Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
SEYR U SÜLÛK İLE İLGİLİ MESELELER

- İrşad ve tebli nedir? Mübelli kime denir?
- İrşad, da'vet ve tebli kelimelerini birlikte de erlendirmek gerekir. Davete konu olma açısından insanlık, ümmet-i davet ve ümmet-i icabet olmak üzere ikiye ayrılır. Ümmet-i icabet kavramı Hz. Peygamber'in davetini tanıyıp ona ba lanmış olanlar hakkında kullanılır. Ümmet-i davet ise henüz İslamla müşerref olmamış kimseler hakkında kullanılan bir kavramdır. Davet ve tebli ise ümmet-i davete yapılan ça rılar hakkında kullanılır. Davet, İslamî gerçeklere ça rıdır. Tebli , Allah'ın emirlerini Allah'ın kullarına duyurmaktır. Tebli yapan kişiye mübelli denilir. Nitekim Kur'an'daki: "Sana düşen sadece tebli dir," (Âlü İmran, 3/20) "Rabbının yoluna hikmetle, güzel ö ütle ça ır (davet et)!" (en-Nahl,16/125) ayetleri bu anlamları teyid etmektedir. Kur'an'da rüşd ve reşed kalıplarında kullanılan irşad ise dünyevî ve uhrevî istikamet vermek, yol göstermek anlamınadır. Bu itibarla irşadın muhatabı müminler, davetin muhatabı genellikle müslüman olmayan topluluk ve kişiler, tebli in muhatabı ise hem müminler, hem de mümin olmayanlardır. Mübelli , insanlara dünya ve ahırete yönelik yanlışlıklarını tamir ve tashih imkanı sa lar. Sûfilerin yaptı ı hizmet daha çok irşad faaliyeti olarak adlandırılır. Sofiler irşad hizmetinin yanısıra bazan gayr-ı müslim topluluklarda tebli görevi de üstlenirler. Bunlardan başka İslam toplumlarında kötülü ün yayılmasını önlemek, hayrın yaygınlaşmasını sa lamak amacıyla "hisbe" adı verilen emr bilma'rüf ve nehy anilmünker görevi yapan bir teşkilat daha vardır. Bu teşkilat devletin kontrolündeki polis örgütü niteli indedir. Tebli , davet ve irşad, farz-ı kifaye hükmündedir. (Mürşid ve özellikleri için ayrıca bk Şeyh-Mürşid Meseleleri)
- Seyr u sülûk ne demektir?
- Tasavvuf ve tarîkatlardaki e itim ve terbiye işine verilen genel ad seyr u sülûktür. Lügatte seyr gezmek, seyr etmek ve yürümek anlamınadır. Sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir. Tasavvuf ıstılahında seyr, cehaletten ilme, kötü huylardan güzel ahlaka, kulun fanî varlı ınıdan Hakk'ın varlı ına yönelmektir. Sülûk, tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakk'a vuslata hazırlayan ahlakî e itimdir. Bir başka ifadeyle seyr u sülûk, tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar geçece i sahaların adıdır. Seyrin başı sülûk; yani yola girmek, sonu da vusul; yani Hakk'a vuslattır. Hakk'a vuslat Allah'ı görüyormuşçasına kulluk (ihsan) şuûruna ermek, daima Hakk ile beraber bulundu u (maiyyet-i ilahiyye) bilincini yakalamak, O'na teslim olup O'ndan razı olmaktır. Her iş ve fiilin gerçek failinin Allah oldu unu kavramak ve varlık iddiasından kurtulup gerçek tevhîde ermektir. Can mülkünde ve cihan mülkünde Hakk'ı hakim kılmaktır.
- Tasavvuf erbabında mutlaka herkesin seyr u sülûke girmesi gerekli oldu u ve intisab edenin kurtulaca ı anlayışı var. Bu do ru mudur?
