Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

TRIET AN

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
12 Eyl 2010
Mesajlar
15
Aldığı Beğeniler
1
Konum
ARDAHAN
Takım
Fenerbahçe
Bazı hocalarımız Şeyh rabıtasının şirk olduğunu,bazı hocalarımızda şirk olmadığını söyledi...doğru olan hangisi ?
 

Fetih

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
19 Tem 2010
Mesajlar
1,008
Aldığı Beğeniler
3
Takım
Galatasaray
tabıkı şirk değil ama nasıl yaptıgına baglı kurban..sen seyhını orda aracı olarak düşüneceksin..ondan gelen Nurla kalbını temızleneceksın Rabbım ıcın..Hersey Rabbımıze daha ıyı bır kul olmak ıcın ;Rabıtada temızlenmedir..bu konuya genıs yer verecegım..
 

loreS

"ALLAH dE KaLBiM"
 
Üyelik Tarihi
18 Ağu 2010
Mesajlar
4,445
Aldığı Beğeniler
51
Konum
09
Takım
Galatasaray
RABITA İBADET VE ZİKİR DEĞİLDİR ALLAH TEALAYA İBADET EDEBİLME RUHUNU KAZANDIRACAK AŞK HALİDİR SEVEN KİŞİ SEVGİLİNİN RIZASINI ALMAK ONA KAVUŞMAK HER DEM ONUNLA BERABER OLMAK İSTER RABITA TASAVVUFUN RÜKÜNLERİNDENDİR..

alıntı HACEGAN
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer

Said-i Nursi k.s.:
Ehli tarikatın ve bilhassa Nakşilerin dört esasından biri ve en müessiri olan rabıta-i mevt Eski Said-i Yeni Said’e çevirmiş ve daima hareket-i fikriyede Yeni Said’e yoldaş olmuş, başta ihtiyarlar risalesi olarak, risalelerde o rabıta keşfiyatı göstere göstere ehli iman hakkında mevtin nurani ve hayatdar ve güzel hakikatını görüp gösterdi. 6

Said-i Nursi k.s. ayrıca hakikat çekirdekleri 2. cüzünde Nakşi Rabıtası Şirkmidir? Sualine, olmadığı noktasında cevap vermiştir. 7 Bu metin, tarafımızdan günümüz türkçesi ne göre sadeleştirilerek aşağıda istifadenize sunulmuştur.

1- Bir kısım ulema-i zahir tarafından şirkle itham edilen; Nakşibendi rabıtası neye bina edilmiştir.
(Bir kısım zahiri alimler tarafından Allah’a eş koşmakla suçlanan; Nakşibendi rabıtası neye dayandırılmaktadır.)

İslamiyete göre bütün fiilleri yaratan Allahtır. (islamiyet) Hem vasıta ve sebebi, gerçekte hükmünü yürüten, tesir eden olarak kabul etmez. Vasıtaya kendini değilde başka bir şeyi ifade eden gözü ile bakılır. Tevhid inancı ve teslim vazifesi ve İşi Allah’a bırakmak bunu gerektirir.
Hıristiyanlık sebebi ve vasıtayı, gerçekte hükmünü yürüten, tesir eden olarak kabul eder ve (sebebi ve vasıtayı ulaşılacak şeyin) kendisi olarak görür.
(Hıristiyanlardaki) Oğul inancı ve Allah’ın kudretinin paylaştırılması öyle ister ve bunu gerektirir.
Onların (Hıristiyanların) azizleri, ifade edilen (ulaşılmak istenilen) şeyin kendileri oldukları için, (her biri birer ) feyiz kaynağı ve güneşin ışığının bir görüşe göre başka bir hale geçerek lambanın aydınlatması gibi, birer nurun kaynağı (kendisi) gibi bakıyorlar.
Bizde ise evliyaya; başka bir şeyi ifade eden yani; ayna (nasılki) güneşin ışığını yaydığı, yansıttığı gibi, birer (ilahi feyzi) aksettiren olarak bakıyoruz. (işte) Nakşibendi rabıtası bu sırra bina edilmiştir.
İşte bu sırdandırki; bizde sulük, tevazudan başlar, mahviyetten geçer, fenafillah makamını görür.Bundan sonra, en son makamda sulüka başlar. (ve artık) ene ve nefs-i emmare, kibriyle, gururuyla söner

-Fethullah GÜLEN:

Rabıta dediğimiz zaman, bize kendi sahasında, daha ziyade ifade ettiği mana şudur: Bir zat, eğer mürşid bildiği birini mülahaza edecekse şayet, onu kendi iki kaşının ortasında, kendisini de onun iki kaşı ortasında mülahaza eder gibi mülahaza edecek, onun şemailini, hayat tarzını, siretini, iç alemini tezekkür ve tahattur edecek ve onun gibi olmaya çalışacak, kendini öyle olmaya zorlayacak. Bir bakıma burada sanki böyle, Allah celle celalüh ile insan arasına bir insan konmuş gibi oluyor, fakat hattı zatında bu, Allah celle celalüh ile insan arasına başka bir insanın girmesi manasına gelmez. Belki bir yerde emekleyen bir insanın, beri tarafta küheylan gibi şahlanmış veya tavus kuşu gibi böyle göklere pervaz eden bir kuşun arkasına takılması, maksada gitme meselesini hızlandırması demektedir... Şimdi bu manada görüyorsunuz ki, bir insan, bir mürşid veya mürşidin mürşidi Allah ile bizim aramıza girmiyor, belki biz, haddimizi bilmişlik içine giriyoruz; aczimizi, fakrımızı bilmişlik içine giriyoruz. Turuku aliyye, hususiyle nakşiler, bu manada bir rabıta yapıyorlarsa, böyle bir rabıtanın hiçbir mahzuru yoktur. Yok hafizanallah, hıristiyanların yaptıkları gibi, ki ben böyle yapan bir nakşi tanımıyorum, Hz. Mesih’i Allah ile kendi aralarına koyma gibi bir yanlışlığa, hataya giriyorlarsa, farzu muhal, tekrar edeyim, böyle yanlış inhiraf içinde rabıta yapan bir nakşi tanımıyorum, bilmiyorum, duymadım da. Bu hatadır. Neuzü billah bir şirktir. Ondan sakınmak, tevakki etmek lazım. Önce arz ettiğim şekilde, böyle bir rabıtada mahzur yoktur.


daha geniş bilgi soru cevap için buyrun insaAllah
RABITA HAKKINDA ALİMLERİN GÖRÜŞLERİ
RABITA HAKKINDA MUTASAVVIFLARIN GÖRÜŞLERİ ve RABITA TARİFLERİ MUTASAVVIFLARIN RABITAYLA İLGİLİ ORTAYA SÜRDÜKLERİ DELİLLER ...
RABITA RİSELESİ

http://www.maneviyat.com/forum/yazi...lakali_sorular_tasavvufta_rabita-t2201.0.html
 

semerkand

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
27 Tem 2008
Mesajlar
4,468
Aldığı Beğeniler
40
Konum
Başakşehir-istanbul
Takım
Diğer
Rabıta tabiki şirk değil..iki şeyi birbirine bağlayan ilgi, bağ, münasebet gibi manalara gelir.
Nasıl ki sevgi; sevgilinin hayalini, güzelliğini, hal ve hareketlerini düşünerek, kalbi sevgiliye bağlamak anlamına geliyorsa; rabıta da insanın Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak için O’nun salih kullarına gönülden bağlanmasıdır

muhabbetle kalın selamlar..
 

Katre-i Matem

Men câle nâle.
 
Üyelik Tarihi
2 Eki 2009
Mesajlar
4,267
Aldığı Beğeniler
49
Konum
İstanbul
Takım
Fenerbahçe
Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” [1] buyurmuştur.

Rabteden, bağlayan, yakınlık, sevgi ve muhabbet gibi manalara gelir. Tasavvufta râbıta sâlikin daima huzur-ı ilâhî de bulun*duğunu yakinen bilmesi ve Allah’ı görür gibi ibadet etmesidir. Hidâ*yet-i ha*kîkîye nail olmak; ancak bu duygu ve şuur ile mümkündür.

Mürid, bu irtibat sayesinde her tavır ve hareketinde kendisini şeyhine benzetmeye çalışır ve yukarıda işaret ettiğimiz “Muhabbet râbıtası” sonucunda seven, giderek sevilenin sıfatlarına bürünür.

Nitekim İmâm-ı Rabbânî’nin beyanı vechile; manevî yolda iler*lemek, kendisine uyulan şeyhe, yapılan muhabbet râbıtasına bağ*lıdır.

