Soranı da Sorulanı da Sorumlu Kılan Bir Sual: "e Haldesiniz?"
Bilindiği üzere, saadet asrındaki ve onu takip eden devirdeki müslümanlar bir araya geldiklerinde, dağılıp ayrılacakları zaman "e'-Asr"suresini okur, ondan sonra ayrılırlardı. Ve bundan maksatları, o surede bildirilen hakikatleri birbirlerine hatırlatmak; aynı zamanda ve bilhassa "akkı tavsiye"etmiş olmak; imanı, ameli, zamana yenik düşmemeyi, böylece hüsranda kalan insanlardan olmamayı yekdiğerine hatırlatmış olmaktı.
Hatta bu îkaz / uyarma görevini, günlük karşılaşmalarında, birbirlerine hal-hatır sorarken dahi,-o tek cümle içinde- yaparlardı.
Zihinleri ve kalpleri hep "man, İslam ve ihsan"hassasiyetiyle, meşguliyetiyle meşbû (dolu) olduğu için, gerek sohbet meclislerinde, gerekse birebir görüşmelerinde, o iman hassasiyeti içinde olurlardı. "Devişin fikri ne ise zikri de odur"sözünde ifadesini bulduğu gibi, hal-hatır sormaları da o iklimde, din-iman-islam-ihsan ve kalbi hayat çerçevesinde ve havasında cereyan ederdi.
Bir sahabenin, karşılaştığı diğer sahabilere "elin bir saat iman edelim"teklifindeki derinliği, aşk ve şevk özlemini belki ilk anda idrak ile hakikatine nüfuz etmemiz mümkün olmayabilir. Fakat, o ilk dönem müslümanlarının, karşılaştıklarında birinin diğerine,"asılsın, ne haldesin, ne şekilde sabahladın?..."şeklindeki sorularının gayesini ve taşıdığı manayı ve diğer şahsın verdiği cevaptaki dini/islami havayı ve rengi görmemiz mümkündür.
Öyle görünüyor ki, soranlar"dinî-islamî ve kalbî hayatın açısından nasılsın, ne haldesin..."demek istiyorlardı ve cevaplar da o mahiyette oluyordu.
Şimdi buna dair birkaç örnek görelim.
Rivayete göre Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselam- karşılaştığı bir şahsa,"Nasıl abahladın?"diye sordu. O şahıs,"Hayır üzereyim dedi Fakat Resulüllah aynı soruyu üç defa tekrarladı. Ve üçüncü defaki sormasında adam:
El-hamdü lillah! Allaha hamd ü senâlar olsun, iyiyim diyecevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü:
-"şte senden bu cevabı bekliyordum, onun için bu sorumu tekrarladım"buyurdu.(1)
Enes bin Mâlik radıyallahü anh- anlatıyor:
Ömer İbni Hattab'aradıyallahu anhu- bir adam selam verdi. Ömer, selamını aldıktan sonra: Nasılsın? diye sordu. Adam, Allaha hamdolsun, iyiyim dedi. Bunun üzerine Ömer. Zaten benim senden istediğim de buydu dedi.(2)
Mervan bin Muhammed zamanında ise, lüks ve israf, özellikle umran, yani köşkler ve saraylar yapımı revaçta ve moda olduğu için, karşılaşanlar, Köşkün yapımı için ne kadar para harcadın? Oturumu, yüksekliği ve duvarları ne kadar oluyor?... diye sorarlardı. Çünkü zihinlerini hep o gibi şeyler meşgul ediyordu. Soran da, kendisine sorulan da birbirine uygundu.
İşte böyle, insanların baştaki önderlere tâbi olmasıyla, İnsanlar meliklerinin dini üzeredir: En-nâsü alâ dîn-i mülûkihim sırrı da tecelli etmişti.
* * *
Halbuki sahâbe ve tâbiîn devri, onları takip eden Allah dostlarının tutumu da bugünkü gibi değildi.
Mesela bir keresinde, İbrahim bin Edheme, Ne haldesin? diye sormuşlar, o da:
-Dinimizi parçalamak suretiyle dünyamızı yamalamaya (yama yapmaya) çalışıyoruz! Böylece ne dinimiz ne de yamadığımız dünyamız kaldı! Müjde o kimseye ki, Rabbini tercih etti ve umduğu âhiret için dünyalığı fedâ etti. diye cevap vermişti.(3)
Modern zamanlarda insanlar, karşılaştıklarında rutin ve kalıplaşmış cümlelerle Nasılsınız? diye soranlara, İyiyim, afiyetteyim deyip geçiştiriyorlar. Soran da zaten bundan başka bir şey beklemiyor.
