Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧
Tarih

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
Osmanlı'da İlmin Köşetaşları



Takîyüddin ibni Mâruf

16. Yüzyılın Dâhi Astronom ve Matematikçisi

Bakasın Takiyüddin Efendi, Şevketlü hünkarımız Murad Hânın fermânıdır. Tophane sırtları emrine verilmiştir. Orada bir rasathane ( gözlem evi ) kurup yıldızları gözleyesin. Kaç bin akçe lüzum ediyorsa esirgenmeyecek, Devlet-i Âliyye bütün taleplerini yerine getirecektir. Vezir-i Âzâm Sokullu Mehmed Paşa dahi sana duadadır. Göreyim seni, Osmanlının namını bu sahada dahi bütün cihana yayasın.

* * *

Takvimler miladi 1575 yılını gösteriyordu. Hoca Sadeddin Efendinin bu müjdesinden sonra, Tophane sırtlarında, 16. yüzyılın en muhteşem gözlemevi inşa edildi. Ardından asrının en büyük astronom ve matematikçisi Takîyüddin, yeryüzünün en mükemmel gözlem araçlarının yapımına başladı.

İbni Mâruf, herhangi bir düzlemde iki yıldız arasındaki açıyı ölçmeye yarayan ve pratik astronomi alanının en önemli buluşlardan biri kabul edilen müşebbehe biil monatik i (sekstantı) ve güneşin ekinoks noktalarına geldiğini bildiren zât el evtâr adını verdiği cihazı icat etti. Cihazlar üzerinde daha dakik bölümlemelerde bulunabilmek için aletlerini büyük çaplı kurdu. Yıldızların meridyen geçişlerini gözlemekte kullanılan duvar kadranını 6 metre çapında yaparak, meridyene paralel bir duvarın üzerine yerleştirdi. Astronomi tarihçileri bu keşifleri 16. yüzyılın en önemli olaylarından kabul ederler.

Gözlemevi kurma gibi, bu çok değerli tarihi teşebbüsle, İslam dünyasında daha önce başlatılan yüksek seviyedeki bilimsel çalışmaların Osmanlı İmparatorluğunda da sürdürülmesine imkan sağlandı.
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
Çağını Aşan Bir Seviye

Osmanlı Bilim Tarihinin en önemli simalarından olan Takîyüddin, astronomi, matematik, optik ve tıp gibi değişik bilim alanlarında önemli eserler ortaya koymuş, çağının bilgi düzeyinin çok üstünde bir seviyeye çıkmıştır. Fakat telif ettiği yirmi kadar eserine bakıldığında, onun asıl ilgi alanının astronomi olduğu görülür. Sidretül Müntehâ el-Efkâr isimli kitabı bu alanda verdiği en seçkin eserlerdendir.

1521de Şamda doğan Takîyüddin, Mısır ve Şamda çeşitli bilim adamlarından hadîs, fıkıh ve tefsir dersleri alarak, babası gibi müderris oldu. Daha sonra babası Mâruf Efendiyle birlikte İstanbula gelen Takîyüddin, dönemin ünlü bilginlerinden Ebussuud Efendi, Kutbeddinzâde ve Çivicizâdeden dersler alarak bilgisini derinleştirdikten sonra tekrar Mısıra döndü. Bir süre Kahire medreselerinde müderrislik yaptı. Kanunînin oğlu II. Selim (Sarı Selim) zamanında; önce, Mısır Kadısı tayin edilen hocası Çivicizâdeye, sonra Nişancızâdeye, daha sonra da Abdülkerim Efendilere vekalet etti. Kazasker Abdülkerim Efendinin teşvikiyle astronomi ve matematik alanında yoğunlaştı. Bu son ismin onun bilimsel kimlik ve şahsiyetinin gelişmesinde derin izleri oldu.

!570 yılında İstanbula son gelişinden bir yıl sonra, devletin resmi astronomu Mustafa Çelebinin vefatı üzerine konuyla ilgili biriminin başına getirildi. 1574te Galata Kulesinde gözlem çalışmalarına başladı.

