Kendilerini Allâh'ın yeryüzündeki gölgesi (zıllullâhi fi'l-arz) olarak gören Osmanlı sultanları, Kur'ân'ın ve Efendimiz'in (sallAllâhü aleyhi ve sellem) emir ve yasakları doğrultusunda hareket etmeyi kendilerine şiar edinmişler; fetihlerini "emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i an'il-münker" düsturu çerçevesinde gerçekleştirmişlerdir. Bu bakımdan fethedilmiş/fethedilecek topraklardaki yaşayan gayrimüslimlere karşı izlenecek tutum bu anlayış çerçevesinde belirlenmiştir.
Selçuklu Devleti, Anadolu'da bir yandan Türk nüfusunun artmasına, iktisaden, fikren ve siyaseten kuvvetlenerek hâkim unsur olmasına çalışırken, öte yandan Bizans hâkimiyetinde iken sürekli savaşlar, sivil-askeri ayaklanmalar ve ağır vergiler yüzünden perişan olan yerli halkın da huzur ve istikrara kavuşmasına imkân sağlıyordu. Bu bakımdan Osmanlı'nın hareket tarzında önemli bir yeri olan istimâlet (gönül alma) ahlâkını Selçuklu kültür ve medeniyetinde aramak lâzımdır.
Süleyman Şah'ın tesis ettiği siyaset sayesinde, Bizans İmparatorluğu'nun bir devlet politikası hâline getirdiği cebrî Ortodokslaştırma ve Rumlaştırma uygulamalarından memnun olmayan, baskı ve takibe maruz kalan, farklı inanç ve kültürlere sahip Ermeniler, Süryaniler ve diğer cemaatler Selçuklulara yakınlaşmışlar ve fütuhatın kolay gerçekleşmesine yardımcı olmuşlardır. Kendi dinî inanç ve kanaatlerinde dinlerinin gereklerini uygulamada tam bir serbestliğe kavuşturulan Hristiyan ahâli, can, mal ve namus, kısacası emniyet vergisi olarak tarif edilebilecek cizye vergisini ödemek şartıyla kendi toprakları ellerinden alınmadan barış ve huzur içinde yaşamaya başlamıştır. Rumlar İstanbul Patriği ile münasebetlerini sürdürüyor ve Patrikhanenin dinî kontrolü altında bulunuyorlardı. Kilise teşkilâtı olduğu gibi korunuyordu.
Türklerin Anadolu'ya getirdikleri en mühim yeniliklerden birisi, farklı inançlara karşı müsamahadır. Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan 'dinde zorlama yoktur' hükmünün bunda payı oldukça büyüktür. Anadolu'da fetihler sonrasında, bu ölçülere göre şekillenen Türk şehirlerinde, camilerin yanında kilise ve sinagoglara rastlamak mümkündü.
Selçuklu Devleti, Anadolu'da bir yandan Türk nüfusunun artmasına, iktisaden, fikren ve siyaseten kuvvetlenerek hâkim unsur olmasına çalışırken, öte yandan Bizans hâkimiyetinde iken sürekli savaşlar, sivil-askeri ayaklanmalar ve ağır vergiler yüzünden perişan olan yerli halkın da huzur ve istikrara kavuşmasına imkân sağlıyordu. Bu bakımdan Osmanlı'nın hareket tarzında önemli bir yeri olan istimâlet (gönül alma) ahlâkını Selçuklu kültür ve medeniyetinde aramak lâzımdır.
Süleyman Şah'ın tesis ettiği siyaset sayesinde, Bizans İmparatorluğu'nun bir devlet politikası hâline getirdiği cebrî Ortodokslaştırma ve Rumlaştırma uygulamalarından memnun olmayan, baskı ve takibe maruz kalan, farklı inanç ve kültürlere sahip Ermeniler, Süryaniler ve diğer cemaatler Selçuklulara yakınlaşmışlar ve fütuhatın kolay gerçekleşmesine yardımcı olmuşlardır. Kendi dinî inanç ve kanaatlerinde dinlerinin gereklerini uygulamada tam bir serbestliğe kavuşturulan Hristiyan ahâli, can, mal ve namus, kısacası emniyet vergisi olarak tarif edilebilecek cizye vergisini ödemek şartıyla kendi toprakları ellerinden alınmadan barış ve huzur içinde yaşamaya başlamıştır. Rumlar İstanbul Patriği ile münasebetlerini sürdürüyor ve Patrikhanenin dinî kontrolü altında bulunuyorlardı. Kilise teşkilâtı olduğu gibi korunuyordu.
Türklerin Anadolu'ya getirdikleri en mühim yeniliklerden birisi, farklı inançlara karşı müsamahadır. Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan 'dinde zorlama yoktur' hükmünün bunda payı oldukça büyüktür. Anadolu'da fetihler sonrasında, bu ölçülere göre şekillenen Türk şehirlerinde, camilerin yanında kilise ve sinagoglara rastlamak mümkündü.