Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

MeLeK

Benim aşkım askı Verene!
 
Üyelik Tarihi
29 Kas 2005
Mesajlar
5,547
Aldığı Beğeniler
49
Konum
DuA taşan YüreK



Seveceğiz, istesek de istemesek de. Kalbimize sevgi konulmuş. Nefret de ediyoruz bazı şeylerden çoğu kez, nefret kelimesini sevmesek de... Peki hayatın özünü oluşturan sevgide dengeyi nasıl sağlayabiliriz?

Sevmek, sevgi, aşk bunlar dünyevî kelimeler, bu konuya da semavî hakikatleri eklemlemeye çalışmaya ne gerek var? Biraz aşırılık olmuyor mu? Biz insanız, her işimizin Rahmanî kaynaklı olması mı gerekiyor? Ben eşimi ya da nişanlımı seviyorum, sevdiklerimde Muhammedî muhabbeti nasıl görüp de İlahî aşka yol bulacağım? Bu zor bir uğraşı değil mi?



İlk önce akla makulmüş gibi gelen bu düşünce tarzı neticede zihin formatımızda, yaşayışımızda ve imanî boyutumuzda sıkıntılara yol açabilecek virüsler içeriyor.



Her bir güzellik içinde cennetteki Tûbâ ağacının çekirdekleri bulunduğu gibi, her çirkinlik ve günah olan şeyde de cehennemin zakkum ağacının çekirdekleri bulunuyor. Buyurun tercih sizin elinizde: Bir ömür boyu Zakkum Ormanları Fahri Korucusu mu olacaksınız, yoksa tam tersi mi?



Bediüzzaman Hazretleri, ilmî gayretleri neticesinde kâinatı tahlil ederken dört temel bakış açısının her şeyi değiştirebileceğini söylüyor: Niyet, nazar, mânâ-yı harfî ve mânâ-yı ismî



Son ikisinin izahı uzun olacağı için başka çalışmalara ve Risale-i Nur külliyatına havale edip ilk ikisini ele aldığımızda muhabbetin şifresi de çözülebiliyor. Her şey bizim niyetimiz ya da bakış açımız/nazarla değişebilir.



Yeşillikler, göllerle dolu aynı ovaya bir şairin, bir müteahhitin ve bir çobanın nazarı farklıdır. Aynı şeye bakarlar; ama farklı şeyler çağrışıverir zihinlerinde. Aynı şekilde âlemde cereyan eden esma-efal-sıfat tecelliyatındaki tevhid şifrelerini, mühürlerini çözmeye kalbini adamış bir müminin bakışıyla umursuz bir ehl-i dünyanın ya da gayr-i müminin bakışı farklıdır.



Mümin musibet ya da kahır tecellilerinde Celal isminin tecellisini görür, sabır ipine sımsıkı sarılır, tevekkülle Rabbine iltica eder ve Onun kapısına sığınır. Yine nimet ve cemal tecellisine muhatap olduğunda da şükür ipine yapışır. Kendisine kötü gibi gelen şeyin ya bir imtihan ya da neticesi itibarıyla hayr olan bir şey olduğunu düşünür, görür, hisseder.



Dünyevî mahbublara gönlünü kaptırmış bir insan, onların kendisini aldatması, üzmesi ve terk etmesi anında o sevgi birden en büyük nefret ve hınçlara dönebilmektedir. Peki bu 180 derecelik ani dönüş nasıl olabilmektedir? Bir insanı Ya benimsin, ya kara toprağın! diyecek hale getiren duyguya nasıl sevgi diyebiliriz?



SEVMEYİ BİLİYOR MUYUZ?



Sevmeyi bilmiyoruz. Öğrenmek için Efendimizin (sas) hayatını ve sözlerini çok iyi öğrenmemiz gerekiyor. Onun her hali bizim için usve-i hasene yani en güzel örnektir. Her şeyin özüne imanı ve iman kardeşliğini koyabilen bir muhabbetin en şâhikasındaki isimdi o. Eğer O (sas) sevgide tevhidden uzaklaşsaydı, amcası Hz. Hamzayı şehit eden Vahşi, tövbe edip Müslüman olduğunda asla onun İslâma girmesine izin vermez, hakkındaki vur emrini kaldırmazdı. Yine Allahın aslanı Hz. Hamzayı şehit ettiren Hinde dünür olmaz, onun tövbesini kabul etmezdi. Bizim bugünkü muhabbet anlayışımıza göre ölene kadar kan davası güderdi (hâşâ!) Böyle olmamıştır. O Allah için seviyor, Allah için buğz ediyordu. Demek ki, sevginin özü Muhabbetullaha dayanıyor. Değil mi ki Rabbimiz bir şeyden razı oluyor, biz de olmalıyız.



