Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧
Tarih

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
Osmanlı... Birkaçyüz çadırlık bir aşiretken, Avrupa'nın kalbine akınlar çıkaracak kadar büyüyüp, küffârın kâbusu haline gelen Osmanlı... Avrupa zifirî karanlıklar içinde boğulurken; cihana, medeniyet adâlet ve merhamet dağıtan Osamanlı... İnancından aldığı ilhamla, emanet olan yeryüzünü, -kıyamete kadar gelecek insanların yüreklerinde, hep taze bir hatıra olarak kalmak üzere- herşeyiyle mamur eden Osmanlı... İnsanoğlunun huzura hasretinin arttığı şu asırda, üç kıtaya serptiği esenlik muştuları ile özlenen Osmanlı... Hâlâ o mesut demler anıldıkça içleri titreten Osmanlı... Osmanlı...

Peki, nasıl uzandı, Osman Gazi'nin beyliği, Söğüt'ün ovasından Viyana'ya, Kafkaslar'a, Yemen'e? Nasıl oldu da, bir ufak aşîret, hasreti çekilen bir medeniyet haline geldi? Bu soruların cevabı, hep araştırılagelmiştir. Bugün pek çok ırkın uzman araştırmacısı "Nasıl başardılar" sorusunun cevabını arıyor kütüphanelerimizde, müzelerimizde... Asrımızın her yönden yaralı insanı için bu cevap hayatî bir önem arz etmekte.

Osmanlı'nın yüksek seviyeye ulaşmada yürüdüğü yolun köşe başlarını üç nokta halinde belirginleştirmek, sanırım, genel çerçeve itibarı ile pek de yanlış olmayacaktır; sağlam bir temel, dirayetli bir yönetim, erdemli bir toplum. Bu üç unsur, birbirine, yok sayılması imkansız bir zincirle bağlıdır. Bunların altında açılacak parantezler ve hepsinin bir arada düşünülmesi, Osmanlı'yı anlamada önemli bir merhale olur, kanaatindeyim.

Sağlam bir temel, dedim. Ne kadar yüksek bir bina yapacaksanız, temeli de, o ağırlığı taşıyacak kadar sağlam atacaksınız; kaide budur. Resmî ömrü 623 yıl olan koca Osmanlı, bugün bile çözülemeyen pek çok sırrıyla, yüksek medeniyetiyle ve örnek alınası yanlarıyla hala gündemimizdeyse, bu temelin çok sağlam atılmış olduğunu gösterir. Bu temel, beşer gücünü çok çok aşan, himmet gerektiren, ilahî fermanlarla desteklenmiş bir temeldir. Horasan erenlerinin göğerttiği Anadolu toprağında, Şeyh Edebali'nin eteğine yapışan Osman Gazi, manevî iklimlerin sultanları himmet etmeden maddî iktidarı elde tutmanın muhal olduğunu idrak etmiş bir vaziyette, başı önünde nikahlanmıştır ***145;mülk' ile. Osmanoğlu, Mevlâ'nın kendisine vurduğu boyaya leke sürmemiş, maveradan yüreğine akan o huzuru tüm cihana yaymak için, besmeleyle, fıtratı gereğince atmıştır binasının temelini. Öyle bir fıtrattır ki Osmanoğlu'nun fıtratı, insanı; adil, mazlumdan yana, ferasetli, emanetin ağırlığını hisseden, Rabb'e yakın, ilim yolcusu, mahlukata şefkatli, mütevazı ve kulluk şuuruna sahip, tebaasına düşkün, Allah adamlarına hürmetkâr, dürüst ve sözünün eri yapar. Sonra da, bu kubbede hoş bir sadâ olur namı kişinin.

Dirayetli yönetim: Belli başlı, oturmuş kaideler etrafında, kuruluş rengine helal getirmeden, izzetini ve benliğini koruyarak ve mutlaka, ***145;işin farkında', yani yola çıkarken kuşandığı gayelerden taviz vermeyecek insanların önderliğinde... Yoksa mağlubiyet mukadderdir. Bu prensibi pek iyi kavradığı anlaşılan Osmanlı' da, sistem yavaş yavaş otururken, başa işin farkında, fıtrat üzere terbiyelenmiş padişahlar geçmiş, buna bir de toplumun yüksek seviyesi eklenince, bugünkü ulaşılması güç tablo ortaya çıkmıştır.

