Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Mustafa CİLASUN

Twitter:@mustafacilasun
 
Üyelik Tarihi
18 Tem 2008
Mesajlar
3,322
Aldığı Beğeniler
8
Konum
Kayseri
Takım
Diğer
Böyle zamanlar da her ne hikmetse yerlerde bezene yapraklar ilgimi çekerler. Oysaki bir zamanlar onlar ağacın, dalın vazgeçilmez zenginlikleriydi.

Zaman geldi ve yapraklar en severek tutundukları, dalları bırakmak sonunda kalıyorlardı.

Çaresiz ve sessizliğin eşiğinde ne kadar tutkunlardı, hazzın, ahengin, zevkin, güzelliğin, etkilenmenin esin kaynağı olmalarının vakti gelmişti işte.

Öncelikle zaman ve mekânın sahibi bir zaman dilimi içinde şekillendirmişti her şeyi yeraltı fabrikasının harika diyarında.

Oldukça basit gördüğümüz, toprak, su ve güneş ne muazzam bir sermayedir.

Ekilen, büyütülen, biçilen hasat zamanı, hazanın da beklediği vakit olmuştur.
Ne yapsın hayat devan ediyor. Bir boşluğa müsaade etmiyor. Bir diğeri yerini alıyor.

Eğildim sokağın artasın da mahzun bir şekilde akıbetini bekleyen yaprağın yanı başına.

Parmaklarımla okşadım onları. Sevgi kokuyorlardı. Vefayı anlatıyorlardı. Metaneti vurguluyorlardı. Sabrı soluyorlardı. Vuslatı biliyorlardı.

Oysaki yalnızca sararan ve kopan bir yapraktı.
Rüzgârın esintisine dayanacak takati kalmamıştı.
Takati tükenmişti.

Ve en sevdiği yârinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Çaresizdi. Biganeydi.

Yüreğinin acısı o kadar şiddetliydi ki, bu durumun hissedilmemesi açısından yumuşaklığa ve yerlerde çamura, toprağa bulanmaya vermişti kendisini.

Adeta bir divane gibi…
Bir sazende gibi…
Bir aşkın figanesi gibi…

Avuçlarımla kucakladım onları, yeniden koklayarak akıbetlerinin hayır olmasını diledim.

İçlerinden birkaç tanesini güzelce mendilimin katlarında yatırarak, ceketimin koyun cebine koydum.

Bu güzel yapraklar bana o kadar güzel manalar yüklüyordu ki, aldığım haz tarifsizdi. Alıp götürüyordu uzak diyarlara…

Aşka, sevdaya, hasrete, vefaya, dostluğa birçok unutulan nice güzellikleri bir kez daha dalınan kopan ve sokaklarda savrulan yaprakla anıyordum.

Ne kadar büyük bir güzellik. Kulağımın zarlarını zorlayan, terbiyeye muhtaç bir sesle irkildim. Bakmak zorunda kaldım.

Bir insan niye bu kadar şiddetli bağırmak zorunda kalır diye. Oysaki sokak oldukça sakin ve tenhaydı.

Adam belliydi giydiği kıyafetten, zavallı biriydi. 1.85 boylarındaydı. Saçları kumral, teni güneşin bereketinden fazlasıyla istifade etmiş görünüyordu.

Belli ki ağzı kurumuş, yutkunuyordu. Etrafına bakınıyor, bir şeyler arıyor gibiydi.

Avını yakalamaya ramak kalmış bir tazı iştiyakıyla sokağın köşesine doğru yöneldi. Koşar adımlarla gitti ve durdu.

Sanki orda kala kaldı. Hiçbir hareket etmiyordu. Kendi haline gömülmüş bir haldeydi. Ben bu durum karşısında yaprağı unutmuştum.

Adamı seyre dalmıştım. Bu insan bir hurdacıydı.

Üç tekerlekli abrasından ve üzerinde ki birkaç hurdadan anlaşılıyordu.
Arabayı da orada bırakmıştı, sokağın köşesine gidene kadar.

Artık meraklanmıştım. Adam niye orada sabit bir şekilde duruyor diye.