Hocasına gösterdiği sadakat

Optik ve tıp alanında döneminin en ilgi çekici eseri olan Kitab u Nûr-i Hadîkatil Ebsârı yazan İbn Mâruf, bu eserinin girişine, kendisini ilme teşvik eden hocası için şu unutulmaz övgüleri ekledi.

...Bu eserimi, milletin kutbu ve temeli, devlet göğünün güneşi ve ayı, bilginlerin bilgini, sonu olmayan deniz, ahlakının güzelliği görünen yıldızlara kadar uzanan, hayırlar kaynağı, güzellik ve ikbal cennetlerinin sahibi, iyiliklerin menbaı, Kerim oğlu Kerim, veli^nimetim, üstadım, Molla Çelebi Efendi Abdülkerim, Kadılar kadısı, Şamdan sonra Mısırda da şeyhler şeyhi hocama hediye ettim.
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
Işığın Niteliği ve Görmenin

Oluşumu

Optik biliminin pek çok temel meselesini görülmemiş bir derinlik içinde inceleyen ve dünyaca tanınan büyük bilim adamı ibn Heysemden beş yüz yıl sonra, ilk defa yine müslüman bir bilim adamı aynı konulara eğiliyor ve araştırmalar sonucu keşfettiği bilgileri deneylerle ispatlıyordu. Takiyüddin, Hadîkatül Ebsârında asırlar sonra keşfedilecek bir çok ilmi konuya temas ediyor, onlara yeni yorumlar getiriyordu.

Işığın niteliği, doğrudan görmenin özellikleri, göz ve ışık arasında oluşan orantılı özellikler, gözün anatomisi, göz hastalıkları ve göz kusurları bu eserin ilgi alanına giriyordu. Işığın yansıma ve kırılması, yansımayla ortaya çıkan göz kusurları, kırılmadan dolayı gök cisimlerinin miktarları ve uzaklıklarıyla ilgili hataların sebeplerinin bilinmesi, atmosferdeki ışık kırılmaları gibi o zamana kadar bilinmeyen pek çok konuya açıklık kazandırıyor, olaylara bilimsel bir çerçeve çiziyordu.


Hem astronom,

hem matematikçi

Takiyüddin dur durak bilmeden çalışıyor, ilgi alanına giren konularda her gün yeni buluşlar geliştiriyordu.


İlmül Hisâb adlı aritmetik kitabında, ondalık kesirlerle işlem yapmanın kolaylığına dikkat çeken yazar, bu tip kesirlerin kullanıldığı bir zic (tablo) yazmaya karar verdiğini belirtiyor, sonra ondalık kesirleri kuramsal olarak inceleyerek, bunlarla dört işlemin nasıl yapılacağını örnekleriyle gösteriyordu. Ondalık kesirleri astronomiye uyguladığı ilk zicinde, Ay ve Güneşe ilişkin gözlem tablolarının yanısıra Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gibi gezegenlere ilişkin tablolarında da açı ya da yaylara ait derece aksamını ondalık kesirlerle açıklıyordu. Daha sonra, Takîyüddinin ondalık kesirleri trigonometriye de tatbik ettiğini görüyoruz.

Ceridetül Dürerinde takvim, ay ve güneş tutulması, güneş, ay ve sabit yıldız rasatlarına ilişkin çok sayıda hesap ve gözlem tablosu görülmektedir. Eserini 7 bölüme ayıran yazarın; küresel astronomi, ilm-i mikât, kürelerin düzlemleştirilmesi, güneş saatleri, takvim, güneş ve ay tutulmaları, astronomik tablolar gibi konulara kitabında geniş yer ayırdığını müşahede ediyoruz.
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
Gözlemevleri felaket getirir!

1583de, kuruluşunun 6. yılında, Osmanlı Bilim Tarihi açısından olağanüstü önem taşıyan bu çalışmaların üzerinde kara bulutlar gezinmeye başladı. Astronomi ve optik alanındaki dev buluşlar sebebiyle rasathanenin ünü arttıkça, saraya yakın bir takım kıskanç çevrelerin, bu büyük astronom üzerindeki kötü nazarları da yoğunlaşıyordu.

