Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi.
Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyorum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba 'insan' denince hatırlanıyor muyuz?
kitaptan alıntılar ekleyip sizi iştaha getirmek istiyorum )))
Sevgili Dost;
Bildiği şehirlerden bilmediği şehirlere, bildiği yüzlerden bilmediği yüzlere sığınmayı aklından geçirmemiş kaç insan vardır? Garların, terminallerin ve limanların dev mıknatıslara dönüştüğü saatlerde bedenlerini kaptırmayanlaar, ruhlarının bir otobüs koltuğuna, bir gemi çapasına, bir lokomatif tekerleğine yapışmasını önleyebilmişler midir?
"Başımı alıp gitmek istiyorum" cümlesi kimbilir hayatımızın kaç kilidini kurcalamış, açayım derken kaç yeni kapı örtmüştür üstümüze. Arkaya bakmamayı başarabilenler, acaba gittikleri yere başlarını götürmeyi başarabilmişler midir?
"Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" diyenler, aslında "tebdil-i kan"ı mı kasdetmişlerdir?
Sevgili Dost;
"Kalbimi alıp uzaklara gitmek istiyorum" Çünkü aklım hep kurcalanacak.
"Kalbimi alıp"; çünkü kalbim değişen kanı karşılayacak. "Uzaklara"; çünkü gazeteler mürekkep, radyolar ses, televizyonlar renk yapmak istiyorlar onu. "Gitmek istiyorum"; çünkü gitmek kalmaktan daha pullu : bir gece kıyafeti gibi ışıl ışıl parlıyor tenimiz. Bir gece, kıyafeti gibi soyuyor gurbetini.
Sevgili Dost;
"Garip, Şam'daki Yemendeki garip değil, garip mezardaki ve kefendeki gariptir" demiş Araplar. Ne garip!
"Garibin yüzü soğuk olur " demiş türkler. Ne garip!
Eskimolar güneşin gurbetçi olduğu düşünmüşler. Çinliler küçük beyaz bir taşın bir çuvak pirinç içinde kaybolduğunu... Ne garip!
Sevigli Dost;
Hafız : "Hiçbir yol yoktur ki sonu olmasın" demiş ama ne çıkar! Bizim otobüslerimizin aynalarında hala, "ömür biter yol bitmez" yazıyor. "Düz yolda da sürçer insan " deyince Çehoc,
Aşık Dertli cevap veriyor :
Sevgili Dost;
Uçak sürüleri havalanıyor yerden. trenler, sihirbazların ipleri gibi oynuyor. denizi yakıyor ütülerden tekneler. perdeler sarkıyor otobüslerden.
Sevgili Dost;
İnsan tekerleği bulduğu zaman başına neler geleceğini bilseydi, bakmadan arkasına yuvarlardı onu ıssız bir yere. insanın elinden gelseydi, düğümlerdi yolları ıssız bir yerde
Sevgili Dost;
Kalbimi alıp, uzaklara gitmek istiyorum...
Bu sabah kuş sesleriyle uyandım. Ne güzel değil mi? Hayır, güzel değil! Açık penceremden ok gibi dalıp yastığıma saplanan karga sesleriydi. Kuş sesleri dediğimde aklına asla karganın gelmediğini biliyordum. Bu, karganın da bir kuş türü olduğunu bilmeyişinden değil, karganın türünün en önemli özelliği olan güzel bir ötüşten mahrum oluşundan elbette. Yüzümü yıkarken, acaba diyordum; acaba türümüzün en önemli özelliklerini taşıyor muyuz? Hareketlerimiz ve sözlerimiz nerelere saplanıyor? Acaba “insan” denince hatırlanıyor muyuz?
Sevgili Dost,
“İnsan” deyince aklıma Kur’ân’ın kalbi “Yâsin” geliyor. “Yâsin” yani “ Ey İnsan!”
Önceki gün her taşına üzüntünün ve acının sindiği bir evdeydik. “Yâsin” okudum. Oğlunu kaybeden anne, kocasını kaybeden gelin, babasını kaybeden çocuklar ve ağabeyini kaybeden dostum dinliyorlardı beni. Ben taziyeye gelmiştim ama, otuz dört yaşında arkasında dört çocuk bırakarak âhirete göçen birinin yakınları için söylenebilecek her sözün, eksik ve yetersiz olduğunu bildiğimden, önce sustum, sonra “Yâsin” okudum.
“Yâsin” yani “ Ey İnsan!”
“Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her izi yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitap olan Levh-i Mahfuz’da sayıp yazmışızdır.” âyetini okurken Zeyd bin Sâbit’in Enes bin Mâlik’e söylediği şu sözü hatırladım:
“EY ENES BİLMEZ MİSİN ADIMLAR YAZILIYOR!”
Montaigne, “ Ölümün bizi nerde beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim” diyerek insanın istese de gecikemeyeceği en önemli randevusunu hatırlatıyor. Bunun üzerine ajandalarımızı karıştırıp böyle bir randevumuz olup olmadığına bakıyoruz. Hayır, böyle bir randevu gözükmüyor. Eliot gibi, ölümün ne kadar çok kurbanı olduğunu çok az hatırlıyor ve çok çabuk unutuyoruz:
“ Bir kış sabahının kirli sisi altında
Londra Köprüsü’nden bir kalabalık seli aktı
Bu kadar çok,
Ölümün bu kadar çok kurbanı olduğunu düşünmemiştim”
Hz. Ömer, her sabah kapısına vurup: “ÖLÜM VAR EY ÖMER! ÖLÜM VAR” demesi için adam tutuyor. Bize “kelepir daire var” diyen emlakçılar nasıl hatırlatacaklar ölümü. Türümüzün en önemli özelliklerinden olan “hafıza” devre dışı kalmaktan, sadece dostların telefon numaralarını ezberinde tutmaktan ne zaman kurtulacak?
Sevgili Dost,
Öldükten sonra hatırlayacak mısın beni? Neler hatırlatacak ve nasıl hatırlayacaksın? Bir yıl sonra aklına gelecek miyim? Ya beş yıl sonra?