Sabır nedir diye soruyor gönlüm…
Ağustos sıcağında… gökten çizgi gibi yere kadar uzanan incecik ipliklere asılı damlacıkların, kurumadan inebildiği kadar inişini bekleyip, susuzluğumuzu gidermeye çalışmak mı desem…
Güvercin kanadında… ak güvercin, yorgun güvercin kanadında, O’na ait kokuların, hüzünlerin… pencerenize konacağını bilerek, sessizliğe gömülmek mi desem..
Yıllar süren zindan hayatında, cebin kıvrımlarında gizlenmiş ufacık, biricik karanfil tohumunu, bahçenin en güneş alan yerine emanet edip… tomurcuklanacağı hayaliyle… karanfil kokulu şiirler karalamak mı desem…
Ve bir gün… dünkü rahat arzusu, idealsizlik, güvensizlik şerareleriyle, meteor fırtınasına saplanan dünyamızda… cennetlik duyguların dikenli tellerle sarıldığı dünyamızda... cehennemce korkaklığın herşeyimize hükmettiği dünyamızda… azıcık inancımız, şefkatimiz, dostumuz ve ağır işiten kulaklarımıza rağmen… dualarımıza gömülüp, vicdanımıza gömülüp… rahmet yamaçlarının kokusunu almayı öğrenebilmek mi desem..
Gülmeyi ihmal etmediğimiz… gözyaşı yağmurlarının altında bile… ansızın buhar olup başka kıtalarda, duru gönlüne çiçekler davet ettiği gündür… ayaklarımızdan eksik olmayan diken iltihaplarına aldırmaksızın… makamın, huzurun çıbanlaşmasını fırsat bilip, bâri ruhumuzu serinliğine atabilmek, vefasızlığımızı itiraf edebilmek için, vuslatın gölgesinden artık yüz çevirip, O’na doğru koşma anını kollamak mı desem..
Bu sürgün ülkesinde, bu bayrak mezarlığı, erdemin her gece her gündüz koparıldığı-budandığı ülkede… ardına bakmadan… birkaç çiçeğe su vererek, mataramızın son damlasına kadar… bir kaç gönle tebessüm ederek… ayak izlerimizi silmek isteyenlere de beddua etmeden güneşe doğru sessizce yürümek mi desem..
Uykusuzluk mu, içimizi dolduran lavlara tahammül mü… vefasız nefeslere alışmak mı desem…
Sabır nedir diye soruyor gönlüm. Bilmiyorum… ne desem...