Yerimden kalkarak doğruldum, hurdacının yanına doğru ilerledim, yanında durdum. Ne olmuştu acaba, rahatsızlandı mı, ne bileyim işte bitmeyen kaygılar…

İnsan bu olur ya gücümüz nispetinde bir faydamız dokunsun Hak rızası için.

Nihayet anlamıştım. Hurdacının durduğu yerin önünde küçük bir çeşme var.

Ama musluğunu kırmışlar. Boruyu da bir tıpa ile kapatmışlar. İşte halimiz bu maalesef.

Kimi insan geçmişlerinin ruhu için bir hayır işler, kimisi de bu hayrı bir umut olmaktan bilinçsizce çıkartır. Hurdacı arkadaş meğerse suya hasretmiş.

Bir umutla koştuğu suyu bulamayınca elbette bir hayali sukut yaşamış.

Hayat böyle kimine hayır, kimisine de kahırdır. Düşünüyorum istemeden, insanların garipliklerini.

Bir sebil olarak yaptırılan bu çeşme, kim bilir kimlerin kadrine uğramıştır. Her akan su da araba mı yıkanır, böyle amaçsız mı kullanılır.
Bakın bir zavallı insan bu imkândan mahrum kalıyor. Hurdacının bu mahzun hali beni duygulandırdı.

Oysaki çok bağırdığı için biraz önce ona içim kararmıştı.
Gel üzülme arkadaş bir hal çaresi bulunur elbet diyerek teselli etmeye çalıştım.

İçeceğin su olsun boş ver takma kafana demek zorunda kaldım. Meğerse adam, uzun bir zamandır güneşin altında susuz dolaşıyormuş.

İçim sızladı, dayanamadım. Bir yaprağı ve birde adamı düşünerek, hurdacıya beklemesini tembihleyerek oradan biraz uzaklaştım.

Bir bakkal dükkânından muhtelif nevale ve meyve suları aldım. Ayrıca beş kilolukta su almayı unutmadım.

İstemiyordum bu adamın, zavallı hurdacının umudunun tükenmesini. Allahın neleri vesile edeceğini bilmesini dilemiştim.

Değil mi ya hayat böyle değil mi zaten. Kimisi sever, kimisi döver, kimisi de nefret eder.

Sevmeyi bilmek kadar güzel bir şey var mıdır hayatta hala bilemiyorum.

Sevginin bulunmadığı bir hayat, hayat mıdır? Yoksa bir zindan mı?
Sevginin olduğu yer her neresi olursa olsun, orası huzurun, saygının, fedakârlığın, vefanın unutulmadığı yerlerdir.

Elimde ki paketlerle hurdacının yanına soluk soluğa geldim.

Sokağımız adına kusura kalma olmaz mı değerli hurdacı, o musluğu tez zamanda yapılması için gayret göstereceğim sen tasalanma.
Bak bu durum tanışmamıza vesile oldu öyle değil mi diyerek gönlünü aldım ve müsaade isteyerek yanından uzaklaştım.

Bakkala yeniden geldim ve musluğun akıbetini sordum.

Bakkal arkadaş, hırsızlar gece çalmak istemişler fakat başarılı olamayınca kırmışlar dedi. Daha çok üzülmüştüm.

Neslimiz ne hale geliyordu. Yokluk insana neler yaptırıyordu. Çok hayıflandım.
Mahalle teşekkülleri yok ki bu çocuklara sahip çıksınlar.

Gençlerimiz, çocuklarımız, başıboşluktan kimlerin tesirine giriyorlar.
Her türlü melaneti işlemek için kimler bu zavallı çocukları kullanıyorlar, bir düşünülse.

Milli değerlerimiz her geçen güm kayboluyor, alafranga adına her türlü rezillikler,

Basın yayın ve ekranlar sayesinde revaç buluyor.
İnsanlar düşünmekten alıkonuyor.
Verileni al, dinle, seyret ve yat.

Aldığın paranla benim önerdiklerimi al ki yanılamayasın diyor.

Bunlar emperyalizm adına, kapitalizm adına ellerinden her ne gelirse esirgemiyorlar.

