Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Bir_Katre

RAHMETLE ANIYORUZ DEĞERLİ KARDEŞİM
 
Üyelik Tarihi
4 Ağu 2006
Mesajlar
5,632
Aldığı Beğeniler
50
Konum
Ağrı
Takım
Galatasaray
Bir zamanlar ;

"Din ve Allah'la ilgili bilgilerin ve görüşlerin, çağın çok gerisinde kaldığına inanıyorum. Asırlar önce ortaya atılmış bir yaşam biçimiyle, uzay çağını yaşamak, bana çok saçma geliyor"

düşüncesiyle yaşayan genç olan Düzceli Mehmet'in öğretmeni vesilesi ile tanıştığı Risalelerden sonra; değişen hayatından ,en önemli kesitlerini inşallah bölümler halinde sizlere sunmaya çalışacağız...Halit Ertuğrulun kaleme aldığı Düzceli Mehmet kitabını okuyanların bile hayatlarına tesir ettiği bu yazı dizisini okumaktan vazgecmeyin..
Dileğimiz bu ulvi eserlerin;Risale-i Nurların, manevi dünyamıza ışık ,hayatımıza rehber olmasıdır.Selam ve dua ile.....

MEHMET'İN GEÇİRDİĞİ KAZA VE ESRARENGİZ BİR MİSAFİR

Yaz tatilinde, Mehmet, Düzce'den Ankara'ya gelirken, Ankara yakınlarında bir kaza geçiriyor. Otobüsteki yolculardan on beşi ölüyor, büyük bir kısmı da yaralanıyor. Yaralılar arasında Mehmet'te var. O'da ağır yaralı bir şekilde, Ankara Numûne Hastanesi'ne getiriliyor.
İşte, Mehmet'in hayatında bir dönüm noktası olan o "İbretli Hadise", bu hastanede cereyan ediyor.
Gerçekten çok ibretli, çok anlamlı ve çok duygulu bir hadisedir.
Mehmet, hastanede, on gün komada kalıyor. Daha sonra da şuuru açılıp kendine geliyor. Ama gözlerini açamıyor, konuşamıyor. Kafasından aldığı darbe gözlerini kör ediyor ve konuşma yeteneğini silip, götürüyor. Yani Mehmet, gözsüz ve dilsiz bir dünyaya geliyor. Bu çok müthiş ve dayanılmaz bir haldir. Bu durum karşısında etrafındakiler kahroluyor. Bu genç yaşta bir insanın kör olması ve konuşamaması, çevresini çok üzüyor.
Ama Mehmet'in zihni açık olduğu için, bu durumu kendisine asla dert etmiyor. Sürekli olarak, işaretlerle çevresindekilerini teselli etmeye çalışıyor.
Her şeyi veren, gören ve düşünen Yüce Allah'a karşı büyük bir şükür ve teslimiyet içinde oluyor. Çünkü veren de o, alan da... Sağlığı da o veriyor, hastalığı da... Her verdiği bir şeyde, mutlaka büyük bir hikmet ve büyük bir hayır vardır. Sabırla sonunu beklemek gerekiyor.
Mehmet, şuuru açık, ama gözleri kapalı bir şekilde, sürekli olarak Allah'a dualar ediyor, yalvarıyor, af diliyor ve şükrediyor.
İşte olanlar, o gece oluyor... Yani, bir Cuma gecesi...
O gece, Mehmet yine büyük bir tefekkür ve büyük bir hamd içinde yatıyor. Allah'ın büyüklüğünü ve rahmetini, kul olmanın faziletini, imanın hazzını, Ahreti ve hesap gününü düşünüyor. Eksik, noksan ve günahlarından dolayı, Allah'ın merhametine sığınıp, göz yaşlarıyla bağışlama ve af istiyor.
Öyle bir âlemde, öyle müthiş hislerle dolu ve öyle bir samimiyetle kendini manevi bir iklime atıyor ki, saatlerce ağlayarak, Allah'a yakarıyor.
Odasında yalnız, elektrikler hafif karartılmış, sessizliğin bütün odalarına ve koridorlara yayıldığı bir anda, kapı açılıp içeri birisi giriyor. Gözleri görmediği için kim olduğunu anlayamıyor. Kulağı da çok az duyduğu için kısık bir sesle;
"Toparlan, diyor. Şimdi odaya çok mühim bir misafir gelecek. Seninle görüşecek. Toparlan da onu karşıla.
Göremeyen ve konuşamayan bir insan, misafiri nasıl ağırlayacak ve neler diyecek veya isteyebilecek? Yalnızca anlattıklarını duyabilecek.
Aradan çok geçmeden, kapı yeniden açılıyor. İçeriye beklenen misafir geliyor.

