Osmanlı... Birkaçyüz çadırlık bir aşiretken, Avrupa'nın kalbine akınlar çıkaracak kadar büyüyüp, küffârın kâbusu haline gelen Osmanlı... Avrupa zifirî karanlıklar içinde boğulurken; cihana, medeniyet adâlet ve merhamet dağıtan Osamanlı... İnancından aldığı ilhamla, emanet olan yeryüzünü, -kıyamete kadar gelecek insanların yüreklerinde, hep taze bir hatıra olarak kalmak üzere- herşeyiyle mamur eden Osmanlı... İnsanoğlunun huzura hasretinin arttığı şu asırda, üç kıtaya serptiği esenlik muştuları ile özlenen Osmanlı... Hâlâ o mesut demler anıldıkça içleri titreten Osmanlı... Osmanlı...
Peki, nasıl uzandı, Osman Gazi'nin beyliği, Söğüt'ün ovasından Viyana'ya, Kafkaslar'a, Yemen'e? Nasıl oldu da, bir ufak aşîret, hasreti çekilen bir medeniyet haline geldi? Bu soruların cevabı, hep araştırılagelmiştir. Bugün pek çok ırkın uzman araştırmacısı "Nasıl başardılar" sorusunun cevabını arıyor kütüphanelerimizde, müzelerimizde... Asrımızın her yönden yaralı insanı için bu cevap hayatî bir önem arz etmekte.
Osmanlı'nın yüksek seviyeye ulaşmada yürüdüğü yolun köşe başlarını üç nokta halinde belirginleştirmek, sanırım, genel çerçeve itibarı ile pek de yanlış olmayacaktır; sağlam bir temel, dirayetli bir yönetim, erdemli bir toplum. Bu üç unsur, birbirine, yok sayılması imkansız bir zincirle bağlıdır. Bunların altında açılacak parantezler ve hepsinin bir arada düşünülmesi, Osmanlı'yı anlamada önemli bir merhale olur, kanaatindeyim.
Sağlam bir temel, dedim. Ne kadar yüksek bir bina yapacaksanız, temeli de, o ağırlığı taşıyacak kadar sağlam atacaksınız; kaide budur. Resmî ömrü 623 yıl olan koca Osmanlı, bugün bile çözülemeyen pek çok sırrıyla, yüksek medeniyetiyle ve örnek alınası yanlarıyla hala gündemimizdeyse, bu temelin çok sağlam atılmış olduğunu gösterir. Bu temel, beşer gücünü çok çok aşan, himmet gerektiren, ilahî fermanlarla desteklenmiş bir temeldir. Horasan erenlerinin göğerttiği Anadolu toprağında, Şeyh Edebali'nin eteğine yapışan Osman Gazi, manevî iklimlerin sultanları himmet etmeden maddî iktidarı elde tutmanın muhal olduğunu idrak etmiş bir vaziyette, başı önünde nikahlanmıştır ***145;mülk' ile. Osmanoğlu, Mevlâ'nın kendisine vurduğu boyaya leke sürmemiş, maveradan yüreğine akan o huzuru tüm cihana yaymak için, besmeleyle, fıtratı gereğince atmıştır binasının temelini. Öyle bir fıtrattır ki Osmanoğlu'nun fıtratı, insanı; adil, mazlumdan yana, ferasetli, emanetin ağırlığını hisseden, Rabb'e yakın, ilim yolcusu, mahlukata şefkatli, mütevazı ve kulluk şuuruna sahip, tebaasına düşkün, Allah adamlarına hürmetkâr, dürüst ve sözünün eri yapar. Sonra da, bu kubbede hoş bir sadâ olur namı kişinin.
Dirayetli yönetim: Belli başlı, oturmuş kaideler etrafında, kuruluş rengine helal getirmeden, izzetini ve benliğini koruyarak ve mutlaka, ***145;işin farkında', yani yola çıkarken kuşandığı gayelerden taviz vermeyecek insanların önderliğinde... Yoksa mağlubiyet mukadderdir. Bu prensibi pek iyi kavradığı anlaşılan Osmanlı' da, sistem yavaş yavaş otururken, başa işin farkında, fıtrat üzere terbiyelenmiş padişahlar geçmiş, buna bir de toplumun yüksek seviyesi eklenince, bugünkü ulaşılması güç tablo ortaya çıkmıştır.
Osmanlı toplumu nasıl erdemli bir toplum oldu? Bu sorunun cevabı, aslında, "nasıl başardılar" sorusunun da cevabıdır. Osmanlı sosyal yapısını kendi içinde sağlam, dışarıya karşı dirençli kılan birtakım değerler sayesindedir ki, Osmanlı, ***145;Osmanlı' olmuştur. Bu değerler, gerek padişahların şahsında da temayüz edişi, gerekse iç ve dış siyasetin temel felsefesi haline gelişi bakımından, zaman içinde Osmanlı Cihan Devleti'nin karakteristik özelliklerini meydana getirmiştir.
