1.Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed (SAV)
Hilkatte ve fıtratta en güzel, ahlakta en mükemmel, varlı ın sebebi, alemlerin rahmet peygamberi, insanlı ın yegane önderi, vahyin mihveri, Kur'an tebli cisi, ahiret müjdecisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a), bütün silsilelerin çıkış noktası, en büyük ve ilk halkası. Bu yüzden tefsirin de, hadisin de, fıkhın da, ilm-i kelamın da, tasavvufun da başı O.
Allah'ın övüp yarattı ı; insanlı a rehber yaptı ı, O'na itaati kendisine itaata denk saydı ı; O'nu sevmeyi kendisini sevmek diye niteledi i büyük peygamber. O'nun ahlakı Kur'an'dı. O bir nebiy-yi ahir zamandı. Hilkatin fatihası, nübüvvetin hatimesiydi. Bu özellikleriyle îtikad, îman ve ahlakta; ibadet ve muamelatta biricik örnek şahsiyet; yani üsve-i hasene'dir O. Nitekim hakkında Allah Teala: "Allah'ın peygamberinde sizin için Allah'ı ve ahiret gününü umanlar için güzel bir örnek (üsve-i hasene) vardır." (el-Ahzab, 33/21) "Sen yüce bir ahlak üzresin." (el-Kalem, 68/4) buyurmaktadır.
KAFİLE BAŞI
"Güzel örnek", olması, "yüce bir ahlak" sahibi bulunması sebebiyle, İslam ruh e itimi, ahlak ve zühd demek olan tasavvufî hayatın kafile başı da O'dur. O'nun mübarek sözleri, halleri ve güzel ahlakı tasavvufun temelidir. Bu yüzden biz burada O'nu anlatma konusundaki aczimizi itiraf ederek O'nun ahlak, zühd ve ruh hayatına aid, ayet ve hadislerin aydınlı ında, bir kesit sunmaya çalışaca ız. O'nun kemalini ve cemalini bizim kelime kalıpları içine sı dırmamız mümkün de il. Çünkü O, ahlakî kemalini, Rabbının e itimiyle kazandı ını itiraf ediyor, "O'nun ahlakı Kur'an'dı" diyen hadisler de bunu do ruluyor. Bu yüzden O, beşeriyete telkin etti i ahlakî umdeleri önce kendi şahsında uygulardı.
Bir insanın ahlakî olgunlu una en iyi şekilde vakıf olanlar, elbette en yakın çevresinde bulunan aile efradı ve yakın dostlarıdır. "Da yanına varınca küçülür" derler. Bu yüzden büyük sandı ımız pekçok kimseyi yakından tanıyınca büyüklüklerinin zail oldu unu görürüz. Ama Allah Rasûlü (s.a.) böyle de il. Çünkü O'nu yakından tanıyanlar, en mahrem hallerine vakıf olanlar, O'nun ahlakî kemalini anlata anlata bitirememektedir. İlk eşi Hz. Hatice'den di er zevcelerine, özellikle Hz. Aişe'ye, kızı Fatıma (r. anha), damadı Hz. Ali (r.a), evladlı ı Hz. Zeyd (r.a) ve hizmetçisi Hz. Enes (r.a)'a varıncaya kadar O'nun yakın çevresindekiler, O'nun ahlakî kemalini övmekte ve O'nun eşsiz bir ahlakî olgunlukta bulundu unu anlatmaktadırlar. "Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen" bir peygambere yakışan özellikler, ashabının hayranlı ını uyandıracak ve onlara örneklik yapacak bir düzeydeydi. İnsanlara olan ilgisi ve sevgisi, halkın kendisini, öz benliklerinden daha çok sevme neticesini do urmuştu. Zaten e itimde ana gaye de bu de il miydi? O, ümmetine ve ashabına karşı bir baba konumundaydı. Hanımları da anne. Ümmet de bu ailenin evladları ve birbirlerinin kardeşleri. O kurdu u ahlakî e itim sistemi içinde ümmeti bir ailenin sıcak ortamında yetiştirmek istiyordu. Tasavvufta da durum böyledir. O'nun "insanları manen yetiştirip ahlakî olgunlu a erdirme" diye özetleyebilece imiz "irşad" hizmeti tasavvufun görevidir.