- Tasavvuf erbabının herkesin seyr u sülûke girmesi konusundaki gayretlerinin muhtemel iki sebebi vardır. Birincisi insanda fıtrî olan gayret duygusudur. Çünkü herkes mensup oldu u sosyal çevreyi sever ve insanların orada yer almasını arzular. İkincisi kendilerinin tarikat ve tasavvufa girmekle elde ettikleri manevi hazzı başkalarının da tatmasmı arzu etmeleridir. Çünkü tasavvuf ve seyr u sülûk, dînî hayatı bir model şahsiyet etrafında, toplum atmosferi ve manevi kontrol mekanizması içinde gerçekleştirdi inden bir birliktelik ve paylaşım ortamı do urmaktadır. Tasavvufta seyr u sülûkte süreklilik ve devamlılık esastır. Tarikata girmekle iş bitmez. Adam vardır tarikata girmiştir ama tarikatın ve dînin kendisine yükledi i sorumlulukları yerine getirmedi i için manevi açıdan tarikata girmeyenlerden daha geride olabilir. Ancak cemaat arasında bulunan böyle birinin uyarılıp düzeltilme şansı daha fazladır. Kulluk görevleri gere i gibi yerine getirilmeden hiçbir ba lılık tek başına yetmez. Bayezid'in müridlerine: "Bayezid'in derisine girseniz onun ahlakıyla ahlaklanmadıkça bir işe yaramaz?" sözü bu anlamadır.
Seyr u sülük ve intisab, dünyevi ve uhrevi kurtuluşun tek reçetesi de ildir. Çünkü manevi kurtuluş, son nefese ba lıdır. Son nefeste iman selameti elde etmenin yolu, bu dünyada istikamet üzere yaşamaktır. Takvaya ermektir, îbadet ve muamelatta ihsan ve ihlasta devamlılıktır. İnsan bunları hangi surette gerçekleştirebiliyorsa ona sımsıkı sarılmalıdır. Süfîler bu duyguları seyr u sülûk ile gerçekleştirdiklerinden bu konuda ısrarlı davranıyorlar.
- İntisab edip seyr u sülûke girmeyenin durumu çok mu vahimdir? İntisab eden kişi, zayıf da olsa, bu halka içinde oldu u müddetçe kurtulur mu?
- Gerek tasavvuf kaynaklarında, gerekse tarikat büyüklerinin söz ve sohbetlerinde intisab edip seyr u sülûke girmeyen kişinin durumunun çok kötü oldu unu gösteren ifadelere pek sık rastlanmaz. Ancak seyr u sülûk ehlini istihfaf eden bazı kimselerin durumlarının vehametini gösteren rivayetlere rastlanabilir. Sadece intisab etmiş olmak ve bunu bir varlık sebebi görmek do ru de ildir. Allah'ın kullarını ve dostlarını sevmek, sevenlerle beraber olmak "Kişi sevdi iyle beraberdir." ilkesine göre manevi kazanç sa lar. Nitekim Buharî'nin rivayet etti i uzunca bir hadiste Allah, kendisi için bir araya gelen ve zikreden kullarını ba ışladı ını; hatta dünyevi bir amaçla o zikredenlerin arasında bulunan kimsenin de bu ba ışlanmadan hissedar oldu unu belirtmektedir.(Buharî, Deavât, 66) Bu hadis iyiler ve zikir ehli arasında bulunmanın kurtuluşa vesile olaca ını belirtmekte; bir bakıma iyiler ve zikir ehliyle birlikteli e teşvik etmektedir. Tasavvuf erbabının ümidi, belki bu hadisteki ehl-i zikir ile birlikte bulunanlara gelecek rahmet müjdesidir.
- "Dervişler öldükten sonra kabirlerinde seyr u sülûklerini tamamlar" deniliyor. Hatta bu söz Bahaeddin Nakşbend'e atfediliyor. Ne dersiniz?