Bir mürid, şeyhine karşı olan muhabbeti vasıtasıyla an be an onun boyasıyla boyanır ve in’ikas yoluyla nurlanır. Bu muhabbet ve nur*lanma kâmil mânâda olursa bu hâle fenâ fişşeyh denir. Şeyhin, mü*ridi yetiştirdiğini, müridin de kendi istifadesini bilmesi şart değildir. Ni*tekim güneşin harâretiyle yavaş yavaş yetişen ve günlerin geçme*siyle olgunlaşan nebâtat yetiştiğini bilmediği gibi, onların kemale erme*sine sebep olan güneşinde bunu idrak etmesi gerekli değildir.

Evliyâullah hazerâtı aşk ve muhabbeti şöyle teşbîh etmişlerdir: “El hubbu belâ ve’l aşkı semmül katl”

Allah ve Rasûlüne muhabbet belâ kadar zordur. Onlara âşık ol*mak ise öldürücü zehirdir.

Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:
يَا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla hemcelis olun”

[2]

Bu âyet-i kerîmede müminlere hitap edildiği açıktır. Bu göster*mektedir ki “sıdk” sıfatı, imandan daha husûsî bir manaya sahiptir. Yani sıdk mertebesinde bulunan herkes mümindir, ancak her mümin sıdk mertebesinde değildir.

Bu âyette emir buyurulan “beraberlik” iki şekilde olur:
Cismânî beraberlik: Sâdıkların meclisine bizzat devam ederek, onlardan ilim, fazilet ve feyz almakla olur.

Ashâb-ı kirâm Rasûlullah’ın etrafında pervane olup, sürekli onunla birlikte bulunmaya âzamî gayret ederlerdi.

Uzak beldelerde bulunanlar da fırsat buldukça, yol emniyetini temin ettikçe, her taraftan alemlerin efendisini ziyarete gelirlerdi.

Hz. Ömer (r.a) efendimiz, Medine dışında otururken komşusu ile birer gün nöbetleşerek Allah Rasûlünun yanına gelir, huzûr-ı Rasûlullahta sohbete müdavim olur ve o günkü sohbeti, ahvâli ve hâdiseleri arkadaşına aktarırdı.

Rasûlullahla cismen beraber olmak ashâb-ı kirâmı manen suratli bir şekilde kemâle erdirmiş; cismanî birliktelik yanında Risâlet-penahın halaka-ı tedrîsatında, kalpten kalbe aynel-yakîn ilham olarak ve in’ikas tarikıyla hâl ve nûr mün’akis olmuştur. Bu halde zâhiren ve bâtınen kemâlâta ermişler*dir. Bunun içindir ki, diğer in*sanlar ashâb-ı kirâmın derecesine ula*şamazlar.

Ruhanî beraberlik: Eğer kişi, sâdıklardan cismânî olarak ayrı bu*lunuyorsa ne yapacaktır? İşte bu durumda da onların gidişatlarına uyacak, yaptıklarını yapıp, yapmadıklarını terk edecek; onların hâl, tavır ve sözlerini onların gıyabında hayalinde canlandıracak ve onla*rın hâli ile hâllenecektir.

Ehlullahın meclisinde bizzat bulunmak, kişiye fayda sağladığı gibi, gıyaben şahıslarını ve hallerini düşünmek de fayda verir. Çünkü bir kişi hayalinde, dimağında ve kalbinde neyi tasavvur ederse, fiille*rinde de o tezâhür eder (açığa çıkar) ki, râbıta (muhabbet) de bundan ibarettir.

Nakşibendî meşâyihinden Hâce Muhammed Masum hazretleri köklü bir muhabbete vesile olan râbıtayı özellikle tavsiye etmişlerdir. Zira hakiki sevgi olunca müminin kalbinde bilâ icbar velâ ihtiyar zikrullah vücuda gelir, kalp selâmet bulur, huzur-ı daimîye mazhar olur.

Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:



رِجَالٌ لَاتُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَاءِ الزَّكٰوةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُ


“Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin kendilerini Allah’ı anmaktan, na*maz kılmaktan ve zeât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalple*rin ve gözlerin dehşete düştüğü bir günden korkarlar.”

[3]

Rabbimiz cümlemizi kendisini çok zikreden kulları zümresine dahil etsin ve kalbimizi iman hakîkatlariyle ve yakîn nurlarıyla tenvîr et*sin. Âmin

Râbıtanın delili Kitap, Sünnet ve imamlarımızın kavilleriyle sabit*tir.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur:
يَااَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ى سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”

[4]

Burada âyetin mefhumu umûmî ise de emredilen şey vesile ara*mak olunca, muhabbet kulu Allah (c.c)’na vâsıl edecek şeylerin en efdali haline gelir.