Osmanlı toplumu nasıl erdemli bir toplum oldu? Bu sorunun cevabı, aslında, "nasıl başardılar" sorusunun da cevabıdır. Osmanlı sosyal yapısını kendi içinde sağlam, dışarıya karşı dirençli kılan birtakım değerler sayesindedir ki, Osmanlı, ***145;Osmanlı' olmuştur. Bu değerler, gerek padişahların şahsında da temayüz edişi, gerekse iç ve dış siyasetin temel felsefesi haline gelişi bakımından, zaman içinde Osmanlı Cihan Devleti'nin karakteristik özelliklerini meydana getirmiştir.

Ucunda cihan devleti hülyasının bulunduğu uzun ve meşakkatli bir yolu kateden Osmanlı'nın, adına ***145;unutulup gitmek' denilen o kör kuyuda kaybolmamak için hangi dalları tutunduğuna bir bakalım:
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
DİNDİR SELAMETİN MAYESİ...

"Din, bütün müesseselerine tesir etmekle kalmamış, bütün meziyetlerinde de kendini göstermiştir. Bizlerin dogma, kült, manevi vazifeler, vicdan ve yazılı kanunlar dediğimiz şeylere karşılık, onlar tek bir mefhum tanırlar: Din..."

Doğu kültürüne meraklı bir Fransız olan H.A.Ubicini 1850'li yıllarda geldiği Türkiye'nin yapısını böyle tahlil etmiş(Türkiye -ll s.92). Yine, ondan iki yüz yıl kadar önce Osmanlı ülkesini ziyaret eden Ricaut da, şunları kaydetmiş Osmanlı halkının ibadetleriyle ilgili:

"Bu ibadetleri öyle büyük bir saygı ve sofulukla yaparlar ki, padişahın buyruğunun yerine getirilmesi bile onları durduramaz. Doğruyu söylemek gerekirse, ibadetleri sırısanda, başka işlerini görmek üzere çıkıp giden Hıristiyanları düşündükçe, bu Müslümanların yüce Tanrı'ya yaptıkları ibadet sırasında duydukları saygı ve endişeden duygulanmamak mümkün değildir." (Türklerin Siyasi Düsturları s.246).

Bu iki gözlemde de vurgulandığı gibi, din ve dinin emirleri, Osmanlı'nın sosyal ve siyasî yapısında baskın bir biçimde belirleyici olmuştur. Din, kâh toplumda fuhşiyatı ve sonu yıkım olacak hareketleri önleyici bir sağduyu olarak belirirken, kâh mazluma el uzatmaya zorlayan bir güç olarak karşımıza çıkar. İşte, meselenin bu noktasında, başta bulunan ve yürütme gücünü de uhdesinde tutan padişahın kişiliği kilit rol oynar. Padişah, kendi nefsi bazında da ***145;İslâm' olduğu için, yöneten -yönetilen arası uyumsuzlukların ortadan kalktığı bir huzur toplumunun numunesi belirmeye başlar.

Araştırmacılar, Osmanlı'yı din kurallarıyla yönetilen bir devlet olarak tanımlarlar. Bu tanım, "din devleti" olgusunun getirdiği önyargılar dolayısıyla, Osmanlı'nın dini ve huzuru gaye edinmiş olduğu gerçeğini gölgeler niteliktedir. "Din devleti" yerine "dinin devleti" dense yeridir. Çünkü, gerçekten, Osmanlı'nın zirvede olduğu dönemler, dinin de insan fıtratına ve zamanın gereklerine en uygun olarak yorumlandığı dönemlerdir. İslâm, selameti hedeflediği için, bu koca medeniyetin omuzlar üzerinde yükselişi, insan tabiatını hiç zorlamamış, bereket ve muvaffakiyet hep refiki olmuştur Osmanlı'nın.