Rasathanenin kuruluş yılı olan 1577de bir kuyrukluyıldızın görülmesi, ardından 1578de başlayan veba salgınını bahane eden dönemin sığ görüşlü çevreleri, bu olaylara gözlemevinin sebep olduğu yalanını kullanarak, baskılarını Sultan III. Murat ve şeyhülislam Kadızâde üzerinde yoğunlaştırdılar. Aralıksız devam eden baskılara dayanamayan hünkâr, sonunda Kadızâdenin, Rasathane Devlet- Âliyyeyi felakete sürüklüyor, lağvedilsin! fetvası üzerine gözlemevinin yıkılmasını emretti. Kaptan-ı Deryâ Kılıç Ali Paşa tarafından rasathanenin bütün araç ve gereçleri tahrip edildi ve rasathane yıkıldı.

Böylece imparatorluk tarihindeki bu tek gözlemevinin ömrü çok kısa oldu. Rasathane, Osmanlı bilim hayatına bir canlılık ve dinamizm getiremeden ve yeni bir çığır açamadan yıkılıp gitti.

Bu acı hadiseden sonra iki yıl daha çalışmalarını aletsiz ve cihazsız sürdüren Râsit Takîyüddin, belki de bilime indirilen darbenin üzüntüsüyle iki yıl sonra, 1585de vefat etti. İstanbulda defnedilen, bu dâhi ilim adamının mezarı bile kayboldu.

Bütün bu hizmetlerine rağmen, Takîyüddin ibn Mârufun bilime olan hizmetlerinin tam olarak aydınlığa kavuşturulduğunu söylemek için vakit henüz çok erken.


kaynak:
Araştırmacı Can Alpgüvenç
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
İmam Birgivî Hz.

Hakkı söylemekten çekinmeyen, dürüst ve tavizsiz bir ilim adamı...

.........

Ö nce Yâsin-i Şerif ve iki hizb Kuran okuyup, iki rekat kuşluk namazı kılar, sonra da eğer ders günü ise, altı kitaptan nakil ve tedris ettikten (anlatıp okuttuktan) sonra yine dört rekat namaz kılıp kuşluk namazını altıya çıkarırlardı. Bilahare evinin yolunu tutardı.

Fakat ders günü değilse, bu defa da ders yerine altı kitabı ayrı ayrı mütalaa eder, ayrıca, İmam Gazalînin İhya-i Ulumundan okurdu. Sonra da kayluleye yatardı. Öğle namazı sonrasından ta ikindiye kadar kitap ve risale telif ve tasnifiyle meşgul olur, eğer oruçlu değilse ikindiden önce yemeğini yiyip, ta akşama kadar yine dersine devam ederlerdi.

Talebesi Hocazâde Abdünnâsır Efendi, İmam Birgivînin bir seher vaktinden diğerine, 24 saat içinde devam ettiği ibadetleri ve okuduğu evrâd ve ezkârı böyle özetliyor.

* * *

İmam Birgivî, 16.asırda, Osmanlı Devletinin sınırlarını en geniş hale getirdiği, ilim, kültür ve sanatta zirveye ulaştığı bir dönemde yaşamış âlimlerimizdendir.

Asıl adı Mehmed olup 27 Mart 1523te Balıkesirde doğdu. Babası Ali Efendi, âlim ve Fâzıl bir müderris, sahib-i irşâd bir şeyh idi. Balıkesirin Çay mahallesinde olan kabri, Zihin Dede adıyla bugün bile büyük bir hürmetle ziyaret edilir. Kabrinin baş ucundaki taş çanakta biriken yağmur suları, Kuran okumaya başlayacak çocuklara zihinleri açılsın, diye içirilir.

Birgivî, ilk öğrenimini babasının yanında yaptı. Ondan Arapça, mantık ve diğer bazı ilimleri okudu, bu arada Kuranı ezberledi. Daha sonra İstanbula giderek Haseki medresesine devam etti. Dönemin tanınmış âlimlerinden Kızıl Molla diye bilinen Abdurrahman Efendiden ders alarak icâzet (diploma) aldı ve medreselerde müderrisliğe başladı.