-Ölüm kişinin amel ve dünya ilişkisini kesen bir vakıadır. Ölümden sonra amelin sona erdi i kitap ve sünnetle sabittir. Ancak, nasıl müminlerin cennette, kafirlerin cehennemde ebedî olarak kalmaları niyyetlerine göre verilmiş bir karşılık ise, sülûke girmiş olan kimsenin sa lam bir niyyetle girdi i yolun ve amellerindeki devamlılı ın afvına medar olması da niyyetlerine mukabildir. Müminlerin birbirleri hakkında hüsn-i şehadetlerinin afv-ı ilahîye medar oldu u hadis-i şerifle sabittir. Nitekim hayırla yad edilen ve hakkında hüsn-i şehadette bulunulan bir cenazenin ardından Allah Rasülü üç defa "vacib oldu" buyurdu. Daha sonra şerle anılan bir kimse hakkında da aynı şeyleri söyleyince kendisinden bunun hikmeti soruldu. Allah Rasülü: "Hayırla yadetti inize cennet, şerle yad etti inize cehennem vacib oldu." buyurdu. Ardından üç defa: "Sizler yeryüzünde Allah'ın şahidlerisiniz." dedi (bk. Müslim, Cenaiz, 60). Sülûkün amacı kulluk, sonucu da Allah nasîb etmişse cennettir. Kabirde sülûkün tamamlanması ile ilgili bu söz, tasavvuf yolunda mürşid ile mürid arasındaki vefa ve sevgi duygusunun hüsn-i şehadete medar olaca ını, bunun da ahirette işe yarayaca ını göstermektedir. Bu hadis-i şeriften, vefatında müridin çevresinde toplanan mürşid ve ihvanın yapaca ı bir tezkiyenin terfî-i derecat olaca ı, seyr u sülûkünü tamamlamış olanların ecri derecesine ulaşaca ı anlaşılmaktadır. Herhalde sözün söyleniş maksadı bu olmalıdır.
- Şer'i açıdan yaşantısı düzgün olmayan, amelleri eksik bazı kimseler tarikata ba lanıyor ve Peygamberimiz'i gördüklerini iddia ediyorlar. Bu nasıl olur?
- Tarikat ve tasavvuf, şeriatı daha iyi yaşamaya yarayan hir e itim sürecidir. Bu yüzden tarikata ilk giren herkesin her bakımdan mükemmel olmasını beklememek gerekir. Zaten bir mürşide intisab eden kimselerden gerçek anlamda istifade ile kemale erip "velî" olabilenlerin sayısı mahduddur. Di erleri o şemsiyenin altında hiç olmazsa "şakî" olmaktan kurtulmak için bulunurlar. Böyle bir mürşide intisab etmemiş olsa çok daha kötü işler yapması muhtemel olan bu kişiler, bu sayede kendilerini korumuş olurlar. Allah Rasülü'nün ashabına bakılacak olursa orada da durumun aynı oldu u görülecektir. Bütün sahabilerin manevi kemali eşit de ildir. Yıllar yılı Sevgili Peygamberimiz'in yanında bulunmuş Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali ile, adları bile duyulmamış sahabiler bir de ildir. İçlerinde içki içen, zina eden ve namaz konusunda tenbellikleri olanlar da vardır. Ama faziletleri Efendimiz'i görmek ve ona teslim olup inanmaktı. Bu itibarla bugün tasavvuf erbabı arasında şer'i bakımdan kusurlu insanların bulunmasını tabii karşılamak gerekir. Tabii olmayan bu hallerini be enip bunu bir fazilet sananların durumudur. Ayrıca kalb ve ona ba lı olan sevgi, ile kusur ayrı ayrı şeylerdir. Kişi ibadet hayatı açısından kusurlu olur ama, gerçekten çok engin bir sevgi ile Allah Rasülü'ne ba lı bir aşık olabilir. Bu aşkı sebebiyle onu rüyasında görebilir. Ama onun böyle bir rüya görmesi fazilet için yeterli de ildir. Çünkü fazilet, ihlaslı amel ve takvadadır. Kimin ihlaslı, kimin takva ehli oldu unu tam olarak bilebilecek yalnız Allah Teala'dır. Ayrıca Gazzali gibi bir kısım sofiler, "mükaşefe halinde meleklerin peygamberlerin ruhlarının görülebilece ini" belirtirler. (bk. Gazzali el-Münkızü mine'd-dalal, 50)
-
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
Tarikatta seyr u sülûke girmiş birisinin televizyon seyretmesi ve televizyona çıkması do ru mudur?