Aslında, Osmanlı'yı "Osmanlı" yapan her değer, kaynak itibarı ile dinden beslenmekte. Fakat, -namaz ibadetinin, bize Selimiye gibi bir şaheser kazandırışı gibi- İslam'ın her emrinin değişik bir sahaya yönelişi ve kısa zamanda o sahanın belirleyici unsuru oluşu sebebiyle, bu değerleri ayrı ayrı ele almak icab etmektedir.

Bu bölümde son sözü Osman Gazi'ye verelim:

"Oğul! Din işlerini her şeyden öne alıp yürütmek gayret ve esasını daima göz önünde bulundur ve bu esası sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü, bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebep olur."1
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
TERAZİ DOĞRU TUTULA!..

Dünyayı idareye talip olanlar, her zaman ve zeminde geçerli kaideler ortaya koymak zorundadırlar.

Bu da, ancak adalet ve merhamet temel alınarak başarılabilir. Dünya, adalet üzere ayakta durur. Adalet, modası hiç geçmeyen bir kavram olduğu için, adalet üzerine inşa edilen kaideler, zamanın tahribatından en az zararla çıkarlar.

Osmanlı, adaleti temel aldığı kanunlarıyla, asırlar boyunca, din, dil ve ırk olarak birbirinden tamamen farklı birçok insan topluluğunu, bugün hayal bile edilemeyecek bir dirayetle, barış içinde yaşatmıştır. Adaleti, daha "Ertuğrul'un ocağı"nda kitabına yazmış, bu anlayış, nesilden nesile mukaddes bir emanet olarak nakledilmiştir.

Kuvvetsiz adaletin aciz olduğunu kavramış bulunan Osmanlı, adaleti, haddi aşmayan bir kuvvete dayanarak gerçekleştirmiştir. Bu sayede taht-ı termiyesindeki milletler, eğer nankörlük ederse, tepelerine inecek bir yumruğu ense köklerinde hep hissetmişlerdir.

Osmanlı, her şey gibi adalet kavramını da kendi yapısına göre yorumlayınca "Alaturka" bir yönetim tarzı hakim olmuştur Osmanlı siyasetine. Buna göre Osmanlı, bazen o "turun oturduğunuz yerde, barış ve mutluluk yaymıştır. İlk durum gerçekleştiğinde, yani pâyitahttan bir gürleme duyulduğunda iki şey olmuştur hep: ya, Kostantinapol'un genç fatihine gül atan Rum kızlarında örneğini gördüğümüz gibi, ezilen halklar Osmanlı'ya kucak açmış, yada "kızma, biz hallederiz" deyip kuzu kuzu yerlerine çökmüştür zorbalar.

Osmanlı adalet anlayışının hangi boyutlara ulaştığı, zulümden nasıl çekinildiği hakkında bize önemli ipuçları sunan şu olay ne kadar etkileyicidir:

"Bir gün Kânuni Sultan Süleyman, sarayın bahçesindeki armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülebilmesi için Şeyhülislam Ebussuud Efendi'den şu beyitle fetva ister:

Dırahta ger ziyan etse karınca
Zararı var mıdır anı kırınca?

Padişahın bu fetva talebi üzerine, Ebussuud Efendi, cevaben şu beyti yazar:

Yarın Hakk'ın divanına varınca
Süleyman'dan hakkın alır karınca.2

Bugün Balkanlar harap bir halde. Kosova'da, Priştine'de, Üsküp'te gözyaşı var, barut kokusu var. Bir zamanlar Osmanlı hakimiyeti altında güllük-gülistanlık yaşayan Arap milletleri, egemen güçlerin post modern sömürgeleri durumunda. Bir çok millet bugün ***145;âh Osmanlı' diyor. Tıpkı 1967 yılında Paris'te düzenlenen Dünya Yahudi Kongresi zabıtlarında yer alan şu cümlelerde vurgulandığı gibi:

"Evet, bugün bağımsız bir devletimiz var, ama mesut muyuz? Osmanlı'nın devrindeki gibi huzurlu muyuz? Samimiyetle ve hepinizin içinden geçenleri dile getirdiğime inanarak söylüyorum ki, hayır! Bizim bu dünyada huzurlu ve emniyetli yaşamamız, Osmanlı'yı yeniden kurmaya bağlıdır."3
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
İLİM OLDUR Kİ, AKLI DA PİŞİRİ, GÖNLÜ DE...

