Vakıf, yaratandan ötürü yaratılanlara merhamet, şefkat ve sevginin müesseseleşmiş şeklidir. Diğer bir ifâdeyle Allâh'a adanan temlîk ve temellükten ebediyyen menedilen mülkiyetlerdir.
İslâm'ın dünyâyı şereflendirmesi ile vakfın ilk fiilî nümûnesini de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz vermişlerdir. O, her davranışında bir nümûne-i imtisâl olduğu için önce Medîne-i Münevvere'de sahibi bulunduğu yedi ayrı hurmalığını, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından kendi hissesine düşeni Allâh yolunda vakıf buyurmuşlardır.
Bunu gören ashâb-ı güzîn de ellerindeki imkânlardan pek çok kıymetli gelir ve emlâki vakfetmişlerdir. Öyle ki Hazret-i Câbir:
"Muhâcir ve ensârdan imkân sahibi olup da vakfetmemiş bulunan tek kişi bilmiyorum." demektedir.
Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Hayber'de ganîmetten güzel bir hurmalık arâzî sahibi olmuştu. Rü'yâsında üç gün üst üste bu arâzîyi infâk etmesi kendisine işâret edildi. O da, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e gelerek:
"-Ey Allâh'ın Rasûlü! Nazarımda şimdiye kadar sahip olmadığım kıymette bir hurmalığa mâlikim. Bu hususta ne buyurursanız, öyle yapacağım." dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"-Dilersen bu hurmalığın aslını Allâh için vakfet! Gelirini de tasadduk et! Artık o hibe edilmez, ona vâris olunmaz, onun mahsûlü yalnız infâk edilir, muhtaca yedirilir." buyurdular.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, mâliki olduğu bu hurmalığı vakfetti. Buradan Allâh yolunda gazâ ve cihâd üzre olanlar, esâretten kurtulmak isteyen köleler, misâfirler v.s. nice ehl-i ihtiyaç istifâde eyledi.
Ashâbın bu infâk seferberliğinden nasîb alan Osmanlılar da, vakıf mevzûunda pek büyük hizmetlerde bulundular. Vakıflar, en büyük gelişmeyi Osmanlı devrinde yaşadı. Osmanlılar'da vakıf, millet sayesinde kazanılan serveti, tekrar o toplumun istifâde ve hizmetine sunan birer vefâ müessesesidir. Pragmatist ve menfaatçi bir anlayışla sadece kazanmayı ve servet edinmeyi hedefleyen değil, merhamet ve insaniyeti öne çıkartan anlayışın ortaya koyduğu bir gönül mahsûlüdür.
Osmanlılar, Hadîs-i şerîfte buyurulan:
"İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." beyânını kendilerine düstûr edinerek vakıf yoluyla sayısız muazzam ve kalıcı eserler vücûda getirdiler.
Osmanlı'da kurulan vakıfların hizmet ve faâliyetleri, zengin bir muhtevâya sahipti. Bunların, topluma faydalı olmak kasdı ile zaman, zemin, yöreler ve eğilimlere göre çeşitlilik göstermesi, sistemin, statik değil, dinamik bir yapıya sahip olduğunun açıkça bir ifâdesidir. Câmî, mescid, tekke, zâviye, muallimhâne, medrese, dârulhuffâz, dârulhadîs, imâret, kervansaray, dâruşşifâ hizmetlerinin yanında su yolları, su kemerleri, çeşme ve sebiller, yollar, kaldırımlar, aşevleri, çocuk emzirme ve büyütme yuvaları; ayrıca namazgâh, kütüphâne, dükkân, misâfirhâne, kuyular, çamaşırhâne, helâ, han, hamam, bedesten, türbe, iskele, deniz feneri, ok ve güreş meydanları, esir ve köle âzâd etmek, fakirlere yakacak te'mîn etmek, hizmetçilerin efendileri tarafından azarlanmaması için kırdıkları kâse ve kapların yerine yenilerini almak, gâzîlere at yetiştirmek, ağaç dikmek, borçtan hapse girenlerin borcunu ödemek, dağlara geçitler kurmak, yetim kızlara çeyiz hazırlamak, borçluların borçlarını ödemek, dul kadınlara ve muhtaçlara yardım etmek, çocukları açık havada gezdirmek, mekteb çocuklarına gıdâ ve yiyecek yardımı, fakir ve kimsesizlerin cenâzesini kaldırmak, bayramlarda çocukları ve bîkesleri sevindirmek, kalelere, istihkâmlara veya donanmaya yardımda bulunmak, kış aylarında kuşların beslenmesi, göç edememiş olan hasta ve garîb leyleklerin bakımı ve tedâvîsi gibi uzayıp giden daha pek çok maksadla muhtelif vakıflar te'sîs edilmiştir. Bunlara ilâveten Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere'ye âid olmak üzere binlerce vakıf kurulmuştur ki, bunlara umûmî bir isimle "Harameyn vakfı" adı verilir. Böyle vakıflara, bugünkü gibi petrolü olmayan o mübârek topraklarda ictimâî sulh, sükûn ve refâhı sağlamak için orta Avrupa'dan Yemen'e kadar her tarafta rastlanmaktaydı ve bunlar için ayrı bir idâre kurulmuştu. Bu vakıf gelirlerine ilâveten hemen her pâdişâh, "sürre alayı" denilen ve İstanbul'da dokunarak Kâbe'ye gönderilen örtünün gönderilişi sırasında hem Harameyn ve hem de mücâviri olan ahâlî için çeşitli hediye ve ihsânlarda bulunurdu ki, bu an'ane, devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.
İşte Peygamber müjdesiyle gerçekleşen bir fetihten sonra Kostantinapol'u İslâmbol hâline getiren de bütün bu vakıfların hizmet sistemi olmuştur. Böylece eski isim târihe karışmış ve bu belde-i tayyibe, İslâmbol, Derseâdet, Pâyitaht ve Âsitâne gibi isimlerle devam etmiştir.
Başta Osmanlı pâdişâhları, devlet adamları ve diğer hayırsever zenginlerin o mübârek ve mukaddes beldelere tahsîs ettikleri vakıflar sayesinde oralarda yürütülen hizmetler, bütün ehl-i İslâm'ın takdir ve şükrânını kazanmıştır.
Dünyâyı âhırete hazırlık mekânı, âhıreti de bu dünyânın devamı kabûl eden İslâm, bu iki âlem arasında beden-rûh, madde-mânâ bakımından en güzel ve mükemmel dengeyi kurmuş, böylece âhenkli ve müreffeh bir cemiyetin en sağlam zeminini oluşturmuştur.
Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, velîler ve onların terbiyesinde kemâle eren mü'minlerdir. Onlar, gönüllerindeki îmân heyecânını dünyânın dört bir tarafına taşımışlar, yine târihin en güzîde altın sahîfelerini onlar doldurmuşlardır.
Osmanlı'da mürşid-i kâmillerin feyz ve rûhâniyeti ile hidâyetlere vesîle olunuyordu. Tasavvufun mânevî terbiye merkezleri ve birer vakıf eserleri olan tekkeler de inkişâf edip, halkı olgunlaştırıyordu. Bu da ekseriyâ, devletin yanısıra şahısların rûhânî gayretlerinin eseri olan vakıflarla gerçekleşiyordu. Ferdlerde diğergâmlık, hassâsiyet, rikkat-i kalbiyye ve incelik, bir tabîat-i asliyye hâlinde idi. Nefs engelini aşanlar, irşâd ve mânevî hizmetleri ile memleket için bereketli ilkbahar yağmurları hâlinde her tarafa rahmet saçıyorlardı.
Vefâkâr mü'min kalbleri de, bu Hakk dostlarını vefatlarından sonra da unutmamışlar, onları, vakıflarını yaşatmak, türbelerini ziyâret etmek, fâtiha ve yâsînler göndermek sûretiyle dâimâ yâd etmişlerdir. Hattâ Osmanlı Devleti'nin son günlerine kadar Boğaz'da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını, Üsküdar'dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh- dergâhına, Beşiktaş önünden geçerken Yahyâ Efendi dergâhına, Beykoz'dan geçerken de Hazret-i Yûşâ -aleyhisselâm- tarafına doğru tevcîh ederek "Fâtiha"ya dâvet ederlerdi.