Çünkü Cenâb-ı Hakk Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem ve diğer nebîler hakkında:




قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْذُنُوبَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ


“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esir*geyicidir.” buyurmuştur. [5]

Burada râbıtanın zaruretine işaret vardır. Çünkü tâbi olmak için tâbi olunanı gözle veya hayalen görmek lazımdır. Tâbi olanla olunan ruhen beraber olmayınca ittibâ (tâbi olmak) nasıl gerçekleşecektir. Bi*zim râbıtadan maksadımız muhabbettir. Bu olmazsa ittibâ sayılmaz.

Şeyh Abdulganî Nablusî Risâle-i Tâciyye’ye yazdığı şerhinde der ki: “Eğer râbıta, âdâbına riâyet edilerek yapılırsa maksat tamamen hâsıl olur. Çünkü şeyh-i kâmil müridin Allah (c.c)’na açılan kapısı ve onun vuslat sebebidir.

Cenâb-ı Hakk Kur’an-ı Kerîm’de:



يَا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ


“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” bu*yurmaktadır. [6]

Bahru’l-Hakâik tefsirine göre sâdıklardan murad mürşidlerdir. Çünkü ezelde verilen söze en fazla onlar sadakat göstermişlerdir. Onlarla her zaman beraber olmanın yolu râbıtadır, yani muhabbettir.

Fenâfillâhın başlangıcı bulunan fenâfişşeyh mertebesine vasıl ol*manın en yakın yolu muhabbettir. Sâdâtımızın büyüklerinden olan Hâce Ubeydullah Ahrar (k.s) buyurmuşlardır ki: “Sâdıklarla beraber olmak âyet-i kerîmede emredilendir. Allahu Teâlâ bu kelâmında zâ*hiren ve bâtınen sâdıklarla beraber olmayı emir buyurmuştur. Mânen beraber olmanın yolu muhabbettir, bu da ehlince malumdur. Reşâhât kitabında bu husus açıkca anlatılmıştır. Bu konularla uğraşan bilsin ki evliyaullahın sözlerinde râbıtanın ne olduğu ve onun bütün gü*zellikleri vuzûha kavuşmuştur. Onların kıymetli kelamlarını takip edenlere bu gerçekler gizli değildir. Kokularını bir kere alanın onları bırakması mümkün değildir. Bu mevzuda mutasavvufların delille*rine itimad etmeyen bir kimse bu ümmetin fakihlerinin sözlerine itimad et*melidir. Bu bir kimse bilmeli ki hangisini tercih ederse etsin dört mezhebin de imamlarının aralarında yer aldığı müctehidler râ*bıta ve muhabbetin asıl ve esasının Kitab ve Sünnetle sabit olduğunu söylemişlerdir. Kalbinde bir hastalık bulunmayanla*rın kaynaklara müracat edebilmeleri için bu imamların kavillerinin yerlerini göstere*rek naklediyoruz. Gerçekleri anlamaya muvafık kı*lan ancak Allah’tır. En doğru yolu gösteren de O’dur.

Yine Cenâb-ı Hakk şöyle buyurdu:
وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرٖ۪ينٌ` وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبٖ۪يلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

“Kim Rahmân’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şey*tanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alı*ko*yarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”

[7]

Cumhur-ı müfessirîn beyânına göre Yusuf sûresinde ki: “Eğer Rabbinin bürhanını görmeseydi”[8] âyetinin tefsirinde rûhâniyeti cismaniyetine galip olan peygamberler ve veliler gibi zatların tasar*ruf ve imdât edebilecekleri hakîkatini açıkça beyan etmişlerdir. On*lardan Keşşaf tefsiri sahibi âyetteki bûrhan kelimesini şöyle tefsir et*miştir: “Yusuf (a.s) Züleyhâ ile imtihan olunduğu zaman “o kadın*dan sakın” sözünü işitmişti. Bir anda kendini toparladı, bir de baktı ki karşısında Yakub (a.s)’ı gördü parmaklarını ısırıyordu. Bir rivâyete göre Yakub (a.s) eliyle Yusuf (a.s)’ın göğsüne vurdu.” [9]

Hanefî imamlarından İmâm Ekmelüddin “Şerhu’l Meşârık” adlı eserinde Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettikleri “Beni rüyada gören kimse uyanıkken de görecektir. (veya beni uyanık halde görmüş gi*bidir) zira şeytan benim sûretime giremez”[10] hadisinin şerhi de şöyle: “Rasûlullah’ı gören uyku ve uyanıklık halinde O’nunla bera*ber ol*duğu için görür. Görenle O’nun arasında bir beraberlik hâsıl olmuş*tur.