Osman Gazi, oğlu Orhan'a şöyle nasihat etmişti:

"Nerde bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet et; ikbâl ve yumuşaklık göster"4

Osman Gazi, ilim derken zahirî ilimleri mi kastetmişti, batınî ilimleri mi, yoksa her ikisinide mi; bilinmez. Ama şu bir gerçek ki, Osman Gazi'nin torunları, bu nasihati dedelerinin ufkunu aşarak yorumlamışlardır. Zahirî ilimlerle Devlet-i Aliyye'nin önü zahiren açılırken, manevî önderlerin himmetiyle de görülmez engeller devrilmiştir.

Devlet-i Âliyye'nin şeref sahifeleri şöyle bir karıştırılsa, Fatih'in yanında başı önünde yürüyen Akşemseddinler'e, Orhan Gazi'nin avlusuna çınar dikip dua eden Geyikli Babalar'a5, Hacı Bayramlar'a, Aziz Mahmudlar'a rastalanır. Hepsi de manevî olgunlukta kemale ulaşmış bu kişiler, siyasi mekanizmanın başındaki padişahın medet dergahı konumundadırlar. Osmanlı'da padişahlar, -zahirî olsun, batınî olsun- ilim erbabıyla haşır-neşir oldukça büyüme sürmüştür. Yönetim, padişahın feraset ve basiretinin üzerine himmet ve duaların eklenişiyle şekillenmiştir.

İşin batın cephesi böyle. Osmanlı'da ilmin kapsamını açıklama hususunda fikir verecek birkaç noktaya daha işaret edelim:

Osmanlı'da ilim sahasının tam merkezinde medreseler yer alır. İçinde her türlü ilim okutulan medereselerin yoğun ve parlak çalışmaları sayesinde, başta pâyitaht olan İstanbul olmak üzere, Osmanlı şehirleri, irfan pazarlarına dönüşmüştür. Gerek talebelere sağlanan kolaylıklar, bu iş için kurulan bir sürü vakıf, gerekse ilimle meşgul olanların aşkı, Osmanlı ülkesini ilim ve hilm ülkesi yapmıştır. Devletin başındakiler de bizzat uğraşarak ilme ön ayak olmuşlardır. Fatih, İstanbul'u alınca, hemen medreseler kurmuş; cami yapmak yerine, ilerde yapılacak camiler için âlim ve fâzıl imamlar, vâizler yetiştirmeye girişmiş; Yavuz, şeyhülislamın atının ayağından sıçrayan çamurla lekelenen kaftanının, sandukasına örtülmesini vasiyet edecek kadar hürmeti zirveleştirmiş6, Kanunî, Süleymaniye Medreseleri gibi bir kandil yakmıştır ilim semalarında. Diğer padişahlar da, bunlara benzemeye çalıştığı sürece Devlet-i Âliyye olarak kalmıştır Osmanlı

Genel olarak eğitim ve ilimden bahsederken, erdemli toplumun candamarı olan "aydınlık zihinler"in oluşturulma safhalarını tahlil etmek, meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:

Yönetimin dirayeti ve toplamda mevcut dinamikler, Osmanlı halkını diğer milletlerden belirgin farklarla ayırmıştı. Din'in kök salmaya müsait geniş bir taban bulması, zaman içinde birtakım sosyal eğitim kurumlarını meydana getirdi. Camiler bu kurumların ilk tipini teşkil ediyor, ardından tekkeler geliyor, bu tarikat-şeriat düzleminin tam ortasında, ideal insan tipini meydana getirici bir maya olmak üzere, mekteplerle medreseler yer alıyordu.

Camiler, ibadet mahalli olmalarının yanında, tartışma ve münazara ortamlarıydı. Bu gün bile muhafaza edilen cami kütüphaneleri, camilerin ciddî manada bir eğitim merkezi olduğunu ortaya koyuyor. Camilerde tefsir, hadis dersleri veriliyor, şer'î meseleler münakaşa ediliyor, müstakil sohbet halkalarıyla mahallelerden şehirlere, şehirlerden tüm ülkeye irfan yayılıyordu dalga dalga.