RÛHÎ HAYAT
Tasavvuftaki ruhî hayatın da Hz. Peygamber (s.a)'in hayatında pek can alıcı örnekleri vardır. O, peygamberlik öncesi Hira ma arasındaki halktan uzak, halvet ve inziva yaşantısıyla vahy-i ilahî'yi alacak, Cebrail'i melek hüviyetiyle görecek ruhî kemale hazırlanıyordu. O'nun hayatının bu devresi, bir takım riyazatlar, ruhî tecribeler ve kainatın yaratıcısını tefekkür gibi iman ve yakîni artırıcı ön hazırlık devresiydi. Mutasavvıflardaki halvet, çile ve erbain hayatı bir bakıma O'nun bu ruhî tecribe dönemiyle benzerlikler arzetmektedir.
Manevî ve ruhî yükselişte kemale ermiş ve -varsa- gelmiş, geçmiş bütün kusur ve hatalarının ba ışlandı ı Kur'an lisanıyla haber verilmiş bir peygamber olmasına ra men O, ibadet ve taatta daima en ileri noktada bulunmuş; gece teheccüd namazını, gündüz nafile orucunu ihmal etmemiştir.
Yaşayışı ve hayat tarzı itibariyle zühd ve sadeli i esas aldı ından, her devirde, her insanın uygulayabilece i bir hayat modeli sunmuştur insanlı a. İbadette ifrat ve tefritten uzak bir orta yol izlerken, dünya ve dünyaya meyl konusunda zühd yolunu seçmiş, taat ve muamelatta ise azimet ve takvayı önde tutmuştur.
Kurdu u devletin sınırları Arabistan yarımadasını aştı ı; ganimet mallarıyla devlet hazinesinin dolup taştı ı zamanlarda bile dünyaya ve dünyalıklara ilgi duymamış, zahidane tavrını elden bırakmamıştır. Evinde sıcak bir çorba pişirmeden; ocak kaynamadan hurma ve su ile geçirdi i günlerin sayısı pek çoktur. Hanımları bir ara bu hayata dayanamayarak O'ndan dünyalık talebinde bulundular. O, ayrılmayı bile göze alarak onlara bir aylık bir düşünme süresi verdi. Arkasından nazil olan şu ayet-i kerimeyle onların Allah ve Rasûlünü tercih ettiklerini bildirmeleri üzerine onlara döndü: "Ey peygamber, hanımlarına de ki: E er bu dünya hayatı ve onun zînet ve parlaklı ını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Yok e er Allah'ı ve Peygamber'ini ve ahiret yurdunu arzu ediyorsanız, Allah aranızdan iyi olanlara büyük mükafat hazırlamıştır." (el-Ahzab, 33/28-29)
ZÜHD
Rasûlullah'a göre zühd, helali haram kılmak, ya da malı zayi etmek de ildi. Aksine Allah'ın lütfuna kendi elinde olandan fazla güvenmekti. Malıyla bir musîbete u radı ında giden maldan ziyade musibetin sevabı na gönül vermekti.
Hanesi, hane halkının yaşantısı hep mütevazı idi. Süslü, gösterişli, göz kamaştırıcı manzaralardan hoşlanmazdı. Nitekim evini süslü örtülerle donatan kızı Fatıma'nın evine girmeden geri dönmüş, "süslü yerlerde barınmak bize yakışmaz" buyurmuştu. Eşi Hz. Aişe validemizin evinin tavanını örtülerle süsledi ini görünce ona bunları çıkarttırmıştı.
Yata ı bazan bir kilim parçası, bazan içi hurmalifi dolu bir deri, bazan da hasırdan ibaretti. Nitekim İbn Mes'ûd'un anlattı ına göre bir keresinde hasır üzerine yatan Allah Resûlü'nün mübarek vücudunda hasır iz bırakmıştı. Bunun üzerine "Keşke hasırın üzerine de bir şey sersek de, öyle yatsaydınız." denildi inde:
"Dünya ile benim ne ilgim var? Onunla ben bir a açla, altında bir miktar dinlendikten sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyiz." buyurdu.