MUHABBET KÂİNATIN NÛRUDUR



Muhabbet, kâinatın hem nûru, hem hayatıdır. İnsan, kâinatın en kapsamlı bir meyvesi olduğu için, kâinatı kapsayacak bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine yerleştirilmiştir. Böyle sonsuz bir muhabbete ancak nihayetsiz bir Kemâl Sahibi (cc) lâyık olabilir.





İnsanda korku ve sevgi gibi temel duygu vardır. Bu iki duygu ya insanlara ya da Rabbimize (cc) dönük olacaktır. Halbuki insanlardan korkmak elemli bir beladır. Fani şeylere sevgi dahi, belalı bir musibettir. Çünkü, insan öylelerinden korkar ki, ancak o ona merhamet etmez veya onun ricalarını kabûl etmez. Böyle bir hâlde korku elîm bir beladır. Aynı mantıkla sevmen durumunda ise sevdiğin şey ya seni tanımaz, (gençliğin ve malın gibi Allaha ısmarladık bile demeyip çekip gider) ya da gösterdiğin muhabbet için seni aşağılar. Hiç fark etmiyor muyuz mecâzî âşıkların yüzde doksan dokuzu sevdiğinden niçin şikayet ediyor. Bunun sebebi Samed âyinesi olan kalbinin derinliklerini dünyevî sevgililere tahsis edip, onlara adeta tapmak, kulu, kölesi olmaktır. Bu hâl, o sevgililerin nazarında da aşağılık bir iştir ve zaten o da böyle bir kişiyi aşağılar ve reddeder. Zira insan fıtratı, fıtrî olmayan herşeyi reddeder, atar.



SEVGİMİZİ KİME YÖNLENDİRELİM?



Korku ve muhabbeti öyle birine yöneltmeliyiz ki, bizim korkumuz lezzetli bir boyun eğme olsun. Muhabbetimiz de zilletsiz bir mutluluk olsun. Evet Celal sahibi Rabbimizden korkmak, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Korku, bir kamçıdır; bizi Onun rahmetinin kucağına atar: Aynen bir annenin yavrusunu korkutup kendi kucağına yönlendirmesi gibi. Böyle bir korku o yavruya gâyet lezzetlidir. Halbuki, bütün annelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir yansıması, parıltısıdır. Demek Allahtan korkmakta büyük bir lezzet vardır. Mâdem Allahtan korkmakta dahi böyle bir lezzet varsa, Muhabbetullahta yani Allahı sevmekte ne kadar sonsuz lezzet bulunduğu ortaya çıkar. Hem sadece Allahtan korkan, başkalarından korkmaktan kurtulur. Aynı şekilde muhabbeti de Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet dahi ayrılıklı, elemli olmaz.





Sevgide hiyerarşi



İnsan önce kendi nefsini, sonra akrabalarını, milletini, canlıları ve en son olarak da kâinatı sever. Bu aşamaların her birisiyle ilgilidir. Sevilen şeyler de birer birer onu terk ediyor, birçoğu da üzüyor ve yaralıyor. İşte, aklımız varsa, bütün o muhabbetleri toplayıp hakikî sahibine verip bu belâlardan kurtulmalıyız. Sonsuz muhabbete ancak sonsuz ve ebedî olan Rabbimiz layıktır ve böyle bir sevgi ancak ona mahsustur. Her şeyiyle kâinatı kuşatabilen ve Rabbini sevmek için yaratılan kalbî dünyevî fani şeylerin sevgisiyle doldurmak, Rabbimize karşı haksızlıktır. Bu sevgiyi hakikî sahibine verirsek, işte o zaman bütün eşyâyı Onun nâmıyla ve Onun âyinesi olduğu için ızdırapsız sevebiliriz. Yoksa muhabbet en leziz bir nimet iken, en elîm nimetsizlik haline dönüşebilir.





Narsizm/kendini sevmek!





Sevgimizi tamamen kendi benliğimize sarf edemeyiz. Kendi nefsimizi kendimize mâbud ve mahbub yapamayız. Her şeyi kendi nefsimize fedâ edemeyiz. Ona bir nevi Rubûbiyet veremeyiz. Nefsimiz Rabbimizin efal-esma ve sıfatlarına aynadır. Benliğimizdeki ben-ene-egoyu yırtıp onun içindeki gizli Hüveyi (cc) görüp, kâinata dağınık bütün sevgilerin Onun isim ve sıfatlarına karşı verilmiş bir muhabbet olduğunu anlamalıyız. Eğer, bu sevgiyi yanlış yerde kullanıp sûiistimal edersek, sonunda cezasını biz çekeriz. Çünkü, Yerinde sarf olunmayan gayri meşru bir muhabbet merhametsiz bir musibettir. Rabbimizin bize yönelik küçücük bir muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Onun küçücük bir muhabbet tecellisine hiçbirşey denk olamaz.





NASIL SEVELİM?



* Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mâna-yı harfiyle sevelim. Mâna-yı ismiyle sevmeyelim: Yani, güzel bir şey gördüğümüzde Ne kadar güzel yaratılmış diyelim, Ne kadar güzel demeyelim. Ve kalbin derûnuna, başka muhabbetlerin girmesine meydan vermeyelim.



* Nefsine muhabbet, ona acımak, terbiye etmek, zararlı heveslerden alıkoymaktır. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, Hüdâya sevk edersin.



* Enbiya ve evliyaya sevgi bazen faydasız kalır, sen de öyle sevme. Sevgide aşırıya gidip fâni insanlara uluhiyet atfedenlerden olma. Böyle bir sevgi ahirette cezaya sebep olduğu gibi, bu çok sevdiklerini sandıkları zâtlar da ahirette onlardan davacı olacaktır!



* Hayat arkadaşına duyulan sevgi, onun huy güzelliğine, şefkat kaynağı ve rahmet hediyesi oluşuna bina edilmelidir. O eşe samimî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddî hürmet ve sevgide bulunur. İkiniz yaşlandıkça bu hâl fazlalaşır. Hayat mutluluk içinde geçer. Yoksa sadece yüz güzelliğine muhabbet olsa, o muhabbet çabuk bozulur, iyi geçimi de bozar.



* Anne ve babaya karşı sevgin, Cenâb-ı Hak hesabına olduğu için ibâdet niteliğindedir. Gayet samimi olarak onların hayırlı uzun ömürler sürmesini istersin. Onların yüzünden daha ziyade sevap kazanayım diye samimî hürmetle onların hizmetine koşmaya çalışırsın. Eğer bu sevginin özünü fani dünya zevkleri ve menfaat oluşturursa, onlar yaşlandıkları ve sana yük olacak bir vaziyete girdikleri zaman en süflî ve en alçak bir his ile onların hâlâ yaşıyor olmalarından rahatsız olursun. Daha hayatta iken miras kavgası verir, senin hayat sebebin olan o insanların ölümlerini arzu etmek gibi bir vahşete düşersin.



* Evlâdına yönelttiğin sevgi karşılıksız ve hasbidir. Cenâb-ı Hakkın senin terbiyene emanet ettiği sevimli, tatlı o canlılara muhabbet tarifsiz bir muhabbet, eşsiz bir nimettir. Ne musibetleriyle fazla elem çekersin ne de ölümleriyle meyusâne feryad edersin. Çünkü sevgin Rahmanidir.



* Dostlarına muhabbetin eğer Lillah içinse, onlardan ayrılman, hatta onların ölümleri kardeşliğinize ve manevi bağlarınıza mâni olmadığı için, o mânevî muhabbet ve ruhanî irtibattan her zaman istifade edersin. Bu sevgi Allah rızası için olmazsa bir günlük kavuşma lezzeti, yüz günlük ayrılık sıkıntısını netice verir.



Netice olarak, Allah için sevmeli, Rabbimizin hoşnut olduğu şey ve işlere gönül vermeliyiz.

ailem
 

Bir_Katre

RAHMETLE ANIYORUZ DEĞERLİ KARDEŞİM
 
Üyelik Tarihi
4 Ağu 2006
Mesajlar
5,632
Aldığı Beğeniler
50
Konum
Ağrı
Takım
Galatasaray
ORiJiNAL YAZARI : MeLeK


NASIL SEVELİM?

* Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mâna-yı harfiyle sevelim. Mâna-yı ismiyle sevmeyelim: Yani, güzel bir şey gördüğümüzde "Ne kadar güzel yaratılmış" diyelim, "Ne kadar güzel" demeyelim. Ve kalbin derûnuna, başka muhabbetlerin girmesine meydan vermeyelim.

ailem


Allah (cc) razı olsun Melek kardeşim gerçekten çok güzel bir paylaşımdı ellerine sağlık....selam ve dua ile....
 
Üst Alt