Fakat olması gereken herhalde böyle değil. İşte şu örnekte de görüldüğü gibi:
Âriflerden biri, adamın birine: Görüşmeyeli beri ne haldesin? diye sorar. Adam, Afiyetteyim! der. Fakat ârif kişi:
Allaha isyan etmedin, bir günah işlemedinse hakikaten âfiyettesin! Fakat günah işledinse mesela dini görevlerden birini ihmal ettinse bundan daha büyük hastalık olur mu? Elbette âsi olan, afiyette değildir! diyerek onun sözünü tashih eder.
İmam-ı Gazâlî, riya ve müdârâ yı anlatırken,riyâ, gösteriş olduğundan, aslında insanın başka türlü görünmesi, asıl niyetini gizlemesidir der. Ve, İnsanlar arasına (topluma) karışan insan, bazen onlarla mudârâ eder ; mudârâ eden ise riyadan kurtulamaz. Bundan da en az nifak doğar diyerek, riyanın âfetini ortaya koyar. Fakat, bu samimiyetsiz hal hatır sormaların da riya kokusu taşımasının tehlikesinden bahseder.
İlk dönem müslümanları bu vartaya düşmemek için, birbirleriyle buluştukları zaman,Nasılsın ve ne haldesin? gibi sorulardan ve bu sorulara verilecek (samimiyetsiz) cevaplardan son derece sakınırlardı.(4)
Bilhassa onlar, yekdiğerine dünyalıktan ve vücut sıhhatinden değil, dini ve ruhi açıdan sıhhatte olup olmadıklarını sorarlardı. Nasılsın dan ziyade, Ne haldesin? der ve bilhassa din, iman ve hal bakımından ne durumda olduklarını sorarlar, böylece bu bir iki cümlelik mükâleme ile birbirlerini ikaz ederlerdi.
Bütün bu örnekler, o müminlerin din, iman, amel, günah, ölüm, âhiret endişesi bakımlarından hassasiyetlerini, şerî duyarlılıklarını gösteren örneklerdir.
Fakat işin bir de maddi boyutu var. Halini hatırını sorduğu din kardeşinin ihtiyacını giderme, derdine derman olma hususunda kendisini sorumlu ve yükümlü sayan mümin örnekleri var.
Yüce Allahın Müminler ancak kardeştirler hükmünün gereğini hakkıyla yerine getirenler var.
İşte buna da bir örnek... Deniliyor ki:
Muhammed İbni Sîrîn, bir adama, Ne haldesin? diye sorar. Adam:
-Ailesi kalabalık olan, parası olmayan ve üstelik beşyüz dirhem borcu bulunan bir adamın hali nasıl olur? diye cevap verir. Bunun üzerine İbni Sîrîn evine gider, bin dirhem (para) alır, adama götürür ve:
-Al, beşyüz dirhemi borcuna verir, beşyüzünü de çocuklarına harcarsınder.
Oysa İbni Sîrînin başka parası da yoktu. Bunun için Vallahi artık şu andan itibaren, kimsenin halini de soramam! der. Böyle demesi, halini soracağı kimsenin derdine çare olamayacağı içindi.(8)
* * *
Artık anlaşılıyor ki onlar, yani sahabe ve tâbiîn nesli, din kardeşine, halini hatırını laf olsun diye sormuyordu. Ne haldesin? derken, daha çok dini cepheyi, kalbin hallerini, Allah Tealâ ile olan irtibatını ve muamelesini kastederlerdi. Dünyalıktan sordukları zaman ise, mutlaka onunla alakadar olur, ihtiyaç belirten kimsenin ihtiyacını karşılamayı kendilerine borç bilirlerdi.
Öyleyse bizlere düşen: öncelikle îmanımızı kuvvetlendirmek, amelimizi hâlis kılmak, hâlimizi ıslah etmektir. Hayatımızın eksenine İslamı oturtmak, gündemimize onu almaktır. Bu, kendiliğinden olmasa da, kendimizi buna zorlamalıyız. Aşk olmazsa meşk olmaz mûcibince, iman kuvvetlenmeden, hâlimiz yükselmeden, belki konuşmalarımız, hal-hatır sormalarımız da, yukarıda belirlemeye çalıştığımız kıvamda olmayacaktır. Ama bunun için de irademizi kullanmanın, rûhî bir temrin yapmanın, bunu kendimize görev bilmenin, konuşmalarımızı bu mecrâya çekmeye çalışmamızın elbette faydası vardır.