O'nun zühd ve kanaat mektebinden yetişen nice vali ve idareciler, O'ndan aldıkları zühd dersiyle günde bir dirhemlik masraf standardıyla beldeler ve memleketler idare etmişlerdir. Çünkü hayatını bir dirheme göre tanzim ederek ihtiyaçlarını sınırlayabilen insan, kalan zamanım ulvi bir davaya hasretmek, insanlara hizmete tahsis etmek imkanına sahip olur. Zîra insanda ihtiyaç ve emel duygusu sınırsızdır. Belli bir ölçü ile kayıt altına alınmazsa önüne geçilemez. Bu yüzden Allah Rasûlü insanların dünyadaki zarurî ihtiyaçlarını şöyle sınırlamıştı: "İkamet edilecek bir ev, so uk ve sıcaktan koruyacak bir elbise, belini do rultacak birkaç lokma". Tasavvuf telakkisine "Bir lokma, bir hırka" olarak giren bu ihtiyaç sınırı herhalde bu ve benzeri hadislerden mülhem olmalıdır. Ancak bu hadislerde ve tasavvuf esaslarında tavsiye edilen zühd anlayışının ferdî ve ruhî hayatta söz konusu oldu u toplum için topyekün böyle bir tavsiyenin mevzübahs olmadı ını belirtmek gerekir. Ayrıca sünnet-i Peygamberi'nin havaic-i asliyye dedi imiz temel ihtiyaçlara getirdi i sınırlama onları elde etme açısından de il, elde tutma açısındandır.
Kendisinden önce hiçbir kimsede bir arada bulunmamış olan ruhî kuvvet ve sıfatlar, ahlakî vasıf ve zühdî tavırlar, O'nun örnek ve ideal şahsiyetinin temelini oluşturmuştur. Bu sıfatlar, ister ilk zorlu davet zamanlarında olsun, ister Medine'deki hükümet ve devlet başkanlı ı ile birlikte yürüyen davet ve irşad zamanında olsun hep O'nun zatî özelliklerini oluşturmuş ve O'nun eşsiz ve mümtaz bir önder olmasını sa lamıştır.
-Sallallahu aleyhi ve sellem-
Hilkatte ve fıtratta en güzel, ahlakta en mükemmel, varlı ın sebebi, alemlerin rahmet peygamberi, insanlı ın yegane önderi, vahyin mihveri, Kur'an tebli cisi, ahiret müjdecisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a), bütün silsilelerin çıkış noktası, en büyük ve ilk halkası. Bu yüzden tefsirin de, hadisin de, fıkhın da, ilm-i kelamın da, tasavvufun da başı O.
Allah'ın övüp yarattı ı; insanlı a rehber yaptı ı, O'na itaati kendisine itaata denk saydı ı; O'nu sevmeyi kendisini sevmek diye niteledi i büyük peygamber. O'nun ahlakı Kur'an'dı. O bir nebiy-yi ahir zamandı. Hilkatin fatihası, nübüvvetin hatimesiydi. Bu özellikleriyle îtikad, îman ve ahlakta; ibadet ve muamelatta biricik örnek şahsiyet; yani üsve-i hasene'dir O. Nitekim hakkında Allah Teala: "Allah'ın peygamberinde sizin için Allah'ı ve ahiret gününü umanlar için güzel bir örnek (üsve-i hasene) vardır." (el-Ahzab, 33/21) "Sen yüce bir ahlak üzresin." (el-Kalem, 68/4) buyurmaktadır.
KAFİLE BAŞI
"Güzel örnek", olması, "yüce bir ahlak" sahibi bulunması sebebiyle, İslam ruh e itimi, ahlak ve zühd demek olan tasavvufî hayatın kafile başı da O'dur. O'nun mübarek sözleri, halleri ve güzel ahlakı tasavvufun temelidir. Bu yüzden biz burada O'nu anlatma konusundaki aczimizi itiraf ederek O'nun ahlak, zühd ve ruh hayatına aid, ayet ve hadislerin aydınlı ında, bir kesit sunmaya çalışaca ız. O'nun kemalini ve cemalini bizim kelime kalıpları içine sı dırmamız mümkün de il. Çünkü O, ahlakî kemalini, Rabbının e itimiyle kazandı ını itiraf ediyor, "O'nun ahlakı Kur'an'dı" diyen hadisler de bunu do ruluyor. Bu yüzden O, beşeriyete telkin etti i ahlakî umdeleri önce kendi şahsında uygulardı.