- Televizyon ça daş bir iletişim ve etkileme aracıdır. Gücü herkesçe bilinmektedir. Maalesef bugün önemli ölçüde şerr yollarda kullanılmaktadır. Ama kötülük televizyonun bizzat kendisinden de il, programlarından kaynaklanıyor. Tasavvufi telakkîye göre kalb ve zihni en meşgul eden şey, gözle görülen şeylerdir. Kalbin zikre yo unlaşabilmesi için "nazar ber-kadem" yani bakışları ayak ucuna yo unlaştırıp sa a sola bakınmamak tavsiye edilmiştir. Bunun amacı kalbi meşgul edecek şeylerin göz aracılı ı ile kalb ve zihne girmesini önlemektir. Bu bakımdan da seyr u sülûke girmiş bir kimsenin televizyon seyretmeyi azaltması elbette yararlıdır. Televizyona çıkmak meselesine gelince, televizyona çıkan bir tarik mensubu herhalde ümmete yararlı şeyler söylemek üzere çıkacaktır. E er öyleyse mesele yok. Ama başka amaçlarla ve malayani için çıkacaksa elbette zararlıdır. Burada önemli olan program, söylenen söz ve verilen mesajdır.
- "Şu tarikata girece im fakat şu adam olmasa" demek geçerli bir ma'zeret midir?
- Tasavvuf ve tarikat, bir gönül ve sevgi işidir. Kalb ısınmadan ba lılık olmaz. Tabii burada ısınmadan murad kalbin birinci derecede mürşide ısınmasıdır. Mürşide kalbî olarak ısındıktan sonra çevresinde hoşlanmadı ı insanların bulunması ma'zeret olmamalıdır. "Gülü seven dikenine katlanır" derler. Mürşide olan sevgi, çevresindekinden nefrete engel olmalıdır. Çünkü insanların hoşlanmadı ımız taraflarına katlanmak da manevi bir görevdir. Bilmek gerekir ki bu alemde celal tecellîsiyle cemal tecellîleri daima birliktedir. Bakınız Niyazî Mısrî ne güzel söylemiş:
Cemali zahir olsa tîz celali yakalar ânı
Görürsün bir gül açılsa yamnda hâr olur peydâ
Bir takım kimselerin varlı ından rahatsız olmak, manevi e itim ve sabırla aşılması gereken bir eksikliktir. Çünkü seven, sevdi inin sevdiklerini sevmek, en azından onlara katlanmak borcundadır. Bu tür so ukluk ve sevgisizli in neden kaynaklandı ına da bakmak gerekir. Çünkü ço u zaman bu tür şeyler nefsten kaynaklanır. So ukluk nefsten kaynaklanınca, onu aşmaya çalışmak gerekir. Ancak bu so ukluk, o kişide bulunan şer'î kusur ve hatalardan kaynaklanıyorsa o zaman işi dedikoduya vardırmadan kendisine veya mürşide duyurmak gerekir. Böylece kişinin içi rahat olur, görevini yerine getirmiş olur.
- Tasavvufa girmeden önce belli dini e itim almak gerekir mi?
- Tekke ve medreselerin ortaklaşa faaliyet gösterdi i dönemlerde kişiler önce medresede dînî ö renim görür, ardından manevi e itim için tekke ve tarikatlere intisab ederlerdi. Bugünün şartlannda bu pek mümkün görünmüyor. Bununla birlikte bugün işin bilincinde olan mürşidler müridlerine seyr u sülûke girerken önce ilmihal ö renmelerini tavsiye etmektedirler. Çünkü farz ve haramlar bilinmeden tasavvufun tarif etti i zahidane hayatı yaşamak zordur. Türkçe'de kişinin gündelik hayatta lazım olan bilgilere "İlmihal" adının verilmesi tesadüf de ildir. Bu isim dînî bilgilerin maneviyat ve hal ile beslenmesi lüzümunu göstermektedir. Bu bakımdan tasavvuf ve ilmihali birbirinden soyutlamadan ö renmek ve birini di erine alternatif görmemek gerekir. Önce temel fıkhî bilgiler ö renilince İslam tasavvufunu yaşamak kolaylaşır.
- Letaif nedir? Letaifin çalışmasında özel bir yöntem var mı?