Manevî birer sığınak olan tekkelerden, Osmanlı tekkelerinden, bugün sanıldığının tam aksine olarak, ilim ve hikmet süzülüyordu yüreklere. Tekkelerde Arapça, Farsça ve Türkçe okutuluyor; Tekke edebiyatı, musıkî eğitimi veriliyordu.7 Tasavvufi yorumlarla beslenen tefsir çalışmaları da yapılan önemli hizmetler arasındaydı.

Halkın eğitiminde önemli payı bulunan, Dârul Mesnevî, kütüphaneler, sahaflar, loncalar, kıraathaneler gibi kurumlar8 ve sosyal eğitim kurumlarının son halkasını teşkil eden mektepler ve medreseler de, ilim kelimesinin asıl manasına kavuştuğu ortamlardı.

Cami -tekke- mektep üçgeninde halk, fıkhî, tasavvufî ve ilmî yönden kemale eriyor, kuşaklar boyu hoşgörülü, aydın ve mümin bir yapı meydana geliyordu. Böylece Osmanlı medeniyeti, ilmi elinde meş'ale gibi tutarak yüreğini pür-nûr ediyor, başka yürekleri de bu aydınlıkta yıkıyordu.
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
HAKİM OL, HOR GÖRME!..

Birlikte huzur içinde yaşamanın temel şartı, karşıdaki insan haddi aşmadığı müddetçe, onun yaşam biçimine, düşüncelerine saygı duyabilmektir, ki insanlık da bunu gerektirir. Saygı duymak, yani hoş görmek... Evet, Osmanlı'nın tutunduğu dallardan biri de hoşgörüdür.

Hoşgörü, en ufuk manasına Osmanlı'yla kavuştu şüphesiz. Yanyana inşa edilen kiliseleri, havraları, camileri görünce, hoşgörüye yeni bir tanım yapmak ihtiyacı doğuyor: Osmanlı hoşgörüsü için, zıt şeyleri bir araya getirmek, denebilir. Kilise ile camiyi omuz omuza bina eden, ortodoksla nakşibendîyi kol kola görmekten haz duyan bir biraraya getiriş...

"Sultanın engin ülkesinde yalnız değişik dinlere değil, değişik milletlere mensup kişiler, barış içinde yaşamaktadırlar. Gerçi cami, kilise ve sinagoga hakimdir ama onları itmemektedir. Katoliklik, İstanbul ve İzmir'de, Paris ve Lyon'dakinden daha hürdür. Ayinleri ve törenleri kısıtlayan hiçbir kanun yoktur. Cenazenin peşinden, mumlar tutmuş kalabalık kortejler, ilahiler söyleyerek sokaklardan geçerler. Fete-Dien yortusunda, başta haç taşıyanlar olduğu halde cemaat kiliselerden çıkar. Askerler, Osmanlılar'ı bile korteje yol açmaları için mızrakla kaldırıma iter." (Ubicini- Türkiye ll. s.88)

Metinde yer alan " gerçi cami, kilise ve sinagoga hakimdir ama onları itmemektedir" cümlesi, bir yabancının diliyle, Osmanlı hoşgörüsünün temel prensibini yansıtır: Hakim ol, hor görme; itip kakma, kolla...

Asırların ötesinden taşan bu duygu, insanlığa, bir arada kardeşçe yaşamanın pek de güç olmadığını, hoşgörenin daha da yüceldiğini, bir takım fikirlerin hoşgörü ortamında daha kolay taraflar bulacağını öğretti. Bu sonuncusu, sosyal pisikolojinin bir yönüne tekabül ediyor: "Kişinin inandığı şeye saldırmak, o insanı daha da biler. Bir fikri değiştirmek istiyorsanız, ortamı esnetmeli ve derinden vurmalısınız. " Osmanlı, bu doğrultuda bir siyaset güttüğü için, kendi kültürü, dini ve anlayışı her dinden her milletten taraftar bulmuştur. Bu cihet, hoşgörü, siyasetinin, cihan devleti hülyasına gidişte ortaya çıkardığı en kapsamlı neticedir.