Hatta her hakkımıza pervasızca saldırıyorlar.
Manevi yapımız tamamen olmasa da tahrip oldu.

Din adına konuşan kalpazanlar çoğaldı.
Kur’anın tarifiyle bunlara belam deniyor.

Yani az bir paha karşılığında dini satan ve aldatanlar olarak.
Hayıflanmamak elde mi, siz bir düşünün?


Mustafa CİLASUN
 

Mustafa CİLASUN

Twitter:@mustafacilasun
 
Üyelik Tarihi
18 Tem 2008
Mesajlar
3,322
Aldığı Beğeniler
8
Konum
Kayseri
Takım
Diğer
Kuşlar o kadar güzel uçuyorlardı ki hürriyetin yekparesinde bir nefes sıhhat gibi.

Oldukça canlı ve diri bir keyfiyette, hilkatleri mucibince, rızklarının taksimince!
Semanın haşmeti, maviliğin enginliği, bulutların serpilişi bir nizamın ölçüsüydü.

Etrafımız oldukça kalabalıktı, muhtelif seslerin can havliyle çıktığı, meramların paylaşıldığı, dikkatlerin bir yöne doğru çekilmek dilendiği bir ortamdı.

Her bir arkadaşım bir güç gösterisine soyunmuştu sanki. Aslen güçsüz olanlar dahi her zaman ulaşabileceği bir babası veya annesi olduğundan, evleri yakın bulunduğundan daha çok baskın çıkıyorlardı.

Top oynansa, maç yapılsa, met değnekte olsa, yakarda karar kılınsa, tıpta oynansa, saklambaçta varsa yinede pek değişen bir şey olmuyordu bu meyanda.

Uçurtmalarımız çok olmuştur, topaçlarımız nasılda zınılayarak ses çıkartırlardı.
Bir kaş arkadaş uçurtma sevdasıyla gökyüzünde seyri âlem ederken düşlerimiz, hülya sağanaklarımız, kursağımızda kalan umutlarımız sayfalarını açardı sanki!

Bir ayçiçeğinin kalpaklarında, bir mısırın sümbül yelpazesinde, bir nohudun metanetinde, bir karpuzun masumiyetinde, bir kavunun dirayetinde, bir çileğin zarafetinde, bir domatesin hazırlığında, bir biberin süzülüşünde farklı farklı!

En heyecanlı anlarımızda annemizin gel diyen amir sesi ne de hoşnutsuzdu!

Babalarımız sanki daha bir masumdu, çok yüz göz olmazlardı, çalışan dirayetli pervanelerdi. Annelerimiz sabrın demi, sevginin seli, hoş görünün nefesiydi.

Ablalarımız can yoldaşımız, yardım sağanağımız, kaygı yumağımız canlardı.
Ağabeylerimiz sanki daha katı, yaptırım noktasında karalı, müsamaha açısından çok sıkıntılı olanlardı.

Komşularımız ne kadarda birbirinden farklı insanlardı. Bir kooperatif marifetiyle bir müşterekliği bulunan, çok değişik mekânlardan gelmek zorunda kalanlardı.

Kültür farkı o kadar sarih olandı ki, tercih sebepleri dikkate şayan olanlardı.

Bir Ahmet amca vardı ki sakin bir adamdı, eskilerin klup sigarasını çok içerdi.
Hasan amca canı tez olan her bir olayda bir tutam tuzu bulunan farklı insandı.

Fethi amca çok ciğerpare olan bir amcaydı, tebessüm yüzünden asla eksik olmazdı, çok narin kızardı, her vakit yardıma koşan değerli ve dost bir insandı.

Ama Hatice teyze yani hanımı tam tersi, asık suratlı, iddiacı, layardımcı olandı.
Hani derler ya tencere yuvarlanıp kapağını bulmuş tesellemesi misali gibi.

Evlerinin tek oğlu durumunda ki Mehmet çok şımartılmıştı. Babasının avcılık lakabı bulunan Mehmet’e kimseler söz edemezlerdi. Ne kadar çok şımarsa da!