Kanunî döneminde, hocası Abdurrahman Efendinin aracılığıyla Edirne Kassâm-ı askerîsi(1) olan Birgivî, görevi sırasında medresede ders okutmayı da sürdürdü. Ayrıca camilerde vaaz ediyor, halkı Kuran ve sünnete uymaya dâvet ediyordu.


Ücretini Geri Dağıttı

Daha sonra Kassâm-ı askerîlik görevinden ayrılarak İstanbula geldi. Ve Bayramiye tarikatı şeyhlerinden Abdullah Karamanîye intisap etti. Şeyhinin tavsiyesine uyan Birgivî, kassâm-ı askerî iken kazandığı 4000 dirhemi sahiplerine geri vermek için, Edirneye gitti. Oradaki Eski Camide bekleyerek, kendilerinden kassamlık ücreti almış olduğu kimselerin gelmesi için dellâl bağırttı. Gelenlere, kassam defterindeki kayıtlara göre, paralarını geri ödedi. Bulamadığı kimselerin paralarını ise, şehrin fakirlerine dağıttı. Böylece onlarla helallaştı.

İstanbulda bir süre daha müderrislik yapan Birgivîyle Sultan II. Selimin hocası Ataullah Efendi arasında kuvvetli bir dostluk kurulmuştu. Ataullah Efendi de Birgiliydi ve kasabasına büyük bir medrese inşa etmişti. Mehmed Efendiden Birgiye yerleşerek hizmetine orada devam etmesini istedi. Bu düşünceyi, şeyhi Karamanî de uygun gördü ve müridinin irşad faaliyetlerine Birgide devam edebilmesi için ona izin verdi.

İlmî ehliyetiyle kısa zamanda meşhur olan Birgivîden ders almak isteyen pek çok talebe, ülkenin her tarafından buraya akın etmeye başladı.

Ömrünün geri kalan kısmını Birgîde talebe yetiştirme, halkı irşad ve eser yazmakla geçirmesi sebebiyle Birgivî lakabıyla tanındı.

60dan fazla eserin sahibi olan Birgivînin, Osmanlı müellifleri içinde en dikkat çekici özelliği, yaşadığı devrin güncel meseleleri hakkında kalem oynatmış olmasıdır. Bu sebeple onun eserleri, çağının sosyal hayatını yansıtması bakımından da büyük önem taşır. Eserlerinde insanların ihtiyaç duyduğu konuları işlemeye özen göstermiştir.
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
Yoldan azmışa uralar köteği

Ayrıca şiirin câiz olduğunu kabul etmesine rağmen onunla ilgilenmedi. Ona göre şiir yazmak, belâgat ve fesahat göstermek gibi şeyler, dünya ehlinin riyasıydı. Bununla beraber, Birgivîye ait olduğu söylenen aşağıdaki manzumede, Ebussuud Efendiye sorduğu bir fetva yer almaktadır:

Var mı desturun ey müfti-i enâm!

Müşkilim var disem hata ola mı?

Ücreti bir imamın olsa ribâ,

Ana hiç iktidâ revâ ola mı?

Akça assını halal deyu yise,

Beş vakte ol muktedâ ola mı?

Minbere çıksa halka vaz itse,

Halkı hak yola pîşvâ ola mı?

Vazı tesir ider mi, yise haram?


Yoldan azmışa rehnüma ola mı?

Acaba çalgû-yı düğün mü haram?

Yohsa dahî eşeddür ribâ ola mı?

Yerimizin sınırlı oluşu sebebiyle, bu suallere Ebussuud Efendi tarafından verilen cevabın sadece bir beytini alıyorum:

Her kime rehber olur ise ol dahi bulur azâb,

Yoldan azmışa uralar köteği bi gayri hisab.
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
Hatır Gönül Dinlemeden

Eleştiriyordu

İmam Birgivî, son derece dürüst ve tavizsiz bir ilim adamıydı. Döneminde çok yaygın olan, eserini bir devlet büyüğüne ithaf etme anlayışına rağmen, o hiçbir eserini bir devlet büyüğüne ithaf etmedi.