Beş asıl vardır ki umumiyetle iştirak mahalli olur. Zat, sıfat, fiil, makam, hâl. Hangi iki şey veya iki kimse arasında ne tür bir müna*sebet olursa olsun muhakkak bu, sözü edilen beş asıldan birine girer. Münasebetin kuvvetine ve zayıflığına göre bu mertebelerden birinde tecelli eder. Münasebet az da olur, çok da olur; muhabbetin kuvvet derecesine göre kuvvet bulur. Bir noktada o dereceye gelir ki iki şahıs sanki bir varlığın ayrılmaz iki parçası olur. Bir müridde muhabbet-i mâneviye galip olursa o daha evvelki evliyâullahın ruhlarıyla mânen irtibat kurabilir. El-Eşbâh kitabına hâşiye yazan El Hamevî hazretleri “Nefehâtü’l-Kurb ve’l-ittisal” kitabında özet olarak şöyle der: “Al*lah’ın velilerinin ruhaniyetleri cismaniyetlerine galip olduğu için de*ğişik sûretlerde görülebilirler.” Şu sahih hadis-i şerifin mefhumu bu manaya alınmıştır.

Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: "Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdular ki: "Müslüman olan bir kul, sahip olduğu her maldan Allah yolunda bir çiftini infak ederse, cennetin kapıcıları onu mutlaka karşılar ve her biri kendi beklediği kapıdan girmesi için dâ*vet eder.”

[11]

Hz. Ebû Bekir (r.a) sordu: “Ya Rasûlullah, bu kapıların hepsinden de girecek olan var mıdır? Rasûlullah buyurdu ki: “Senin onlardan olacağını ümit ediyorum ey Ebû Bekir”.

[12]

Râbıta, ancak velâyet kuvvetiyle tasarruf sahibi olan bir şeyh-i kâmile yapılırsa fayda verir. Çünkü şeyh-i kâmil Hakk Teâlâ’nın ay*nası olan insan-ı kâmildir. Hakk’a onun irşâd-ıyla vâsıl olunur. Kim onun rûhâniyetine basîret gözüyle bakarsa onun irşâd-ıyla hakîkata mazhar olur. Çünkü râbıta, feyz almak isteyeni feyze sebep olacak zâtın ru*hanî velâyetinin tasarrufu altına sokar. Burada tasarruf eden rûhâniyetdir. Feyz almak için râbıta eden, ilâhî kemâlattan rabbânî tecelli ile feyz alır, tefeyyüz edib kemâle erer.

Bu ilâhî düstûr, sevgi ve muhabbetle zuhur eder, mânevî te*rakkî ve teslimiyet ile husûle gelen merâtib-i ilâhîdir. Bu merâtibin evveli fenâ filihvan hâlidir. Hâliyle, kâliyle, özüyle ve sözüyle ihvan karde*şinde fanî olmalıdır. Sâniyen fenafişşeyh, yani şeyhde fânî olmaktır. Sâlisen fenafirrasûl Rasûlullah’da fanî olmaktır. Râbian fenafillah, Allah’ta fanî olmaktır. Ve sonra bekâ billah, yani Allah’ta bâki olma*lıdır ki o sâlikin kendinde matlup ve vuslat arzusu zuhur etsin.

Nebî sallallâhu aleyhi vesellem: “Her asırda ümmetimden sâbikûn bulunacaktır.”[13] buyurmuştur. Ve illâ teklifine mâ lâ yutak (ta*kat getirilemez) olacağı tabiîdir.

Cenâb-ı Hakk kâdir-i mutlak buyuruyor:
قَالَ مَا مَكَّنّى ف۪يهِ رَبّ۪ى خَيْرٌ فَاَع۪ينُون۪ى بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا

“Dedi ki: “Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşıl*maz bir engel yapayım.”

[14]

Zülkarneyn hazretlerinin “Bana kuvvetle yardım ediniz.” âyet-i kerîmesiyle müsbet bulunan istiânesi makul görülüyor. Hâlik-ı Azîm’e secde niyetiyle Beytullahın duvarlarına karşı yere kapan*maya itiraz olunmuyor; esbâba tevessül kabul olunuyor. Erzâk-ı cismâniyelerini ağniyadan teseül eden fukaraya şirk etti denilmiyor.

Bunlardan daha ziyâde mühim olan erzâk-ı rûhâniye ve füyûzâtı ilâhiyeyi tevessül için enbiyâ ve evliyânın vasıta ittihaz olunması ne*den caiz görülmesin?