Çok haksızlık yapsa da, onun her hareketi birilerince masum karşılanırdı. Çünkü avcı olan Ahmet amcadan çok korkarlardı. Lakin Ahmet amca bunlardan habersiz olan, kendi işleriyle ilgili çalışmaları bulunan çok sakin bir insandı.

Bizler uzaktan da olsa bir kötülüğüne şahit olamadığımızdan azda olsa onu severdik. Oğlu Mehmet’i hiç sevmediğimiz halde, onu şımarttığını bildiğimiz nedenle diyemem, çünkü onu hiç yüz göz olurken görmemiştik.

Bir gün yine uçurtmalarımızı uçururken şımarık Mehmet bir diğer arkadaşın ipini kopartmak için, uçurtmasını kaçırtmak için saldırmıştı.

Mağdur olan arkadaşımız Sait ne kadar sabrederek dirense de, bizler bir gayret göstersek te tüm çabalarımız nafileydi. Mehmet’i bir kere hırs basmıştı.

Çok rahat dövebileceğimiz bir arkadaştı lakin onun babası acı olan bir adandı!
Ara da olsa omzunda tüfekle gezdiği görülürdü. Farklı kıyafetler eşliğinde.

Mehmet mücadelesine devam ederken mağdur olan arkadaş Sait’in babası işten geliyormuş duyduğu sesler onun dikkatini çekince koşarak geldi ve sevimsiz mücadeleyi gördü.

Ayırmak için yüksek sesle müdahale etse de Mehmet artık dur durak bilmiyordu.
Hakaretler yapmaya başladı, salim amca fazla dayanamadı ve Mehmet’e bir fiske vurdu.

Mehmet ağlayarak koşar adımlarla babasını çağırmaya gittiğini haykırıyordu.
Bir müddet sonra Mehmet anne ve babasına her ne anlatmışsa bir fırtına koptu.

Mehmet’in babası tüfeği elinde soluk soluğa koşarak geldi. Salim amcanın oğlu Sait’in uçurtmasını hedef alarak tüfeği ateşlemişti.

Bizlerde korku ile havada ki uçurtmaya bakıyorduk.

Uçurtma tam ortasından delinmişti ve çok fazla direnmeden elektrik direğine dolandı ve arada çaresiz bir şekilde kalmıştı.

Tüfeğin saçmalarından nasibini alan üç tane kuşta cansız bedenleriyle yere öylece düşmüşlerdi.

Hırsın, mantıksızlığın, ahmaklığın bir yaşı olmadığını o kadar bariz bir şekilde görmüştük ki şaşkınlığımız ayyuka çıkmıştı.

Başlangıç paragrafında neler söylemiştik oysaki!

Kuşlar o kadar güzel uçuyorlardı ki hürriyetin yekparesinde bir nefes sıhhat gibi.
Oldukça canlı ve diri bir keyfiyette, hilkatleri mucibince, rızklarının taksimince!
Semanın haşmeti, maviliğin enginliği, bulutların serpilişi bir nizamın ölçüsüydü.

Ne kalmıştı bunlarda artan geriye sadece terbiye edilmeyen, tefekkürle şekillenmeyen, ahirle özleşmeyen, mizanla bütünleşmeyen fiiliyatlar.

Gözyaşından başka bir şey kalmamıştı. Üzülenler çok fazlaydı. Hafızalarına kayıt düşenler en bahtsız olan zavallı masum çocuklardı.

Düşünmek onu tercih etmek, insan olmanın erdemiyle nefeslenmek demektir.



Mustafa CİLASUN
 

ilminur

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
30 Ara 2007
Mesajlar
8,908
Aldığı Beğeniler
128
Takım
Fenerbahçe
Rabbim razı olsun güzel bir yazıydı emeğinize sağlık..
 

Mustafa CİLASUN

Twitter:@mustafacilasun
 
Üyelik Tarihi
18 Tem 2008
Mesajlar
3,322
Aldığı Beğeniler
8
Konum
Kayseri
Takım
Diğer
Çok teşekkürler ediyorum,
Cümlemiz için diliyor, selam eğliyorum...
 
Üst Alt