Özellikle, memuriyetlerin rüşvetle satılması, kadılar, muhtesipler ve diğer görevlilerin rüşvet alması, ehil olmayanlara ilmî ve idarî rütbeler verilmesi, bu yüzden bilgisizliğin yaygınlaşması ile ortaya çıkan her türlü bidat ve hurafe Birgivînin şiddetle karşı çıktığı hususlardı. Devlet adamlarından cami görevlilerine varıncaya kadar, cemiyetteki her zümrenin davranışlarında gördüğü aksaklıklara karşı çıkıyor, vaz ve kitaplarında onları eleştiriyordu. Bu tenkitleri yaparken, hatır gönül dinlemiyor, kimseden çekinmiyordu. Tanınmış âlim, Sultanın hocası ve kendisinden Birgiye gitmesini rica eden hemşehrisi Ataullah Efendiyi bile, yetkililer üzerinde nüfuz sağlayarak devlet işlerine karıştığı gerekçesiyle ikaz etmesi, onun dürüstlük ve cesaretinin dikkat çekici bir örneğidir.


Öyle zamanda bulunuyoruz ki!

Onun düşüncelerini daha yakından anlayabilmek için, kendisinin 1560dan önce telif ettiği, Şerhul ehadisil erbein in önsözüne bakalım:

...Öyle bir zamanda bulunuyoruz ki; cehalet meşhur, ilim ise sözü edilmeye değmez olmuştur. Bazı kimseler, hurafeleri ve dinin yasakladığı şeyleri, Allaha yaklaşmanın en yüce yollarından sayıyorlar. İlmi zayıf bazı kimseler, insanları ibadet kılığına büründürülmüş yaygın bidatlere teşvik ediyorlar. Hatta bunların bir kısmı iyiyi kötüden ayırmadan, zayıf ve uydurulmuş sözlerden meydana gelen kitaplar bile yazmaktadır. İşin aslını bilme imkanı olmayan halk ise ya menfaati, ya da işlerine öyle geldiği için bu eserlere iltifat etmektedir. Bu durum, insanların kendisinden gafil bulunduğu büyük bir musibettir!(3)
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
Mezarına Türbe İstemedi

Son zamanlarında bir aydın olarak İstanbula geldi. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşanın huzuruna çıkarak ülkede gördüğü bidatlar ve şeri yasakları çiğneme konusundaki endişelerini dile getirdi, tedbir alınmasını istedi ve devleti uyarmayı ihmal etmedi. Birgivî, yine bir İstanbul seyahati sırasında yolda veba hastalığına yakalandı ve 52 yaşında olduğu halde 1573 Ağustosunda vefat etti. Cenazesi Birgide(4) defnedildi.

Üzerine kesinlikle türbe yapılmamasını vasiyet eden İmam Birgivînin kabri, üstü açık, çevresi kısa demir parmaklıklarla çevrilidir; dikili bir sac levhada doğum ve vefat tarihleri yazılıdır. Cenazesi, kabrin baş tarafında bulunan ve bizzat imam tarafından dikildiği söylenen servi ağacının dibine gömülüdür.



Birgivînin, et-Tarikatül Muhammediye adlı eserinin, tamamen yırtılıp baştan sadece bir forması kalmış olan bir nüshasında, ( ki bu forma da hem yırtık, hem de ıslanarak birbirlerine yapışmıştır) Mısır, Mekke ve Medine gibi İslam âleminin en büyük dini ve ilmi merkezlerinde yetişen âlimlerin onun hakkındaki takrizleri görülmekteydi.


İşte onların ifadelerinden birkaçı:

1614te vefat eden, Mısırlı âlimlerden Şeyh el-Meymunî; O gerçek bir dolunay, insanlar ise yıldızlardır. Onun nuru doğduğunda kâinatı aydınlatan güneş gibi insanları aydınlatır.

Şafiî fıkıhçılarından, Şeyh Alî el Kudsî: Ey günümüzün Gazalîsi! Birginin şerefi sendedir, sana sahip olduğu için orası ne şanslı bir yerdir.