- Letaif kelimesi latifenin ço uludur. İnsanın maddî kalb ile alakası bulunan, ruh ve nefs gibi manevi varlı ı için kullanılan cevheridir. "Latif," esma-i hüsnadandır. Lütufkar anlamına geldi i gibi, ince, cismi olmayan, gözle görülmeyen anlamına da gelir. Nitekim: "Gözler O'nu idrak edemez. O gözleri idrak eder. Latif'dir. Habîr'dir." (el-En'am, 6/103) ayetindeki "Latif' bu anlama, yani gözle görülmeyen ama herşeyden haberdar olan anlamındadır. "Latife" de aynı kökten olup gözle görülmeyen anlamı taşır. Nakşbendiyye'de ruhun altı latîfesi vardır. Bunlardan biri halk (yaratılış) alemine, beşi emr alemine aiddir. Emr alemine aid olanlar: "Kalb, ruh, sırr, hafi, ahfa"dır. Bunlara letaif-i hamse denir. Halk aleminden olan ise "nefs-i nâtıka"dır. Seyr u sülûk sırasında önce emr aleminden olan letaif-i hamsenin sırasıyla zikre iştiraki sa lanır. Kalb, ruh, sırr, hafi, ahfa denilen bu latifeler çalışmaya başlayınca sıra nefs-i natıkaya gelir. Bunların çalışma şeklini tarif edecek olan kimseler irşada mezun olanlardır. Bunların çalışmasında en önemli unsur salikin bunların zikrinde o bölgeye yo unlaşabilmesi ve dış dünya ile irtibatını kesip kendi içine dönmesidir. Letaif bu yo unlaşmaya ba lı olarak erken veya geç çalışmaya başlar. Ancak amaç letaifin çalıştırılması de ildir. Belki huzûr-ı kalbe, şerh-i sadra; yani insanın gö sünün îman ve itminan ile genişlemesine vasıtadır. Emr alemine aid olan letaifin mahalli sadır; yani gö üs kafesidir. Burada sol memenin iki parmak altında "kalb", onun tam simetri i olan sa memenin iki parmak altında "ruh", sol memenin iki parmak üstünde "sırr", onun simetri inde sa da "hafî" ve hepsinin üstünde orta noktada "ahfa" yer alır. Bu mahallerde vücudun kan ve sinir hareketiyle hafî olarak yapılan zikre katılır hale gelmesi, letaifin çalışması ve dolayısıyla şerh-i sadrın gerçekleşmesi demektir. Şerh-i sadır ile beden zakir hale gelince insanın ihsana ermesi kolaylaşır. Çünkü hedef ihsan ve vuslat-ı ilahiyyedir. Tabiî bu noktaya gelinceye kadar başka yapılacak görevler ve aşılacak merhaleler de vardır. Ancak soru sadece letaifi sordu u için bu kadarla iktifa ediyoruz.
- Avamdan bazı müridlerin letaifleri aleni çalışıyor. Buna mukabil ilmiye sınıfından olanların çalışmıyor. Sebebi nedir?
- Letaifin avamdan bazılarında alenî olarak çalışıyor olması, tek başına bir üstünlük sebebi de ildir. Sadece kalbin zikir yetene ini gösterir. Bu istidadın ibadet, ihlas ve güzel ahlak ile birleşmesi kişide kemal yolunu açar. İlmiyye sınıfından kimselerin letaifinin di erlerine göre daha geç çalışması kendileri için bir nakîsa olarak de erlendirilmemelidir. Zeka gibi kalbin de yetenekleri şahıslara göre de işir. Ancak zekası gelişmiş ve zihnî kabiliyetleri öne çıkmış bir insandan kalbî faaliyetlerinin de aynı boyutta olması beklenerek yanlış yargıya varılıyor. Avamdan olan kişi sadece kalbine yo unlaştı ı ve teslimiyyeti de fazla oldu u için belki daha çabuk yol almaktadır, îlmiyyeden olan kişi, iyi bir biçimde kalbine yo unlaşabilse o da sür'atle yol alır. İlim ve teslimiyyete dayalı sülûk, erdiricilik bakımından di erinden geri de il, daha ileridir. Fakat yo unlaşma ve teslimiyyet her zaman aynı oranda mümkün olamamaktadır. Nitekim ilim ehlinden kişilerin teslimiyet ve yo unlaşma sayesinde avamla kıyaslanmayacak bir sür'atte yol aldıklarının örnekleri tasavvuf tarihinde pek çoktur.
- İlmiye sınıfı tarikatlara itiraz ediyor veya so uk bakıyor. Avam hemen teslim oluyor ve mesafe kat'ediyor? Sebeb ve hikmeti ne olabilir?