İslâm'ın dünyâyı şereflendirmesi ile vakfın ilk fiilî nümûnesini de Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz vermişlerdir. O, her davranışında bir nümûne-i imtisâl olduğu için önce Medîne-i Münevvere'de sahibi bulunduğu yedi ayrı hurmalığını, daha sonra da Fedek ve Hayber hurmalıklarından kendi hissesine düşeni Allâh yolunda vakıf buyurmuşlardır.
Bunu gören ashâb-ı güzîn de ellerindeki imkânlardan pek çok kıymetli gelir ve emlâki vakfetmişlerdir. Öyle ki Hazret-i Câbir:
"Muhâcir ve ensârdan imkân sahibi olup da vakfetmemiş bulunan tek kişi bilmiyorum." demektedir.
Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, Hayber'de ganîmetten güzel bir hurmalık arâzî sahibi olmuştu. Rü'yâsında üç gün üst üste bu arâzîyi infâk etmesi kendisine işâret edildi. O da, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'e gelerek:
"-Ey Allâh'ın Rasûlü! Nazarımda şimdiye kadar sahip olmadığım kıymette bir hurmalığa mâlikim. Bu hususta ne buyurursanız, öyle yapacağım." dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:
"-Dilersen bu hurmalığın aslını Allâh için vakfet! Gelirini de tasadduk et! Artık o hibe edilmez, ona vâris olunmaz, onun mahsûlü yalnız infâk edilir, muhtaca yedirilir." buyurdular.
Bunun üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhü anh-, mâliki olduğu bu hurmalığı vakfetti. Buradan Allâh yolunda gazâ ve cihâd üzre olanlar, esâretten kurtulmak isteyen köleler, misâfirler v.s. nice ehl-i ihtiyaç istifâde eyledi.
Ashâbın bu infâk seferberliğinden nasîb alan Osmanlılar da, vakıf mevzûunda pek büyük hizmetlerde bulundular. Vakıflar, en büyük gelişmeyi Osmanlı devrinde yaşadı. Osmanlılar'da vakıf, millet sayesinde kazanılan serveti, tekrar o toplumun istifâde ve hizmetine sunan birer vefâ müessesesidir. Pragmatist ve menfaatçi bir anlayışla sadece kazanmayı ve servet edinmeyi hedefleyen değil, merhamet ve insaniyeti öne çıkartan anlayışın ortaya koyduğu bir gönül mahsûlüdür.
Osmanlılar, Hadîs-i şerîfte buyurulan:
"İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır." beyânını kendilerine düstûr edinerek vakıf yoluyla sayısız muazzam ve kalıcı eserler vücûda getirdiler.
Osmanlı'da kurulan vakıfların hizmet ve faâliyetleri, zengin bir muhtevâya sahipti. Bunların, topluma faydalı olmak kasdı ile zaman, zemin, yöreler ve eğilimlere göre çeşitlilik göstermesi, sistemin, statik değil, dinamik bir yapıya sahip olduğunun açıkça bir ifâdesidir. Câmî, mescid, tekke, zâviye, muallimhâne, medrese, dârulhuffâz, dârulhadîs, imâret, kervansaray, dâruşşifâ hizmetlerinin yanında su yolları, su kemerleri, çeşme ve sebiller, yollar, kaldırımlar, aşevleri, çocuk emzirme ve büyütme yuvaları; ayrıca namazgâh, kütüphâne, dükkân, misâfirhâne, kuyular, çamaşırhâne, helâ, han, hamam, bedesten, türbe, iskele, deniz feneri, ok ve güreş meydanları, esir ve köle âzâd etmek, fakirlere yakacak te'mîn etmek, hizmetçilerin efendileri tarafından azarlanmaması için kırdıkları kâse ve kapların yerine yenilerini almak, gâzîlere at yetiştirmek, ağaç dikmek, borçtan hapse girenlerin borcunu ödemek, dağlara geçitler kurmak, yetim kızlara çeyiz hazırlamak, borçluların borçlarını ödemek, dul kadınlara ve muhtaçlara yardım