Gelen misafir, Mehmet'in yanına oturup, ellerini tutuyor ve başını okşuyor.
"Kardeşim, seni tebrik ederim, diyor. Beni sana Resûlullah Efendimiz gönderdi. Ben seni talebeliğime kabul ettim. Senin bütün günahlarını ben üzerime aldım. Korkma daha ömrün var. Ama, çok kısadır. Sekarat anında senin yardımına geleceğim. Senin samimiyetin ve halisiyetin, Peygamber Efendimizin şefaatini celbetti.
Sana söyleyeceklerimi unutma, aynen yerine getir. Bunları yaparsan, korkma kurtulacaksın.
Mehmet, müthiş bir halete girmiştir. Duydukları karşısında adeta kalbi duracaktır. Heyecandan terler boşalmış ve sırılsıklam olmuştur.
Kendisini ziyaret eden zat, öğütlerini sıralamaktadır.
Kaza namazlarını ve kaza oruçlarını bitir. İbadetleri aksatma... Her gün Cevşen ve Risâle-i Nûr oku ki, bütün alemin, Adem Peygamberden kıyamete kadar meydana gelen hasenatlardan hisse alasın.
Ama, Mehmet'in gözleri görmüyor ki, okuyabilsin. Bunu Mehmet hatırlatmak istiyor, ama konuşamıyor. Sonra bu zatın kim olduğunu bilmek istiyor, ama sormak ne mümkün?
Yanındaki müşvik zat, sanki bu isteği duymuş gibi cevap veriyor.
"Sana müjde kardeşim, gözlerin açılacak ve konuşacaksın.
Ben Bedîüzzaman Sâîd Nûrsî'yim. Yanımdaki zat da benim talebem Zübeyir'dir. Seni de talebeliğime kabul ettim.
Haydi Allah'a emanet ol!


Kapı örtülüyor. Mehmet'te can havliyle, sanki arkalarından yetişmek için kendisini yere atıyor. Kendine geldiğinde ise, hem gözlerinin gördüğünü, hem de, konuştuğunu anlıyor.
Mehmet bu heyecan, bu lütuf ve ikram karşısında başını yere kayıyor, saatlerce ağlayıp, Allah'a şükrediyor.
Ama, gözlerinin gördüğünü ve konuşabildiğini, hastaneden çıkıncaya kadar saklıyor. Bu harika hali, anlayamayanlar çıkar ve başka manalar verir diye endişeleniyor. Ama bunu, annesi ve babasına anlatıyor.
Bu hadiseyi, Mehmet hastaneden çıkınca dinlemiştim. Bu olayı anlatırken, hem kendisi saatlerce ağlamıştı, hem de beni ağlatmıştı.

