Son birkaç yıldır Anadolu'nun fedakâr doktorları, 'ateş düştüğü yeri yakar' bencilliğine inat, 'ateş nereye düşerse düşsün, beni de yakar' âlicenaplığına kulak kesilip, dünya coğrafyasında on binlerce insana yardım elini uzattı. Bu defa gönüllü doktorların ibresi Somali'yi gösteriyordu.
Somali'nin İslâm tarihinde mühim bir yeri vardır. Mü'minler Mekke'de müşriklerin şiddetli zulümlerine maruz kaldıklarında Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), sahabilerine âdil hükümdar Necaşi'nin hâkim olduğu Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye etmişti. Somali'nin önemli bir liman şehri olan Zeyla o zaman Habeşistan Krallığı'nın hâkimiyeti altındaydı. Medine halkından önce İslâm'la tanışmış olan Somali, ilk hicret toprağıydı. İslâm önce Somali halkı arasında, sonra da Afrika'da hızla yayılmıştı.
Daha önce 'ümit hekimleri'yle Afganistan ve Eti*yop*ya'ya giden Dr. Mesut, gönüllü çocuk cerrahı olarak bu sefer Somali'ye gidecek yirmi beş kişilik sağlık ekibine dâhil olmak istiyordu. Hummalı hazırlıklar neticesinde ilâçlar ve tıbbî malzemeler hazırlanmış, biletler alınmış; yolculuk günü gelmişti. Daha önceki tecrübelerden mümkün olduğunca istifade edilmişti. İç çatışmalar ve korsanlarla anılan Somali, Dr. Mesut'u hiç tedirgin etmiyordu. Çay sohbetlerinde bu insanlık hizmetine katılmasına engel bir durumun olmadığını söylüyordu. Sağlık hizmeti için yurtdışına gitmiş birçok doktor gibi o da hislerini; "Hayatında hiç doktor yüzü görmemiş, doktorun, ilâcın, hastanenin olmadığı bu yerlere yardım için gitmiştik; ama asıl yardımı kendimiz almış olarak geri geldik. Geri geldikten sonra eşyaya bakış açımız değişti. Eşyayı algılamamız değişti. Aslında kendimize yardım etmiştik." sözleriyle dile getiriyordu.
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra onları ümitle bekleyen güler yüzlü insanların arasına -Somali'ye- gelmişlerdi. İlk gün hastanede âdeta bir bayram havası yaşanıyordu. Onlar karşılık beklemeksizin uzanan yardım ellerine hasrettiler. Dışarıdan gelen her yardımın diyetini fena hâlde ödediklerinden, almadan veren birilerini yanıbaşlarında görmek onları sevince boğuyordu. Gönüllü doktorlar, binlerce kilometre öteden gelmiş, ellerinde numaralarla hastane önünde bekleyen binlerce insanın ümitlerini boşa çıkarmamak için var güçleriyle çalışıyordu. Yetkililer, ülkenin her yerinden tedavi için gelenlerin olduğunu söylüyordu. Bu durum, mesuliyetlerini ve vazifelerinin hassasiyetini daha da artırıyordu.
Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem), âlemdeki kadınların hanı*mefendisi olduğunu söylediği, gül neslinin annesi Hz. Fatıma'nın ismini taşıyan üç yaşındaki Somalili Fatıma da, Dr. Mesut'a tedavi için gelmişti. Uzun zamandır bağırsakları tıkalıydı, âdeta ölümünü bekliyordu. Teşhis konulmuştu ve ameliyat yapılmalıydı. Dr. Mesut endişeliydi. Ameliyathane, hijyenden uzak; solunum, anestezi ve entülasyon cihazlarının bulunmadığı; ahşaptan kapılarında paslı kilitleri olan, odadaki havanın temizliği ancak iki vantilatör vasıtasıyla yapılan bir yerdi. Dr. Mesut, meslektaşlarına danışarak, kararını iki gün sonra verebilmişti. Bu kararı vermek hiç de kolay değildi. Can güvenliğinin olmadığı, kabileler arası mücadelelerin zirveye çıktığı, bir kabile reisinin himayesine girmenin mecburî olduğu bir ülkeydi burası. Çıkan bir aksilik yapılan hizmetlerin yarıda kalmasına sebep olabilirdi. Halkın güveni sarsılabilir, sağlık ekibinin motivasyonu bozulabilirdi.
Bütün eksikliklere rağmen ameliyathane hazır*lanmış ve Fatıma'nın ailesine haber verilmişti. Neşte*rin vurulmasıyla zamanla yarış da başlamıştı. Dr. Mesut'u odanın sıcaklığı, işin hassasiyeti ve tıbbî cihazların yetersizliği sırılsıklam terletmişti. Sağlık ekibinin tek anestezi uzmanı Dr. Çetin bir yandan küçük Fatıma'nın nabzını kontrol ediyor, bir yandan da Dr. Mesut'un alnındaki teri siliyordu. Çetin Bey'in: "Hastanın nabzı düşüyor, Onu kaybediyoruz." sözleri bir ara herkesi telâşlandırmıştı. Heyecan ve endişeyle sağlık ekibindeki diğer cerrahlar ameliyathaneye yardıma çağrılmış; bilinen bütün dualar okunmuştu. Küçük Fatıma'nın son dikişi atıldığında ise elektrikler kesilmişti. Elektriklerin ameliyat esnasında değil de bitiminde kesilmesi, Allah'ın (celle celâlühü) inayetiyle korunduklarının âdeta bir işaretiydi. Şartların uygunsuzluğuna rağmen, ameliyat başarılı geçmişti. Kısa bir zaman diliminde sevinci ve hüznü, gerginliği ve heyecanı bir arada yaşamışlardı. Dr. Mesut, küçük Fatıma'nın annesine müjdeyi verdiğinde, annesinin bütün tedirginliği ortadan kalkmış, mutluluktan gözleri yaşarmıştı. Gönüllü doktorlara defalarca teşekkür ederek; "Önce bütün aile endişeliydik. Şimdi çok memnunuz. Hepimiz çok mutluyuz. Sizi buraya Allah gönderdi, Bunun için önce Allah'a şükrediyorum. Türkler çok iyi, güzel insanlar." sözleriyle duygularını dile getirmişti. Somali halkı bu sevinci medyadan öğrenmişti. Küçük Fatıma'nın ameliyatı, sonraki günlerde yüzlerce ameliyat ve binlerce tedaviye zemin hazırlamış; Fatıma sonraki sağlık hizmetlerinde âdeta bir sembol hâline gelmişti.
Dr. Serhat ve arkadaşları yaptıkları sağlık hizmet*leriyle, bu ülkedeki eğitim gönüllülerine kapı aralamaya çalışıyordu. Somalili idarecilerle Türk okullarını ziyaret etmişlerdi. Yetkililer verilen kaliteli eğitimden oldukça etkilenmişlerdi. Talebelerin gözleri ışıl ışıldı. Sağlık ekibinin gelişi onları iyice ümitlendirmişti. Fatıma'nın başarılı ameliyatıyla halkın ve yöneticilerin gönülleri fethedilmiş, endişeler ortadan kalkmıştı. Var olan dinî ve tarihî bağlar daha da güçlenmişti. Bu güzelliklerin arkasından eyalet başkanı, okul için arsa ve bina göstermişti. Ümit hekimleri yaptıkları bu sağlık hizmetleriyle, geleceğin "altın nesli"nin yetişeceği eğitim müesseselerinin gelişmesine ve kökleşmesine vesile olmuşlardı.
Metin TOPKARAOĞLU
Sızıntı Dergisi Nisan 2012