- İlmiyye sınıfının tasavvuf ve tarikatlara bütünüyle so uk baktı ını söyleyemeyiz. Evet, erbab-ı ilim arasında tasavvuf ve tarikatlara karşı çıkanlar vardır. Ancak bunlardan her birinin tasavvufa karşı çıkış sebebi farklıdır:
a- Bir grup tasavvufun ihtiva ve telkin etti i hususları kabul etmekle birlikte tasavvuf gruplarında kendilerince gördükleri bir takım hatalar ile varlık ve alem konusundaki vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd gibi farklı düşünceler sebebiyle tasavvufa karşı çıkmakta; bazı grup ya da kişilerde gördükleri eksik ve hataları genellemektedirler.
b- Di er bir grup ise ilmin insana verdi i güven, kendini be enme ve kıskançlık duygusu ile tasavvuf ve tarikatlara karşı çıkmaktadır. "Benim bu kadar ilmim ve şu kadar eserim var, halk niçin benim de il de falan şeyh efendinin etrafında toplanıyor", diye düşünmektedirler.
Aslında olaylara bakışta öncelikler son derece önemlidir. Mes'eleye kalbî hayat önceli i açısından bakanlar, tasavvufun ruhî bir derinlik gerektirdi ini farkederek ö renmekle, yaşamak ve hazz almanın başka başka şeyler oldu unun farkına varmaktadır. Tasavvuf konusunda yanlış yargıların oluşmasında iki tarafın da kusuru vardır. Sûfiler yollarında bulunabilecek eksik ve kusurları tashihe gayret göstermeli, ilim erbabı da bir takım sûfiyye gruplannda gördükleri eksik ve yanlışları genelleştirmeyi bırakmalıdır. İki grup da kendini di erinin alternatifi olarak görmekten vaz geçmelidir.
Yönelişleri kalbî hayat öncelikli avamdan insanlar, herhangi bir iddia sahibi olmadıkları için daha kolay teslim oluyor ve daha çabuk tevbeye yöneliyorlar. İlim ehli kişiler ve din hizmetlileri ise: "Nasıl olsa biz bir dînî hayatın içindeyiz, üstelik bu işin ilmini yaptık, okuduk ve okutuyoruz" düşüncesiyle hareket ederek böyle bir ba a lüzum görmemektedirler.
-
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
Tasavvufta zulmanî perdelerden nûranî perdelere; gafletten zikre ermek için ne yapmak gerekir? Gönüldeki manevi temizlik nasıl yapılır?
- Tasavvufta "hicab" adıyla anılan ve kulun Allah ile yakınlı ına engel olan perdeler genellikle zulmanî ve nûranî hicab olmak üzere iki adla anılır. Zulmanî hicab, beden kaynaklı; tenle ilgili maddî perdelere denir. Nûranî hicab ise ruh kaynaklı hicabdır. İnsan ruhu "Ben Adem'in yaratılışını tamamladı ım zaman ona rûhumdan üfündüm." (el-Hicr, 15/29) ayet-i kerimesinin ifadesine göre ilahî menşelidir. İnsan ruhu ten kafesine girdikten sonra maddî ve zulmanî bir hicab ile perdelenmiştir. insanın hamurunda "anasır-ı erbaa" denilen toprak, su, hava ve ateşten oluşan dört unsur vardır. Bunlardan toprakla su, zulmanî özelli e sahiptir. Et ve kemikten meydana gelen insan vücüdunun temel unsuru toprak ve sudur. Bu yüzden tasavvufta zulmanî hicab sayılan bedenin ve bedenî ihtiyaçların riyazat ve mücahede ile inceltilmesi gerekir.
Mücahede ve riyazat, bedenin ruhî ihtiyaçların önüne geçen taleplerini önlemede insana ba ışıklık ve irade gücü kazandırır. Çünkü bedenin zulmanî perdeleri tensel ihtiyaçların iradî kontrolü ile incelir. Bu sayede ruhun beden üzerindeki etkisi artarak zulmanî perdelerin ruhanî perdelere dönüşmesi sa lanır. Farzların yanısıra yapılan nafile ibadet ve zikirler, ruhanî perdelerin incelmesini ve böylece ilahî vuslatın gerçekleşmesini; kulun "Allah'ı görürmüşcesine kulluk şuûruna ermesi" ni sa lar. Kalb zakir hale gelince gaflet asgarî seviyeye düşer. "Maıyyet-i ilahiyye" gerçekleşti i için gönüldeki manevî temizlik tahakkuk eder. Kulun gönlünde "ilahî emirlere ta'zim ve yaratıklara şefkat duygusu" yerleşir.