etmek, çocukları açık havada gezdirmek, mekteb çocuklarına gıdâ ve yiyecek yardımı, fakir ve kimsesizlerin cenâzesini kaldırmak, bayramlarda çocukları ve bîkesleri sevindirmek, kalelere, istihkâmlara veya donanmaya yardımda bulunmak, kış aylarında kuşların beslenmesi, göç edememiş olan hasta ve garîb leyleklerin bakımı ve tedâvîsi gibi uzayıp giden daha pek çok maksadla muhtelif vakıflar te'sîs edilmiştir. Bunlara ilâveten Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere'ye âid olmak üzere binlerce vakıf kurulmuştur ki, bunlara umûmî bir isimle "Harameyn vakfı" adı verilir. Böyle vakıflara, bugünkü gibi petrolü olmayan o mübârek topraklarda ictimâî sulh, sükûn ve refâhı sağlamak için orta Avrupa'dan Yemen'e kadar her tarafta rastlanmaktaydı ve bunlar için ayrı bir idâre kurulmuştu. Bu vakıf gelirlerine ilâveten hemen her pâdişâh, "sürre alayı" denilen ve İstanbul'da dokunarak Kâbe'ye gönderilen örtünün gönderilişi sırasında hem Harameyn ve hem de mücâviri olan ahâlî için çeşitli hediye ve ihsânlarda bulunurdu ki, bu an'ane, devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.
İşte Peygamber müjdesiyle gerçekleşen bir fetihten sonra Kostantinapol'u İslâmbol hâline getiren de bütün bu vakıfların hizmet sistemi olmuştur. Böylece eski isim târihe karışmış ve bu belde-i tayyibe, İslâmbol, Derseâdet, Pâyitaht ve Âsitâne gibi isimlerle devam etmiştir.
Başta Osmanlı pâdişâhları, devlet adamları ve diğer hayırsever zenginlerin o mübârek ve mukaddes beldelere tahsîs ettikleri vakıflar sayesinde oralarda yürütülen hizmetler, bütün ehl-i İslâm'ın takdir ve şükrânını kazanmıştır.
Dünyâyı âhırete hazırlık mekânı, âhıreti de bu dünyânın devamı kabûl eden İslâm, bu iki âlem arasında beden-rûh, madde-mânâ bakımından en güzel ve mükemmel dengeyi kurmuş, böylece âhenkli ve müreffeh bir cemiyetin en sağlam zeminini oluşturmuştur.
Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, velîler ve onların terbiyesinde kemâle eren mü'minlerdir. Onlar, gönüllerindeki îmân heyecânını dünyânın dört bir tarafına taşımışlar, yine târihin en güzîde altın sahîfelerini onlar doldurmuşlardır.
Osmanlı'da mürşid-i kâmillerin feyz ve rûhâniyeti ile hidâyetlere vesîle olunuyordu. Tasavvufun mânevî terbiye merkezleri ve birer vakıf eserleri olan tekkeler de inkişâf edip, halkı olgunlaştırıyordu. Bu da ekseriyâ, devletin yanısıra şahısların rûhânî gayretlerinin eseri olan vakıflarla gerçekleşiyordu. Ferdlerde diğergâmlık, hassâsiyet, rikkat-i kalbiyye ve incelik, bir tabîat-i asliyye hâlinde idi. Nefs engelini aşanlar, irşâd ve mânevî hizmetleri ile memleket için bereketli ilkbahar yağmurları hâlinde her tarafa rahmet saçıyorlardı.
Vefâkâr mü'min kalbleri de, bu Hakk dostlarını vefatlarından sonra da unutmamışlar, onları, vakıflarını yaşatmak, türbelerini ziyâret etmek, fâtiha ve yâsînler göndermek sûretiyle dâimâ yâd etmişlerdir. Hattâ Osmanlı Devleti'nin son günlerine kadar Boğaz'da deniz seferi yapan kaptanlar; yolcularını, Üsküdar'dan geçerken Azîz Mahmûd Hüdâyî -kuddise sirruh- dergâhına, Beşiktaş önünden geçerken Yahyâ Efendi dergâhına, Beykoz'dan geçerken de Hazret-i Yûşâ -aleyhisselâm- tarafına doğru tevcîh ederek "Fâtiha"ya dâvet ederlerdi.