yaptıramadığı takdirde, bir çeşme yaptırmış veya bir mekteb tamir ettirmiştir.
Mîmârî bir eserde tertip tarzı, büyüklük, ölçülerin birbirine nisbeti ve uygunluluğu gibi unsurlar sayesinde güzellik sağlanmaya çalışılır. Bu maksatla eserlerin ölçülerinde nisbetlerini esas alan matematikle ilgili formüller kullanılır. Mîmârlıkta göz önüne alınması gereken bir husus da kullanışlılıktır. Yâni yapılan eser kullanış gayesine uygun olmalı, bina içindeki sirkülasyon (hava akışı) ve akustik (ses yayılma) özelliklen iyi bir şekilde sağlanmalı, çeşitli ihtiyâçlar imkânlar nisbetinde karşılanmalıdır.
Mimarlık, ihtisas sahalarına göre; dînî mimarlık (cami, mescid, kilise mimarlığı), askerî mimarlık, sivil mîmârlık (mesken, sanayi, ticâret, içtimâi ve siyâsî mîmârlık), şehir mimarlığı ve bahçe mîmârlığı gibi şubelere ayrılır.
Mîmârlık târihi insanlık târihiyle yaşıttır. Yeryüzünde ilk mîmârî eser, ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâmın, Allahü teâlânın emriyle inşâ ettiği Kabedir. Kâbe-i muazzamayı ikinci defa Şit aleyhisselâm, Nuh tufanından sonra da İbrâhim ve oğlu İsmâil aleyhimesselâm yeniden inşâ ettiler.
İslâmiyetten önceki devirlerde insanların barınma ihtiyâcı sebebiyle mesken mimarîsi gelişti. Dînî merkezler olan çeşitli mâbedler, krallar ve hükümdarlar için şato ve saraylar, düşman hücumundan korunmak için kaleler ve etrafını çeviren surlar, eğlence yerleri ve tiyatrolar, büyük şehirler, bu şehirlere su sağlayan su kemerleri, temizlik için hamamlar yapıldı.
İslâmiyetin gelmesinden sonra büyük bir medeniyet kuran müslümanlar, her sahada olduğu gibi mîmârlıkta da eşsiz eserler meydana getirdiler. Kısa zamanda Hindistandan İspanyaya kadar uzanan üç kıta üzerine yayılıp, geniş toprakları bu yeni kültürün eserleri ile süsleyip damgalarını vurdular. Bu eserleri meydana getirirken, o güne kadar çeşitli milletler tarafından kullanılan mîmârî usûllerini en iyi şekilde tatbik ettikleri gibi, daha evvel görülmemiş birçok yeni teknikler de geliştirdiler.
Peygamber efendimiz ve dört halîfesi, Emevîler, Endülüs Emevîleri ve Abbasîler devirlerinde; câmiler, hanlar, ribat adı verilen kale görünüşlü savunmaya yönelik binalar, câmiler, minareler, medreseler, hastahâneler ve saraylar yapıldı.
Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları da hâkimiyet kurdukları geniş memleketler üzerinde câmi, medrese, türbe, çok maksatlı olarak kullanılan külliyeler, bîmârhâne (hastahâne), aşhane ve hamamlar inşâ ettiler. Ticâret yolları üzerinde kervansaraylar, dârüşşifâ adı verilen hastahâneler yaptırdılar. Bilhassa Moğol baskın ve yağmalarına karşı şehirlerin etrafını surlarla çevirdiler. Hindistanda kurulan Tîmûroğulları (Gürgâniye) Devleti zamanında da çeşitli mîmârî eserler ortaya kondu. Delhideki Şâh Cihân Câmii, Agrada yaptırılan Taç Mahal, Hindistanda meydana getirilen önemli eserlerdendir. İlim ve feyz kaynağı olan dergâhlar da, Hindistan mimarîsinde özel yer tutmaktadır.
1299 yılında kurulan, 1453de İstanbulun fethinden sonra büyük bir devlet hâline gelen Osmanlılar zamanında da, daha önceki İslâm devletlerinde görülen mîmârî eserlere daha yenileri eklendi.
Osmanlı mîmârîsi; Türk târihinde belirli bir yeri olan, büyük ve heybetli eserleri meydana getiren Osmanlı Türklerinin insanlık sanat târihinde mühim yer tutan sanat eserlerinin toplamıdır. Osmanlı mîmârîsi basit, kullanışlı, âbidevî ve az tezyinattı olması ile dikkat çeker. İnce, zarif, vakur ve heybetlidir. Tamamen âbidevî şaheserler olan câmilerin çevreleri, külliye tâbir edilen bir çok sosyal müesseselerle çevrilmiştir. Fevkalâde îmârcı bir devlet olan Osmanlılar zamanında, kendine âid olmayan eserler bile ihtimamla korunmuştur. Îmâr teşvik edilmiş, İmâr görmeyen Osmanlı toprağı kalmamıştır. Mütevâzî mahalle zenginleri bile bir mescid yaptıramadığı takdirde, bir çeşme yaptırmış veya bir mekteb tamir ettirmiştir.