Bir insanın ahlakî olgunlu una en iyi şekilde vakıf olanlar, elbette en yakın çevresinde bulunan aile efradı ve yakın dostlarıdır. "Da yanına varınca küçülür" derler. Bu yüzden büyük sandı ımız pekçok kimseyi yakından tanıyınca büyüklüklerinin zail oldu unu görürüz. Ama Allah Rasûlü (s.a.) böyle de il. Çünkü O'nu yakından tanıyanlar, en mahrem hallerine vakıf olanlar, O'nun ahlakî kemalini anlata anlata bitirememektedir. İlk eşi Hz. Hatice'den di er zevcelerine, özellikle Hz. Aişe'ye, kızı Fatıma (r. anha), damadı Hz. Ali (r.a), evladlı ı Hz. Zeyd (r.a) ve hizmetçisi Hz. Enes (r.a)'a varıncaya kadar O'nun yakın çevresindekiler, O'nun ahlakî kemalini övmekte ve O'nun eşsiz bir ahlakî olgunlukta bulundu unu anlatmaktadırlar. "Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen" bir peygambere yakışan özellikler, ashabının hayranlı ını uyandıracak ve onlara örneklik yapacak bir düzeydeydi. İnsanlara olan ilgisi ve sevgisi, halkın kendisini, öz benliklerinden daha çok sevme neticesini do urmuştu. Zaten e itimde ana gaye de bu de il miydi? O, ümmetine ve ashabına karşı bir baba konumundaydı. Hanımları da anne. Ümmet de bu ailenin evladları ve birbirlerinin kardeşleri. O kurdu u ahlakî e itim sistemi içinde ümmeti bir ailenin sıcak ortamında yetiştirmek istiyordu. Tasavvufta da durum böyledir. O'nun "insanları manen yetiştirip ahlakî olgunlu a erdirme" diye özetleyebilece imiz "irşad" hizmeti tasavvufun görevidir.
RÛHÎ HAYAT
Tasavvuftaki ruhî hayatın da Hz. Peygamber (s.a)'in hayatında pek can alıcı örnekleri vardır. O, peygamberlik öncesi Hira ma arasındaki halktan uzak, halvet ve inziva yaşantısıyla vahy-i ilahî'yi alacak, Cebrail'i melek hüviyetiyle görecek ruhî kemale hazırlanıyordu. O'nun hayatının bu devresi, bir takım riyazatlar, ruhî tecribeler ve kainatın yaratıcısını tefekkür gibi iman ve yakîni artırıcı ön hazırlık devresiydi. Mutasavvıflardaki halvet, çile ve erbain hayatı bir bakıma O'nun bu ruhî tecribe dönemiyle benzerlikler arzetmektedir.
Manevî ve ruhî yükselişte kemale ermiş ve -varsa- gelmiş, geçmiş bütün kusur ve hatalarının ba ışlandı ı Kur'an lisanıyla haber verilmiş bir peygamber olmasına ra men O, ibadet ve taatta daima en ileri noktada bulunmuş; gece teheccüd namazını, gündüz nafile orucunu ihmal etmemiştir.
Yaşayışı ve hayat tarzı itibariyle zühd ve sadeli i esas aldı ından, her devirde, her insanın uygulayabilece i bir hayat modeli sunmuştur insanlı a. İbadette ifrat ve tefritten uzak bir orta yol izlerken, dünya ve dünyaya meyl konusunda zühd yolunu seçmiş, taat ve muamelatta ise azimet ve takvayı önde tutmuştur.