Enbiyâ, evliyâ ve ulemâyı tevessül (vesile ittihaz etmek) nâss-ı ilâhî ile sabittir.

Cenâb-ı Hakk kâdir-i mutlak Mâide sûresinde:
يَااَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ى سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” [15] buyuruyor.

İsmail Hakkı Bursevî “Sâdıklarla beraber olunuz!” âyetinin tefsi*rinde şöyle buyurmuştur: “Bu âyet-i kerîmede bahsi geçen sâdıklar*dan murad, kâmil mürşidlerdir”.

Bir sâlik onların himayelerinde ciddiyetle hizmet eder ve mu*hab*betiyle nazarlarına kabul olunursa, onların feyz ve bereketiyle masivayı terk etmeye, Allah yolunda istikamet üzere bulunmaya ra*hatlıkla muvaffak olur ve huzur-ı Hakk’a kavuşur.

Hz. İbrahim (a.s)’ın muhabbet hakkında verdiği cevap ne kadar ibret-âmizdir :

“Muhabbetten sual oldu Halîl’e
Mine’l kalbi ilel kalbi sebîle” buyurdu.
Müfessir Âlûsî ise, yukarıdaki âyetin tefsirinde; “Sâdık ve salihlere karışınız (onlarla içiçe olunuz) ki; onlar gibi olasınız, feyz-i felâh bulup feyz-yâb olasınız. Çünkü herkes yakın olduğu kimseye tâbi olur buyurmuştur.

Bu âyet-i kerîmeyi râbıtaya delil olarak ilk defa Pîrimiz Ubeydullah Ahrâr zikretmiştir.

Diğer bir âyet-i celîlede de Mevlâ Teâlâ:
فَادْخُل۪ى ف۪ى عِبَاد۪ى ` وَادْخُل۪ى جَنَّت۪ى
“(Seçkin) kullarım arasına katıl, ve cennetime gir!” [16] buyuruyor.

Bu âyet-i celîlenin açık beyanından da anlaşılacağı üzere dün*yada, Allahu Teâlâ’ya hakiki kul olmaya çalışan ihlâslı kulların ara*sına girmek, ahirette cennetlere girmeye sebep ve vesîledir.

Tabiî ki, dünyada devamlı o dostlar arasında bedenen bulunmak mümkün olmasa da, râbıtadan ibaret olan manevî beraberlik, ehli için müyesserdir.

Cenâb-ı Hakk âyet-i celîlede şöyle buyuruyor:


وَاَدْخِلْن۪ى بِرَحْمَتِكَ ف۪ى عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ

“...Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.”
[17]
Salih kullar zümresine girmek her iki cihanda da ruh maa’l-ceset saadettir, saadet-i rûhâniyedir, yani ruhun mutluluğudur. Onlarla be*raber cennet ve onun derecelerine kavuşmaktır. Saadet-i cismâniye de bedenin mutluluğudur.

Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyurur ki:
“Bir kimse aşırı sevgiden dolayı Cenâb-ı Hakka kavuşmayı se*verse Cenâb-ı Hakk da onun likasını sever. Kim de Allah (c.c)’na ka*vuş*mayı kerih görürse Allah da o kula kavuşmayı kerih görür.

[18]

Amel-i salihin en güzeli ise, Allah dostlarıyla bedenen ve ruhen beraber olabilmektir ki, ruhânî beraberliğin tek yolu muhabbettir.

Bir mürid-i sâdık, sıdk ve ihlâs ile sohbet-i şeyhe müdâvim olursa biiznillâh-i teâlâ kalpten kalbe in’ikas tarikiyle hâl mun’akis olur.

Meşâyih indinde mürid üzerine taalluk eden âdâblardan bazıları şunlardır; Müridin şeyhine teslimiyeti, gassal elinde meyyit gibi ol*malı. “Ben ancak intisab ettiğim şeyhim vasıtasıyla matlubum olan Allah (c.c)’na vasıl olurum” diyerek aksâl gayesi olan arzusunun müntehâsına ulaşır.

İslâm öyle nurlu bir yoldur ki müridi gassal elindeki meyyit tes*limiyetiyle mürşide, mürşidi Kur’an ve Sünnete kâmil manada ittibâsıyla Rasûlullah’a, Rasûlullah’ı da zîr-i himâyesinde olan üm*metiyle Allah (c.c)’na râm eder.