Kahire âlimlerinden Abdurrauf el-Minavî: O, asrın ve bütün şehirlerin tek âlimidir. Acem ve Araplar içinde Şeyhul İslâm odur.

1606da vefat eden, Mekke âlimlerinden Muhammed el Karî: Birgivî bizim önderimizdir, imamımızdır. O, diyanet ve takva şeyhidir. Onun sözünü, ahmak ve cahilden başka kimse inkâr edemez. demektedirler.

Birgivî, Arap dili grameri, ahlak-tasavvuf, fıkıh, akaid, tefsir-kıraat, hadis gibi alanlarda çoğu Arapça, birkaçı da Türkçe olmak üzere tesbit edilebilen 60 civarında eserin sahibidir. Allahrahmet eyleye...

Can Alpgüvenç

Dipnotlar: 1) Kassâm-ı askerî: Yeniçeri Ocağı efradı ve subaylarından olup ölenlerin mirasına dair işlemlerle ilgilenen komisyondaki, devletin tayin ettiği şeri memur.


2) Birgi: Günümüzde İzmirin Ödemiş ilçesinin bir nahiyesidir.

3) Hazret, sanki günümüzdeki hali de özetlemektedir.
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
Fetih düşüncesini Fâtihin gönlüne yerleştiren âlim: Ak Şeyh

İstanbul Fâtihi Şehzade Mehmed Manisada çocuk validir; bir gece Akşeyhin önünde ders okumaktadır. Ansızın içeriye giren bir haberci, bir haçlı ordusunun İslâm yurtları olan Akkâ, Sayda ve Beyrut kalelerini zaptettiğini duyurur. Akşeyhin öğrencisi, bu beldeler Memlüklere ait olmasına rağmen, adı geçen müslüman şehirlerinin düşmesine çok üzülür, gecenin sessizliğinde uzun uzun ağlar. Fakat hoca talebesini nasıl teselli edeceğini çok iyi bilmektedir.

-Elem çekme begüm! Günün birinde sen de İstanbulu alacaksın. O zafer gününde bütün gazilere adaletle muamele etmelisin, der. Sonra başından sarığını çıkararak küçük şehzadenin başına koyar, ısrarla fethi müjdeler, fetihle ilgili âyet ve hadisleri okur.

Artık başbaşa verip fetihle ilgili uzun hayallere dalmaktadırlar. Bizans prensleri, ceset ve ruhlarını oyun ve eğlence içinde çürütürlerken, Akşeyh ve öğrencisi kağıt üzerinde fetih harekatına çoktan başlamışlardır. Küçük Mehmed uykusuz gecelerin sonunda, İstanbulun her fethinde sevinç naraları atar, masaları yumruklar, Ben bu şehri mutlaka alacağım! der.

* * *

Asıl adı Şemseddin Muhammed dir. Ancak Akşemseddin veya kısaca Akşeyh adıyla şöhret bulmuştur. 1390 yılında Şamda doğan Akşeyh, büyük İslâm Âlimi Sühreverdînin torunlarındandır. Baba tarafından soyu büyük İslâm halifesi Hz. Ebubekire kadar uzanır. Yedi yaşlarında iken babasıyla birlikte Anadoluya gelerek, o zaman Amasyaya bağlı Kavak beldesine yerleşir. Kuran hıfzını aynı yaşta tamamlayan Akşeyh iyi bir tahsil görür, temel ilimleri tam bir vukufla öğrenir, bir çok ciddi kaynağı inceler. Üstün zekası ve harika kabiliyetiyle dinî ve aklî ilimlerde kısa zamanda çok yüksek seviyelere ulaşır. Değerli bir âlim olarak genç yaşında Osmancık Medresesine müderris olur.

* * *

İlmin ve fennin nuru sadece aklını aydınlatıyordu. Ya gönlü, iç dünyası! Eriştiği bu ilmi seviye kendisini tatmin etmiyor, bir tarafının sanki boşlukta kaldığını görüyordu. Buna bir çare, bir yol bulmalıydı. Daha yirmi beş yaşındaydı. Ankara ve bütün İç Anadolu kendisine içten alaka duyuyor, derslerine bütün halk merak ve ilgiyle koşuyordu. Böyle bir dönemde, kendisine mürşid aramak üzere, müderrislik makamını ve medreseyi terkederek bütün İran illerini dolaştı, Maverâünnehire gitti. Ancak arzusunu gerçekleştiremeden geriye döndü.