Batı'nın, ideal ülke' arayışına giren filozoflarından Tomasso Campanella şöyle der: "Güneş ülkeyi yeryüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin varlığı, -hiç olmazsa yarın- böyle bir ülkenin olacağını bana zannettiriyor."9

Osmanlı, Campanella'nın yanılmadığını ispatladı. Güneş ülke idi Osmanlı ülkesi ve hoşgörüydü bu ülkenin semalarında ışıldayan yıldızlardan biri...
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
MUKADESÂTA TA'ZİM, MÜLKÜN ÖMRÜNÜ ZİYADE KILAR...

"Yatağında bitkin ve hasta bir vaziyette yatan Abdülaziz'e:

- Medine mücabirlerinden bir dilekçe var, denildiğinde, padişah yaverlerine şöyle der:

- Derhal beni ayağa kaldırınız!.. Haremeyn'den gelen talepleri ayakta dinleyeyim. Allah Resûlü'ne komşu olanların talepleri, böyle ayak uzatılarak, edebe mugâyir bir şekilde dinlenmez!.."10

Abdülaziz gibi bir son dönem padişahında tezahürünü gördüğümüz bu mukaddesâta ta'zim şuuru, daha ilk dönemlerden itibaren bütün padişahlarda ve halk tabakalarında mevcuttur. Hatta öyle ki, Hicaz'a giden surre-i Humayun'da Kur'an- Kerîm taşımış olan develer, artık, böyle mukaddes bir iş yaptıkları için, yük taşımaktan muaf tutulurmuş.11 Burada Surre-i Humayun***145;dan da ayrıca bahsetmemiz gerekiyor:

İlk defa Çelebi Mehmet devrinde gönderilen Surre,12 Hac vesîlesiyle, kutsal topraklarda yaşayan ahaliye ve emirlere dağıtılmak üzere, İstanbul'dan yola çıkarılan hediyeleri ifade eder. Surre-i Humayûn da, bu iş devlet eliyle yürütüldüğünden, bu kervana verilen addır. Surre gönderilmesinin temel gayesi, Allah'ın vereceği mükafatı kazanmak, elde edilen manevî nüfuzun kaybedilmesinin önüne geçmektir; diğer bir gaye de bağımsızlığı ispatlamaktır. Surre, devletin son zamanlarına kadar gönderilmeye devam etmiştir.13

Haremeyn'e hizmet, tabii sadece bu kadar değil. Kanunî'nin kızı Mihrimah Sultan tarafından Mekke'ye getirilen içme suyu14; bugün, mimarî değerinden dolayı yıkılmayıp muhafaza edilen, Kâbe'nin etrafındaki o kubbeli yapı, oralarda kurulan aşhaneler, Osmanlı'nın mukaddesâta saygı ve hâdimliğini gösteren birkaç örnektir.

Bu saygı ve hürmet, Osmanlı hanedânının, ***145;salih kul' olma gayretinden ileri geliyordu. Mukaddesata hürmet onları yer yüzünün vârisleri yaptı.

"Andolsun, Zikir'den sonra Zebur'da, muhakkak yer yüzüne salih kullarım varis olacaktır, diye yazmıştık"15
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
BİZİM DAVAMIZ...

Söğüt'ten Bursaya, Çanakkale'ye oradan İstanbul'a doğru genişleyen, Kuzey Afrika'ya yönelen, Ortadoğu'ya hakim olan, ***145;Garb'ın kalbi' Viyana'ya dayanan, Kafkaslar'a açılan Osmanlı'nın bu yayılışı, elbette büyük mücadeleler ve zorlu seferlerle gerçekleşti. Yeri geldi, kızgın çöller geçildi; yeri geldi, en gözde vezirler fedâ edildi. Bütün bunlar tek şey uğruna yapıldı: Allah'ın dininin yayılması uğruna...

Allah'ın dininin yayılması gayesi, devletin kurucusu Osman Gazi'nin bile telaffuz ettiği bir kavramdır: "Bizim maksadımız, Allah'ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değil."16 Osman Gazi böyle söylemekle, Osmanlı'nın çok önemli bir siyasî düstûrunu açıklamış oluyordu.