Çok ibretli bir hadiseydi...
***Devam edecek inşallah***
 

Bir_Katre

RAHMETLE ANIYORUZ DEĞERLİ KARDEŞİM
 
Üyelik Tarihi
4 Ağu 2006
Mesajlar
5,632
Aldığı Beğeniler
50
Konum
Ağrı
Takım
Galatasaray
***DÜZCELİ MEHMET BAMBAŞKA BİR İNSAN OLMUŞTU***

Düzceli Mehmet'in kaza geçirmesi, onun hayatını değiştirmişti. Sanki, o yerinden duramayan, atik, girişken, yırtıcı ve pervasız Mehmet gitmiş, yerine bambaşka bir Mehmet gelmişti. Adeta dünyadan kopmuş, bir melek hayatı yaşamaya başlamıştı.
Bütün günü, Allah'a ibadet etmekle, tövbe ve istiğfarla geçiyordu. Mehmet'in eski hayatını bilenler, buna inanamıyordu.
Sîmâsı, bakışları, hareketi, konuşması ve her hali insana ders veriyordu. Sanki, her şeyiyle, yakında gideceği ölüme hazırlanıyordu.

Düzceli Mehmet'in "Ölüm"le ilgili şu tespitleri, kendisinin manen geldiği noktayı çok iyi özetlemekteydi.
"Hocam ben, önceleri ölümden, cenazeden, mezardan, selâdan ve ölümü hatırlatacak her şeyden çok korkardım. Ölümden korktuğum için, Allah, Peygamber, Kur'an ve ahiret gibi hususları (hâşâ) inkâr ederek kurtulmak isterdim. Sanki inanmamakla, ölümün ve ahrete dair sorumluluğun yakamı bırakacağını zannederdim.

Risale-i Nur Kitaplarından ÖLÜM'le ilgili şu tespitleri okuyunca, ÖLÜM'e karış bakışım değişti. Adeta ölümü sevmeye başladım. Ölümle ilgili ezberlediğim metinler şöyleydi;
"Ey biçareler, mezaristana göçtüğünüz zaman, 'Eyvah! Malımız harap olup, sa'yimiz (çalışmamız) hebâ oldu; şu güzel ve geniş dünyada gidip, dar bir toprağa girdik' demeyiniz, feryat edip me'yus olmayınız... Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfatını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl, sizi celp edip, yer altında (mezarda) muvakkaten (geçici olarak) durdurur. Sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almağa gidiyorsunuz" (Mektûbat)
"Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet (ibadetler) boşuna gitmez... Senin şu fani dünyaya bedel, bâki bir cennet seni bekler. İbadet ettiğin ve tanıdığın Hâlik-ı Zulcelâl'in va'dine iman ve itimat et." (Mektûbat)
"Ey insan! (ölünce) fenaya, ademe, hiçliğe, zulümata (sonsuz karanlığa), nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip, düşünmeyiniz. Sizi fenaya (fani olmaya) değil, bekaya (daimi yaşamaya) gidiyorsunuz. Ademe (yok olmaya değil, vücud-u dâimiye (daimi varlığa) sevk olunuyorsunuz. Zulümata (karanlığa) değil, âlem-i nûra (nur âlemine-cennete) giriyorsunuz...Firaka (ayrılığa) değil, visâle (kavuşmaya) müteveccihsiniz (yönelmişsiniz)." (Mektûbat)


Ölümle ilgili şu son tespitler beni çok rahatlatmıştı.
"Ölüm, idam değil, firak (ayrılık) değil, belki hayat-ı ebediye (ebedi hayat) mukaddimesi, mebdeidir (başlangıcıdır). Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekandır (mekan değiştirmedir). Berzah âlemine göçmüş taife-i ahbaba (ahbaplar kafilesine) kavuşmaktır." (Mektûbat)

İşte, hakiki iman, mükemmel iman, görerek, okuyarak, hissederek ve anlayarak iman bu olsa gerek...
Mehmet bu imanın ve bu inancın heyecanıyla öyle bir âleme girmişti ki, kendisine gıptayla baktığımızın farkında değildi. Başka bir ifadeyle, imrenilecek bir manevi makamı vardı. Bunu, gördüğü rüyaları anlatınca anlamıştım.
 
Üst Alt