- Herhangi bir tarikatta gördü ümüz yanlış bir tavrı "Şüphelilerden kaçınmak" ilkesi çerçevesinde terk mi edece iz, yoksa kabul mü?
- Tarikata girmeden önce mürşid aramak ve gönlün ısınaca ı bir mürşid ve şer'î ölçüleri kollayan bir tarikat bulmaya özen göstermek ilk görevdir. Önemli olan bu aşamada, karar vermeden önce istişare ve istiharelerle bir gönül doygunlu una ermektir. E er başlangıçtaki araştırma faslı sa lam olursa bundan sonra vesvese az olur ve yanlış yollara girme endişesi olmaz. Ancak bununla birlikte daha önce de temas etti imiz gibi, haramları helal, helalleri haram sayan ve farzları bile işlemekten geri duran bir şeyhin bu tür hata ve kusurları elbette ondan uzaklaşmayı ve yenisini aramayı gerekli kılar. Ama insanlar ve gruplar arasında farz ve haram gibi kat'î olarak bilinen şer'î ahkamın dışında sosyal hayatla ilgili konularda farklı düşünce ve tavırların bulunması tabiidir. Bunları cemaattan uzaklaşma sebebi haline getirmek uygun olmaz. Ayrıca kusur arama saplantısından kurtulmak gerekir. Zaten sevgi olan ortamda kusur aranmaz. Kusur aramaya başlayan kişilerde sevgi azalmış demektir. Böyle olunca da mürşidinden istifadesi zorlaşır, hatta imkansızlaşır. Böyle zamanlarda gitmek, kalmaktan her iki taraf için, daha iyidir.
- Dört hak mezhebin imamlarının tasavvufla ilişkisi ne idi? Onların bu husustaki görüşlerinden bahseder misiniz? Bîr de bu konuda "Numan'ın son iki yılı olmasaydı helak olmuştu!" sözü var. Bundan maksad nedir?
- Tasavvufu bir zühd, manevi bir e itim, rabbanîlik ve ihsan manasına aldı ımız zaman dört mezhep imamını bunun dışında görmek mümkün de ildir. Çünkü mezhep imamları ve hadis uleması hep belli bir zühdi hayatın içindedirler. Dünya tamaı, şöhret ve şehvet onların sür'atle kaçıp uzaklaşmaya çalıştı ı hususlardır. İmam-ı Azam'ın kadılı ı kabul etmeyişi, ticarî hayatta helal kazanç tutkusu, İmam Malik'in Hz. Peygamber sevgisi, İmam Şafiî'nin zahid ve sûfîlere karşı takdirkar ifadeleri, İmam Ahmed'in Kitabu'z-zühd yazacak kadar zahidlik tutkusu, hep bu özelliklerinden dolayıdır. Nitekim İmam Gazzalî İhyau ulumi'd-din adlı eserinin başında ilmin faziletini anlatırken bu büyük imamların zühd ve takva hayatlarına da temas etmektedir. Tasavvufu tarikat ve şeyhe intisab ile seyr u sülûk manasında düşündü ümüz zaman dört imam devrinde henüz bu manada bir sistem gelişmemişti.
İmam-ı Azam'a atfen menakıb kitaplarında geçen ve Ca'fer-i Sadık'ı tanıdıktan sonra hayatında meydana gelen manevi de işikli i anlatmak üzere rivayet edilen: "Son iki yılım olmasaydı Nu'man helak olmuştu." sözü kendisinin ilme güvenmek gibi bir hataya düşece ini; ancak Hz. Ca'fer'i tanıdıktan sonra işin zühd ve takva boyutunun da farkına vararak bu vartayı atlattı ını ifade etmektedir. Bilindi i gibi Ca'fer-i Sadık ehl-i beyt imamlarından ve tasavvuf ricalindendir.
 
Üst Alt