Gerçekten de, Osmanlı'nın gaza ve genişleme anlayışına baktığımızda, bu kuralın aynen uygulandığını görürüz. Sefere çıkmadan önce, seferde ve seferden dönüşte dikkat edilen tek ölçü vardır: Rızâ-i Bârî'yi gözetmek. Dolayısıyla niyetler salih olmalı, ordu sapasağlam olmalı, adaletli olunmalı ve en az hasarlar en fazla huzur dağıtılarak dönülmelidir. Allah için sefere çıkmış bir ordunun, özellikle, kul hakkına riayet etmesi için gösterilen hassasiyeti şu olay pek güzel açıklar:

"Osmanlı ordusu, Mısır seferine giderken Gebze yakınlarında, bağlık-bahçelik bir arazide mola verir. Yavuz, bütün askerlerin heybelerini aratır ve hiçbirinde meyve türünden bir şeye rastlanmayınca, ellerini açarak:

- Allah'ım, sana sonsuz şükürler olsun, der; bana haram yemeyen bir ordu lûfettin. Eğer askerlerimin içinde tek bir kişi, sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yeseydi ve ben bunu haber alsaydım, bu seferden vazgeçerdim."17

Zulmetmek, gasbetmek için değil, merhameti ve adaleti daha çok insana tattırmak için genişledi Osmanlı ve bunu, en basit ferdine kadar sapasağlam ordularla başardı. Bunun içindir ki, köklerini yüreklerin derinliklerine salan ulu bir çınar oldu.
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
TEBAAYI GÖZET, ÇÜN HAK EMANETİDİR!..

Tebaa, emanetullahtır Osmanlı'ya göre. Dini, dili ne olursa olsun, ***145;yarın Hak Teâlâ sorar'. Halife Ömer'in adalet ve emanet şuuruyla, "Dicle kenarında bir koyunu kurt kapsa, Allah hesabını Ömer'den sorar", Yavuz'dan, Bayezid'den, Süleymandan sorar. Şuur altına yerleşen bu endişe, pırıl pırıl bir şefkati ve yönetim anlayışını vücuda getirmiştir. Kısaca ***145;insana değer veriş' diyebileceğimiz bu anlayışla sosyal ve siyasî hayat şekillenmiş, en ufak ayrıntılar dahi gözden kaçırılamıştır.

İnsana değer vermekten bahsedince, akla, Osmanlı sosyal hayatını düzene sokan vakıflar gelir. Vakıf, -karşılığını insanlardan beklemeden- malını, akarını, işletilip parası hayır işlerinde kullanılsın diye, bağışlamak demek. Bu, hem sosyal hayatta malî dengeyi sağlayıcı bir unsur olması, hem de devleti pek çok alandaki harcamalardan kurtarması bakımından mühim bir sistemdir. Böylece tabakalar arası para döngüsü sağlanmış ve kardeşliğin tesisi kolaylaşmaştır.

Vakıflar hangi alanlarda faaliyet gösterirdi denirse, bu sorunun cevabı iki kelimedir: Her alanda. Osmanlı'da vakıflar, eğitimden sağlığa, ulaşımdan bayındırlık hizmetlerine, sosyal hayatın her alanında etkili olmuştur. Osmanlı'nın, artık, ince düşünmeyi bile aşmış bulunan vakıf anlayışının ufuklarını kavrayabilmek için, bazı vakıfların faaliyet alanlarını belirtelim: "Bayram günlerinde çocukların sevindirilmesi, et fiyatlarının kışın yükselmesini önleyici tedbirlerin alınması, çalışan kadınlara sütanne bulunması, hac yolunda parasız kalanlara para temin edilmesi, Ramazan-ı şeriflerde camilerde hurma, zeytin gibi iftariyeliklerin dağıtılması, hammalların sırtlarındaki yükleri, üzerine koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımı olmadan sırtlanabilmeleri için, mola taşlarının dikilmesi, yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapılması..."18 İşte insana verlen değerin ölçüsü buydu Osmanlı'da. Ya hayvanlar? İnsanı mamur edip hayvanlara yönelen Osmanlı, hasta ve garip leyleklerin bakımı için bir "Gurâbâhâne-i Laklakkân"19 yapacak kadar, kışın aç kalan kuşları besleyecek vakıflar20 tesis edecek kadar yaymıştı cihana şefkat kanatlarını.