Kulların nefsânî arzu ve cehâlet felâketinden kurtulmaları ve ilim ve marifetle kendilerini yetiştirebilmeleri için sadece kitap okumak kâfi değildir. Her halde bir âlim-i âmilin, bir mürebbî-i kâmilin halaka-i tedrîs ve terbiyesinde bulunmaları zarûreti açık bir hakîkattır.

Bir insan nefsini mezmum sıfatlardan ve şerre sürükleyici duygu ve temayüllerden temizleyip, mânevî nurlarla süslenme ve ilâhî te*cellîlerle hem-hâl olma şerefini sadece Allah’ı zikrederek elde edemiyeceğinden bu mevzuda da o kimsenin bir delil-i râha ve bir mürşid-i dil-âgâha rabt-ı kalp eylemesi gerekir.

Tarikatta ve mânevî terakkîde feyz almak isteyen bir sâlikin mür*şidinin râbıta ve teslimiyetine olan itimadı, ilim öğrenmek isteyen bir öğrencinin hocasının şifâhî (sözlü) ifadelerine olan bağlılığından üs*tün olmalıdır. Râbıta ve teslimiyet bu derecede olunca sâlikin kal*binde zikrullah-ı teâlâ bilâ-icbâr velâ ihtiyar husûle gelir. Hâlık ile mahluk arasında ülfet ve muhabbet zuhur eder.

Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:



صِبْغَةَ اللّٰهِ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةً وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ


“Allah’ın boyasıyla boyandık. Allah’tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz ancak O’na kulluk ederiz (deyin).”

[19]

Peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem hazretlerinden feyz almak Cenâb-ı Hakk’tan feyz almaktır. “Allah’ın boyası ile bo*yanın” âyeti kerîmesine uyarak ahlâk-ı zemîmeden kurtulup Allah ve Rasûlü tarafından istenen ahlâka yani ahlâk-ı hamîdeye sahip olan fenâ-i tam ile fenâfirrasûl ve fenâ-i tam ile fenâ fillah ve bekâ-i tam ile bekâ-billah şerefine vasıl olan mürşid-i kâmile râbıta edilmesi aşağı*daki âyeti kerîmeyle müminlere emir ve ferman buyurulmuştur:




يَااَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ى سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ


“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” [20]

Kendisine râbıta olunacak mürşidin tavır ve ahlâkı Rasûlullahın ahlâkına tâbi olmadıkça râbıtadan beklenen feyzin zuhuru imkânsız*dır. Râbıta eden sâlikin ise, şeyhinin peygamber ahlâkı ile ahlâklan-dığını, şeriat, sünnet ve tarîkat ölçüleriyle tahkîk eylemesi de mürid üzerine vâcibtir. Yoksa râbıta eden de ettiren de perişan olur*lar.

Râbıta edilecek şeyh-i kâmilde bulunması gereken vasıflar vardır, bu vasıflar şunlardır:

1-Ehl-i mücâz
2-Ehl-i selâsil
3-Ehl-i ilim
4-Ehl-i hâl
5-Ehl-i istikâmet
6-Ehl-i infâk
7-Ehl-i safâ olmalıdır.
Bu vasıfları taşımayan kişi eğer şeyhlik iddiasında bulunuyorsa şeriat ıstılahına göre hem dâl hem de mudîldir. Tasavvuf ıstılâhında ise, böylelerine lakıyt denir.

İmâm-ı Rabbânî (k.s) buyurmuştur ki: “Tarîkatımız sahâbe-i ki*râm rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmâin hazerâtının tarîkidir. Bu tarîkde, şeyh-i kâmilde marifet nuru tahakkuk ederse ifâzada hayyen ve meyyiten musâvîdir. Muhabbet tarîkiyle muhakkak ondan istifâde edilir.

Rasûlullah efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem : “İşleriniz çık*maza girdiğinde ehl-i kubûrdan manen yardım isteyin.”[21] buyuruyor.

Himmete nail olmak için mutlaka kabirin yanına gitmek şart de*ğildir, zaten bu herkes için her zaman mümkün de değildir. Bu se*bepten dolayı bulunduğu yerden Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem’in Medine-i Münevvere’de bulunan ravza-i mutahharasına veya herhangi bir evliyaullahın kabrine, ruhaniyyetine teveccüh ve râbıta yapan kişi muhakkak onlardan istifade ederler. Râbıtadan maksat muhabbet ve sevgidir.

Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem bir hadiste: “Kişi ahirette sevdiği ile beraber haşr olunur.” [22] buyurur.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hadis Buhari, Müslim
[2] Tevbe Sûresi, Âyet 119
[3] Nûr Sûresi, Âyet 37
[4] Mâide Sûresi, Âyet 35

[5] Âl-i İmrân Sûresi, Âyet 31

[6] Tevbe Sûresi, Âyet 119

[7] Zuhruf Sûresi, Âyet 36-37
[8] Yusuf Sûresi, Âyet 24
[9] Keşşaf Tefsiri
[10] Hadis Buhari, Müslim
[11] Hadis Nesâî
[12] Kütüb-i Sitte
[13] Künzü’l- Hakâîk
[14] Kehf Sûresi, Âyet 95
[15] Mâide Sûresi, Âyet 35

[16] Fecr Sûresi, Âyet 29-30
[17] Neml Sûresi, Âyet 19
[18] Hadis-i Müslim
[19] Bakara Sûresi, Âyet 138

[20] Mâide Sûresi, Âyet 35
[21] Hadis Alûsî, Ruhul Meâni,Aclûni, Keşf-ül Hafa

[22] Hadis Buhârî
 

ÜweyS

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
8 Eyl 2010
Mesajlar
40
Aldığı Beğeniler
0
Takım
Galatasaray
Değerli Kardeşimiz;

Bir insanın her hangi bir durumda Allah’ın, Peygamberimizi veya bir veli zatın huzurundaymış gibi ya da ölüm anı gelmiş gibi yapılan düşünce ve his alemine rabıta deniliyor. Bu işin esas gaye ve hedefi her an Allah’ın huzurunda olma şuuruna ermek ve bu vesile ile Onun rızasına uygun yaşamaktır.

Peygamber Efendimiz sürekli bu hal üzereydi. O her an Allah’ın huzurunda olma şuurunda olarak yaşadı. Bu anlamda bir Rabıta Peygamberimizin en büyük sünnetlerinden biridir.

Tarikattaki rabıtaya gelince: Tarikata giren bir mürit Bazı durumlarda Şeyhini düşünerek ve onun yanındaymış gibi kalp bağı kurmaya çalışarak İslam dinini daha iyi yaşamaya çalışmaktadır. Şeyh, müridini önce kendine, sonra peygamberimize en son da Allah’ü Teala’ya bağlamak istemektedir.

Bu düşünme ve rabıta Allah namına olduğundan ve İnsanları Allah’a yaklaştırma niyetiyle yapıldığından caizdir. Fakat Allah muhafaza etsin, şayet bu hareketi Allah namına değilde sırf şeyh efendi namına yapsa o zaman yanlış bir hareket olur. Bütün hak tarikatlar Kur’andan alındığı için, bunların yaptığı rabıtaların da izahını Kur’ana zıt olmayacak şekilde yapılması icap eder. Yoksa hak bir yol olmaz.

Eğer bu yola girmeden doğrudan Allah’a rabıta yapabilirsek en güzelini yapmış oluruz.

Ölümü düşünüp bir gün bende öleceğim diye rabıta yapmak da güzeldir. Kabir, ahiret, haşir, sırat, cehennem gibi alemleri de rabıta yaparak daha dikkatli yaşamaya çalışmak da tavsiye edilebilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
 

mrza44

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
21 Nis 2011
Mesajlar
1
Aldığı Beğeniler
0
Kendini her an Allahın karşısında imiş gibi düşünmek büyük maharettir.
Kendini büyük bir zatın karşısında düşünmenin bir sakıncası yoktur.
Ancak konu din olunca esas Kurandır. Allah aracılar edinmemizi yasaklamıştır.

“İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun berisinden veliler edinenler "Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz." derler. İşte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran Kimseleri doğru yola
sokmaz.” (Zümer 39/3)

Allahın sözünden sonra hala ağzını eğip bükenler ancak kafirler ve munafıklar güruhudur.

Rabıta kuranda emredilmektedir. Bu rabıtayı alimler şöyle açıklamıştır:

1. İslam ülkesinin sınır boylarında nöbet tutmak ve düşmana karşı uyanık olmak. (murabatanın hakiki manası)

2. Nefsin hilelerine karşı uyanık olmak. (murabatanın mecazi manası)

İslam dininde Allah ile kul arasında aracı olarak şahız kullanmak şirktir. İslam alimleri öğrencilerine suretlerini değil bilgilerini aktarırlar.

Her halde Allahın kitabındaki sözünü tekrarlamak gerçek müminler için faydalı ve yeterli olacaktır.

“İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun berisinden veliler edinenler "Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz." derler. İşte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran Kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer 39/3)
 
Üst Alt