.....Rüyadaymışçasına umursamaz olmak istiyorum. Ama her uyanışımda aynı rüya dikiliveriyor karşıma. Hani paradoksların çözümü yoktur ya. Aynı misal... Damdan düştü bir kurbağa, titretti kuyruğunu, onu gören bir asker aldı götürdü onu. Mezarını kazdılar. Mezar taşına şöyle yazdılar: damdan düştü bir kurbağa, titretti kuyruğunu.... diye devam eden bir paradoksa düşmüşüz be gülüm! Ben damdan düşüp kuyruğunu titreten kurbağa mıyım, onu görüp, alıp götüren asker mi, yoksa mezarını kazıp mezar taşına yazanlar mıyım?
Alabildiğine kaçıyorum gerçeklerden. Korkuyorum uyanmaktan... Rüya tünelinde yolumu kesen şeytan ve cinler yaşatıyorlar bana bu kabusu. Kalb üzerine yatıp da yüzüm şimale dönmüşçesine yaşıyorum bu kabusu. Benim gözlerim hep nemliydi o rüyalarda. Ve hep rutubete gebeydi yastıklarım , seccadem...
Geceler bana kucak açtı. Ayı ve yıldızları olmasa da. Avuçlarımla sarıldım geceye içinde göz yaşlarımla... Azat ettim göz yaşlarımı gözümden sonsuza dek. Sonsuz: bir ol, bir öl ve bir kıyamet. Kıyamet ki, ya beden kıyameti ya da kainat... Gözümden akan her damla yaşa bir isim verdim. Şimdikinin adı yok. İsimler mi az, yoksa gözümdeki yaşlar mı çok?
Bana vay anasını be dedirtecek kadar bir şaşkınlık var gözlerimde. Şaşkınlık meraka dönüyor sonra. Neyin merakı mı? Beni şaşırtanın ne olduğunun merakı. Benim için mukaddes olan tüm duygular kutsiyetini eritiyor yavaş yavaş beynimden kalbime doğru.... Akılda şekil alıyor bütün kutsal şeyler. Saatime bakıyorum, ne akrep ne yelkovan hiçbir çaba göstermiyorlar yürümek için. Sadece ayakta duruyorlar. Semaya uzanmak yok.
Adresi omayan bir mektup götürüyorum. Bilmem nereye? Hani bir zamanlar haber güvercinleri vardı. Kendimi onlar gibi hissettim bir an. Çölleri aşıyorum güvercinin beyaz kanatlarında. Göllere selam götürüyorum yunuslardan. Bir sevgi pınarından nasipleniyorum ben de içiyorum kana kana... Bakıyorum parmaklarıma.. Parmaklarımdan akan kana. Ne kadar kırmızı.. Tıpkı gül gibi. Güller o kırmızı rengiyle beliriyor parmaklarımda. Kokluyorum. Ciğerlerim sevinç şarkıları söylüyorlar.
Sözlere sığmıyor yaşlı gözlerim. Neye dokunsam nemli kırmızı bir gül oluveriyor. Her taraf gülistan oldu sanki. Cennetteyim belki de adını bilmediğim çiçeklerin içinde. Çiçekleri suluyorum göz yaşlarımla. Ama benim gözyaşımda aşk var. Ve biliyorum ki bu aşk yeşertecek çiçeklerimi. Gülistanım artacak cennet bahçelerine doğru.
Kaleme sarıldı parmaklarım. Kalem deftere. Bakışlarım gülistandaki gülleri kucaklıyor semavatı kucaklarcasına. Gündüz geceye sırtını dönmüş evvelden. Gece de gündüze. Koşuşturuyorlar ardı sıra. Yetişmek yok! Çemberin daraldığı bir vakit yeni bir çember beliriyor gözlerde baş döndüren. Semavi bir ses var kulaklarda meali belirsiz. Belirsizlikte beliren güller bana Onu soruyorlar. Ben de aynı merak içindeyim, bilmiyorlar ki.
Geceler daha çok kararıyor gözlerimde. Gündüzü arıyor bedenim bulamayacağını bile bile. Çatma kaşlarını ne olur. Büzme dudaklarını. Kızgınlığının altında ağlarsın bilirim. Hani gözyaşlarını kahkahalara saklamıştın. Bilmem hatırlar mısın? Sözleri tüketme şiirler ile. Şiiri koynunda sakla. Sakla ki hayat bulsun kalp atışlarından gelen nağmelerle. Gülü gülümseyince hatırla. Gülistanları da.... (19.12.1998-Bursa)
Alabildiğine kaçıyorum gerçeklerden. Korkuyorum uyanmaktan... Rüya tünelinde yolumu kesen şeytan ve cinler yaşatıyorlar bana bu kabusu. Kalb üzerine yatıp da yüzüm şimale dönmüşçesine yaşıyorum bu kabusu. Benim gözlerim hep nemliydi o rüyalarda. Ve hep rutubete gebeydi yastıklarım , seccadem...
Geceler bana kucak açtı. Ayı ve yıldızları olmasa da. Avuçlarımla sarıldım geceye içinde göz yaşlarımla... Azat ettim göz yaşlarımı gözümden sonsuza dek. Sonsuz: bir ol, bir öl ve bir kıyamet. Kıyamet ki, ya beden kıyameti ya da kainat... Gözümden akan her damla yaşa bir isim verdim. Şimdikinin adı yok. İsimler mi az, yoksa gözümdeki yaşlar mı çok?
Bana vay anasını be dedirtecek kadar bir şaşkınlık var gözlerimde. Şaşkınlık meraka dönüyor sonra. Neyin merakı mı? Beni şaşırtanın ne olduğunun merakı. Benim için mukaddes olan tüm duygular kutsiyetini eritiyor yavaş yavaş beynimden kalbime doğru.... Akılda şekil alıyor bütün kutsal şeyler. Saatime bakıyorum, ne akrep ne yelkovan hiçbir çaba göstermiyorlar yürümek için. Sadece ayakta duruyorlar. Semaya uzanmak yok.
Adresi omayan bir mektup götürüyorum. Bilmem nereye? Hani bir zamanlar haber güvercinleri vardı. Kendimi onlar gibi hissettim bir an. Çölleri aşıyorum güvercinin beyaz kanatlarında. Göllere selam götürüyorum yunuslardan. Bir sevgi pınarından nasipleniyorum ben de içiyorum kana kana... Bakıyorum parmaklarıma.. Parmaklarımdan akan kana. Ne kadar kırmızı.. Tıpkı gül gibi. Güller o kırmızı rengiyle beliriyor parmaklarımda. Kokluyorum. Ciğerlerim sevinç şarkıları söylüyorlar.
Sözlere sığmıyor yaşlı gözlerim. Neye dokunsam nemli kırmızı bir gül oluveriyor. Her taraf gülistan oldu sanki. Cennetteyim belki de adını bilmediğim çiçeklerin içinde. Çiçekleri suluyorum göz yaşlarımla. Ama benim gözyaşımda aşk var. Ve biliyorum ki bu aşk yeşertecek çiçeklerimi. Gülistanım artacak cennet bahçelerine doğru.
Kaleme sarıldı parmaklarım. Kalem deftere. Bakışlarım gülistandaki gülleri kucaklıyor semavatı kucaklarcasına. Gündüz geceye sırtını dönmüş evvelden. Gece de gündüze. Koşuşturuyorlar ardı sıra. Yetişmek yok! Çemberin daraldığı bir vakit yeni bir çember beliriyor gözlerde baş döndüren. Semavi bir ses var kulaklarda meali belirsiz. Belirsizlikte beliren güller bana Onu soruyorlar. Ben de aynı merak içindeyim, bilmiyorlar ki.
Geceler daha çok kararıyor gözlerimde. Gündüzü arıyor bedenim bulamayacağını bile bile. Çatma kaşlarını ne olur. Büzme dudaklarını. Kızgınlığının altında ağlarsın bilirim. Hani gözyaşlarını kahkahalara saklamıştın. Bilmem hatırlar mısın? Sözleri tüketme şiirler ile. Şiiri koynunda sakla. Sakla ki hayat bulsun kalp atışlarından gelen nağmelerle. Gülü gülümseyince hatırla. Gülistanları da.... (19.12.1998-Bursa)