Mahluk olan her şeye, cinsi, rengi ne olursa olsun sahip çıkmak; huzuru ve saadeti, ***145;bir mesut çağ' olarak, silinmez bir hatıra gibi kazıdı yüreklere...
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
YÜREKLERİ MAMUR ETMEK...

Fethettiği toprakları adalet, ilim ve hoşgörüyle yeşerten Osmanlı, aldığı yerlerin îmar ve iskânı noktasında uyguladığı siyasetle de dikkat çeker. Şimdiye kadar, dünyada hiçbir millet hem imparatorluk kurmak, hem de ona gereken insanları temin etmek, savaşlarda ölenlerin yerine yenilerini bulmak ve fethedilen ülkelerin elden çıkmaması için oralara koloniler göndermek işini Türkler kadar iyi becerebilmiş değildir.21 Osmanlı, bu işi "mülk, emanettir" şuuruyla yapmıştır.

Bir toprak fethedildiğinde, ilk önce oraya Müslüman-Türk nüfus iskân edilir, sonra o bölgenin îmarına başlanır, kısa zamanda kubbeleri, köprüleriyle Müslüman bir muhit meydana gelirdi. ***145;Emanet' olan mülkü zahirî olarak süsleyen Osmanlı, ***145;değerli' olan insanı da, yüreğine nüfuz ederek işlerdi. Böylece, huzur daha çok kişiye ulaştırılmış olurdu. Bu huzur siyasetiyle Osmanlı, Fetret Devri gibi hengâmeli zamanlarda bile, kendisine, "ölümüne sadık" bir tebaaya kavuştu.

Halk, eğer yöneticilerle uyum içindeyse, güzel şeyler yapacak daha çok zaman bulunur. Toplumun her kesimine yayılan huzur sayesinde, Osmanlı'da da güzel şeyler yapacak zamanlar bulunabilmiştir. Osmanlı, zaten mahlukatla sulhu esas aldığı için, elinin eriştiği her yeri, her yüreği mamur etmiş, kendisi de mamur olmuştur.
 

SiyahSancaktaR

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
11 May 2021
Mesajlar
4,476
Aldığı Beğeniler
6,294
Konum
Istanbul
ŞAHSİYETİNİ MÜDAFAA...

Zamanın ellerinde un ufak olmamak için, benliğine, özüne sahip çıkmak bir zarurettir. İz bırakmak isteyenler, mutlaka, sıradan olmadıklarına insanları inandırmalıdırlar. Bu sıradışılığın -sözlü olsun, fiilî olsun- dışa yansımasında kullanılan üslûp kuşatıcı ve kucaklayıcı olursa, o zaman taraftar bile kazanılabilir.

Osmanlı, özüne sonuna kadar sadık kaldı ve asırlarca, kendisi benzemek yerine kendine benzetti. Zaten, benzemeye başlayınca küçüldü, etkisi ve nüfuzu sıfırlandı. Osmanlı, kendisine benzetirken asla zulmetmedi, zorba olmadı. Kuşatıcı ve kucaklayıcı bir üslûp kullandı, ama ***145;olmazsa olmaz' değerlerini de hiç gözardı etmedi. "Ben buyum" diye net bir tavır ortaya koyup, şahsiyetli bir çizgi tutturunca da, cihan devletine giden yolda hayli mesafe katetmiş oldu. Osmanlı'nın inancı ve örfü, onu zulme meyletmekten korudu. Yürekleri ve zihinleri, zorbalıktan uzak bir istilâya tâbi tuttu Osmanlı.

Bu eğilime, şahsiyetini müdafaa çalışması denilebilir. Hor görmeyen, ama üstün olduğunun, daha doğrusu ***145;en sağlam ip'e yapıştığı için, ***145;doğru yol'da gittiğinin farkında bir bilinç eğilimidir bu. İç muhasebe yapabilen, diri bir bilinç eğilimidir bu. Özgün bir medeniyetin oluşum şartı da, bu bilincin toplumda ve yöneticilerde mevcut olmasıdır.
 
Üst Alt