Ucunda cihan devleti hülyasının bulunduğu uzun ve meşakkatli bir yolu kateden Osmanlı'nın, adına ***145;unutulup gitmek' denilen o kör kuyuda kaybolmamak için hangi dalları tutunduğuna bir bakalım:
Peki, nasıl uzandı, Osman Gazi'nin beyliği, Söğüt'ün ovasından Viyana'ya, Kafkaslar'a, Yemen'e? Nasıl oldu da, bir ufak aşîret, hasreti çekilen bir medeniyet haline geldi? Bu soruların cevabı, hep araştırılagelmiştir. Bugün pek çok ırkın uzman araştırmacısı "Nasıl başardılar" sorusunun cevabını arıyor kütüphanelerimizde, müzelerimizde... Asrımızın her yönden yaralı insanı için bu cevap hayatî bir önem arz etmekte.
Osmanlı'nın yüksek seviyeye ulaşmada yürüdüğü yolun köşe başlarını üç nokta halinde belirginleştirmek, sanırım, genel çerçeve itibarı ile pek de yanlış olmayacaktır; sağlam bir temel, dirayetli bir yönetim, erdemli bir toplum. Bu üç unsur, birbirine, yok sayılması imkansız bir zincirle bağlıdır. Bunların altında açılacak parantezler ve hepsinin bir arada düşünülmesi, Osmanlı'yı anlamada önemli bir merhale olur, kanaatindeyim.
Sağlam bir temel, dedim. Ne kadar yüksek bir bina yapacaksanız, temeli de, o ağırlığı taşıyacak kadar sağlam atacaksınız; kaide budur. Resmî ömrü 623 yıl olan koca Osmanlı, bugün bile çözülemeyen pek çok sırrıyla, yüksek medeniyetiyle ve örnek alınası yanlarıyla hala gündemimizdeyse, bu temelin çok sağlam atılmış olduğunu gösterir. Bu temel, beşer gücünü çok çok aşan, himmet gerektiren, ilahî fermanlarla desteklenmiş bir temeldir. Horasan erenlerinin göğerttiği Anadolu toprağında, Şeyh Edebali'nin eteğine yapışan Osman Gazi, manevî iklimlerin sultanları himmet etmeden maddî iktidarı elde tutmanın muhal olduğunu idrak etmiş bir vaziyette, başı önünde nikahlanmıştır ***145;mülk' ile. Osmanoğlu, Mevlâ'nın kendisine vurduğu boyaya leke sürmemiş, maveradan yüreğine akan o huzuru tüm cihana yaymak için, besmeleyle, fıtratı gereğince atmıştır binasının temelini. Öyle bir fıtrattır ki Osmanoğlu'nun fıtratı, insanı; adil, mazlumdan yana, ferasetli, emanetin ağırlığını hisseden, Rabb'e yakın, ilim yolcusu, mahlukata şefkatli, mütevazı ve kulluk şuuruna sahip, tebaasına düşkün, Allah adamlarına hürmetkâr, dürüst ve sözünün eri yapar. Sonra da, bu kubbede hoş bir sadâ olur namı kişinin.
Dirayetli yönetim: Belli başlı, oturmuş kaideler etrafında, kuruluş rengine helal getirmeden, izzetini ve benliğini koruyarak ve mutlaka, ***145;işin farkında', yani yola çıkarken kuşandığı gayelerden taviz vermeyecek insanların önderliğinde... Yoksa mağlubiyet mukadderdir. Bu prensibi pek iyi kavradığı anlaşılan Osmanlı' da, sistem yavaş yavaş otururken, başa işin farkında, fıtrat üzere terbiyelenmiş padişahlar geçmiş, buna bir de toplumun yüksek seviyesi eklenince, bugünkü ulaşılması güç tablo ortaya çıkmıştır.
Osmanlı toplumu nasıl erdemli bir toplum oldu? Bu sorunun cevabı, aslında, "nasıl başardılar" sorusunun da cevabıdır. Osmanlı sosyal yapısını kendi içinde sağlam, dışarıya karşı dirençli kılan birtakım değerler sayesindedir ki, Osmanlı, ***145;Osmanlı' olmuştur. Bu değerler, gerek padişahların şahsında da temayüz edişi, gerekse iç ve dış siyasetin temel felsefesi haline gelişi bakımından, zaman içinde Osmanlı Cihan Devleti'nin karakteristik özelliklerini meydana getirmiştir.
Ucunda cihan devleti hülyasının bulunduğu uzun ve meşakkatli bir yolu kateden Osmanlı'nın, adına ***145;unutulup gitmek' denilen o kör kuyuda kaybolmamak için hangi dalları tutunduğuna bir bakalım: