Saatlerin ayrılığa ayarlı olduğu bu dar vakitlerde aciz kalemim can çekişirken, bir yaprak daha düşerken parmaklarımın arasından, bir inci tanesi daha bırakırken kendini denizin derinliklerine ve bir papatya daha solarken, canımı çok acıtan bir yara kanayıveriyor eskilerden... Ve yine bir biçare düğüm daha atılıyor boğazıma. Ağlamaklı oluyorum birden..
Ah be çocukluğum.. Ne çok özledim seni bir bilsen. Ne çok özledim oyuncaklarımı, oyun arkadaşlarımı. Bir kelebeğin kanadına takılan saf ve bir o kadar masum umutlarımı. Deli gibi koşup, düşmekten dizlerimi perperişan ettiğim sokakları. O sokaklarda akşam ezanına kadar evcilik oynamayı.Ve dizlerimdeki yarayı hayatın en büyük acısı sanmayı o kadar özledim ki...
Şimdi ise çelimsiz bir çocuk var yüreğimde.Yaşları kurumamış o yorgun gözlerinde. Kan damlıyor avuçlarından kağıdıma. Düşleri paramparça. Ölümün mavi renginde boğulmakta. Ve kırgın; yaşanana, yaşatana, hayata... Kızgın; bekleyene, bekletene, kendine... Ve minnettar aynı zamanda; yüreğinin savaş yerinde biten kardelene... Hasret; Her karanlığın altında gizlenen şafağa, her damlası yüreğini sağaltan yağmura, yağmurdan sonra gelen toprak kokusuna... Farkında; vakit onun için çok geç. Gözleri bulutlu, yağmaya müheyya...
İşte ben ve yüreğimdeki çelimsiz çocuk... Ayaklarımda tonlarca ağırlığında prangalar, dilimde keşkeler, gözlerimde uçuramadığım uçurtmalar ve yüreğimde askıda kalmış aşklar... Ve ben... Saatlerin ayrılığa ayarlandığı şu çirkin dar vakitlerde, ölümün ayak seslerini dinliyorum. Biliyorum, imkansız artık rüzgarın kalleşçe çaldığı çocukluğumu geri almak.Ve ne kadar zehirli şimdi daha iyi anlıyorum, susarak konuşmak...