Kurdu u devletin sınırları Arabistan yarımadasını aştı ı; ganimet mallarıyla devlet hazinesinin dolup taştı ı zamanlarda bile dünyaya ve dünyalıklara ilgi duymamış, zahidane tavrını elden bırakmamıştır. Evinde sıcak bir çorba pişirmeden; ocak kaynamadan hurma ve su ile geçirdi i günlerin sayısı pek çoktur. Hanımları bir ara bu hayata dayanamayarak O'ndan dünyalık talebinde bulundular. O, ayrılmayı bile göze alarak onlara bir aylık bir düşünme süresi verdi. Arkasından nazil olan şu ayet-i kerimeyle onların Allah ve Rasûlünü tercih ettiklerini bildirmeleri üzerine onlara döndü: "Ey peygamber, hanımlarına de ki: E er bu dünya hayatı ve onun zînet ve parlaklı ını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Yok e er Allah'ı ve Peygamber'ini ve ahiret yurdunu arzu ediyorsanız, Allah aranızdan iyi olanlara büyük mükafat hazırlamıştır." (el-Ahzab, 33/28-29)
ZÜHD
Rasûlullah'a göre zühd, helali haram kılmak, ya da malı zayi etmek de ildi. Aksine Allah'ın lütfuna kendi elinde olandan fazla güvenmekti. Malıyla bir musîbete u radı ında giden maldan ziyade musibetin sevabı na gönül vermekti.
Hanesi, hane halkının yaşantısı hep mütevazı idi. Süslü, gösterişli, göz kamaştırıcı manzaralardan hoşlanmazdı. Nitekim evini süslü örtülerle donatan kızı Fatıma'nın evine girmeden geri dönmüş, "süslü yerlerde barınmak bize yakışmaz" buyurmuştu. Eşi Hz. Aişe validemizin evinin tavanını örtülerle süsledi ini görünce ona bunları çıkarttırmıştı.
Yata ı bazan bir kilim parçası, bazan içi hurmalifi dolu bir deri, bazan da hasırdan ibaretti. Nitekim İbn Mes'ûd'un anlattı ına göre bir keresinde hasır üzerine yatan Allah Resûlü'nün mübarek vücudunda hasır iz bırakmıştı. Bunun üzerine "Keşke hasırın üzerine de bir şey sersek de, öyle yatsaydınız." denildi inde:
"Dünya ile benim ne ilgim var? Onunla ben bir a açla, altında bir miktar dinlendikten sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyiz." buyurdu.
O'nun zühd ve kanaat mektebinden yetişen nice vali ve idareciler, O'ndan aldıkları zühd dersiyle günde bir dirhemlik masraf standardıyla beldeler ve memleketler idare etmişlerdir. Çünkü hayatını bir dirheme göre tanzim ederek ihtiyaçlarını sınırlayabilen insan, kalan zamanım ulvi bir davaya hasretmek, insanlara hizmete tahsis etmek imkanına sahip olur. Zîra insanda ihtiyaç ve emel duygusu sınırsızdır. Belli bir ölçü ile kayıt altına alınmazsa önüne geçilemez. Bu yüzden Allah Rasûlü insanların dünyadaki zarurî ihtiyaçlarını şöyle sınırlamıştı: "İkamet edilecek bir ev, so uk ve sıcaktan koruyacak bir elbise, belini do rultacak birkaç lokma". Tasavvuf telakkisine "Bir lokma, bir hırka" olarak giren bu ihtiyaç sınırı herhalde bu ve benzeri hadislerden mülhem olmalıdır. Ancak bu hadislerde ve tasavvuf esaslarında tavsiye edilen zühd anlayışının ferdî ve ruhî hayatta söz konusu oldu u toplum için topyekün böyle bir tavsiyenin mevzübahs olmadı ını belirtmek gerekir. Ayrıca sünnet-i Peygamberi'nin havaic-i asliyye dedi imiz temel ihtiyaçlara getirdi i sınırlama onları elde etme açısından de il, elde tutma açısındandır.
Kendisinden önce hiçbir kimsede bir arada bulunmamış olan ruhî kuvvet ve sıfatlar, ahlakî vasıf ve zühdî tavırlar, O'nun örnek ve ideal şahsiyetinin temelini oluşturmuştur. Bu sıfatlar, ister ilk zorlu davet zamanlarında olsun, ister Medine'deki hükümet ve devlet başkanlı ı ile birlikte yürüyen davet ve irşad zamanında olsun hep O'nun zatî özelliklerini oluşturmuş ve O'nun eşsiz ve mümtaz bir önder olmasını sa lamıştır.
-Sallallahu aleyhi ve sellem-