Her nedense kazandığı sınırsız bilgi ve maharet Şemseddin Muhammed i tatmin etmiyor, gönlüne aradığı deva ve şifayı vermiyordu. Ondaki bu hali ve fıtratında tasavvufa olan içten yakınlığı gören bir kısım hal ehli, kendisine şu tavsiyede bulundular:

-Kazandığın şu bilgini aşkla, aklını kalple, zahiri ilmini mânâ ilmiyle tamamlaman gerek! Bu yalnız olmaz, sana bir mürşid gerek. Kalk Ankaraya git, Hacı Bayram Veliye müracaat et, o seni tamamlasın!
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
* * *

Kul olmadan hür, köle olmadan azad olunmuyordu. Toprağa düşmeden, çürümeden, kendinden geçmeden filizlenme ve sünbüllenme olamıyordu. Bu işareti alan Akşeyh, Hacı Bayrama intisap için Ankaraya gitti. Fakat orada gördüğü manzara hiç hoşuna gitmedi. Şeyhi arkasında kalabalık bir dervişler cemaatiyle birlikte, ilahiler söyleyip davullar ve nekkareler çalarak, yardım ve para toplar vaziyette görünce ondan yüz çevirdi. Başkalarından yardım dilenen birinin kendisine mürşid olamayacağını düşündü, ama yanılmıştı. Veliler Sultanı Hacı Bayramın sadece dış yüzüne bakmıştı. Şeyhin bütün bu yaptıkları kendisi için değildi; nice çaresizlerin dertlerine deva ve şifa olabilmek, nice fakir ve muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamak içindi.

* * *

Zamanın öteki önemli mürşidi Zeynel Hafî Halepte yaşıyordu. Şemseddin bu defa oraya yöneldi. Şehre indiği gece rüyasında gördü ki; boynunda bir tasma vardır, ucu da Hacı Bayramın elindedir. El Hafîyi görmeden gerisin geriye Ankaraya döndü. Hacı Bayramı kalabalık dervişler cemaatiyle birlikte zikir yaparak mercimek biçerken buldu. Onlara katılarak biçti, ayıkladı, bağladı, topladı, yoruldu ise de kimse onunla ilgilenmedi. Yemek vakti gelip çattı. Herkese yemek dağıtıldı, ona verilmedi. O da bunun üzerine köpeklerle beraber yemek artıklarını yemeye kalkışınca Hacı Bayram, o zaman içlere işleyen sesiyle:

-Beri gel bakalım Köse! Gene bizi kolay avladın, diyerek onu yanına aldı.

O andan itibaren Şemseddin, Hacı Bayramlı oldu. Zincire vurularak getirilen misafirin ancak böyle ağırlanacağını orada öğrenmişti.

* * *

Çok büyük gayretler gösterip, akıllara durgunluk verecek derecede çalışarak, çarçabuk, dergah ve cemaat içinde öne geçti. Sık sık, sadece sirke ile iftar ederek riyazette bulunması ve çile çıkarması dillere destan oldu. Bu derin gayretin devamı ve azimkâr sebatı ile ak pâk kesilmiş ve Akşemseddin diye anılır olmuştu.


Bir gün şeyhi ona:

-Ya Köse! Riyazette bu kadar ileri gitme. Büsbütün nuraniyet kazanacak, bir nur olup uçup gideceksin. Seni mezarında da bulamayacaklar, diyerek takdir etti.

Ona Ak lakabının verilmesi fazla riyazetten, ten ve yüzünün ak pâk olması sebebiyledir, denilmiştir. Ak elbise giyerdi, saçı ve sakalı aktı. Kısa zamanda şeyhinin halifesi oldu. Az yemek, az konuşmak, az uyumak, sonraları kendisinin de tavsiye ettiği riyazetinin esaslarındandır.
 
Üst Alt