Belki böylece, bizler de çabalarımızla, hâl ehli kimseleri örnek almakla, Dervişin fikri ne ise zikri de odur kuralınca, fikrimiz ulvîleşir, meselemiz İslâm olur; o zaman zikrimiz de, konuşmalarımız da o iklime yükselir, o mecralarda seyreder. En azından, El- hamdü lillahi alâ külli hâl... Her hâl-u kârda Allaha hamdolsun deme kıvamına ereriz.
Aksi halde dünya kiriyle, mâlâyani ile, mâl-i hülyâ ile, nefsin hoşuna giden meşgalelerle kirlenen fikrimiz sebebiyle, zikrimiz de o süflîlerde dolaşır durur.
Bilindiği üzere, saadet asrındaki ve onu takip eden devirdeki müslümanlar bir araya geldiklerinde, dağılıp ayrılacakları zaman "e'-Asr"suresini okur, ondan sonra ayrılırlardı. Ve bundan maksatları, o surede bildirilen hakikatleri birbirlerine hatırlatmak; aynı zamanda ve bilhassa "akkı tavsiye"etmiş olmak; imanı, ameli, zamana yenik düşmemeyi, böylece hüsranda kalan insanlardan olmamayı yekdiğerine hatırlatmış olmaktı.
Hatta bu îkaz / uyarma görevini, günlük karşılaşmalarında, birbirlerine hal-hatır sorarken dahi,-o tek cümle içinde- yaparlardı.
Zihinleri ve kalpleri hep "man, İslam ve ihsan"hassasiyetiyle, meşguliyetiyle meşbû (dolu) olduğu için, gerek sohbet meclislerinde, gerekse birebir görüşmelerinde, o iman hassasiyeti içinde olurlardı. "Devişin fikri ne ise zikri de odur"sözünde ifadesini bulduğu gibi, hal-hatır sormaları da o iklimde, din-iman-islam-ihsan ve kalbi hayat çerçevesinde ve havasında cereyan ederdi.
Bir sahabenin, karşılaştığı diğer sahabilere "elin bir saat iman edelim"teklifindeki derinliği, aşk ve şevk özlemini belki ilk anda idrak ile hakikatine nüfuz etmemiz mümkün olmayabilir. Fakat, o ilk dönem müslümanlarının, karşılaştıklarında birinin diğerine,"asılsın, ne haldesin, ne şekilde sabahladın?..."şeklindeki sorularının gayesini ve taşıdığı manayı ve diğer şahsın verdiği cevaptaki dini/islami havayı ve rengi görmemiz mümkündür.
Öyle görünüyor ki, soranlar"dinî-islamî ve kalbî hayatın açısından nasılsın, ne haldesin..."demek istiyorlardı ve cevaplar da o mahiyette oluyordu.
Şimdi buna dair birkaç örnek görelim.
Rivayete göre Resul-i Ekrem aleyhisselatü vesselam- karşılaştığı bir şahsa,"Nasıl abahladın?"diye sordu. O şahıs,"Hayır üzereyim dedi Fakat Resulüllah aynı soruyu üç defa tekrarladı. Ve üçüncü defaki sormasında adam:
El-hamdü lillah! Allaha hamd ü senâlar olsun, iyiyim diyecevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü:
-"şte senden bu cevabı bekliyordum, onun için bu sorumu tekrarladım"buyurdu.(1)
Enes bin Mâlik radıyallahü anh- anlatıyor:
Ömer İbni Hattab'aradıyallahu anhu- bir adam selam verdi. Ömer, selamını aldıktan sonra: Nasılsın? diye sordu. Adam, Allaha hamdolsun, iyiyim dedi. Bunun üzerine Ömer. Zaten benim senden istediğim de buydu dedi.(2)
Mervan bin Muhammed zamanında ise, lüks ve israf, özellikle umran, yani köşkler ve saraylar yapımı revaçta ve moda olduğu için, karşılaşanlar, Köşkün yapımı için ne kadar para harcadın? Oturumu, yüksekliği ve duvarları ne kadar oluyor?... diye sorarlardı. Çünkü zihinlerini hep o gibi şeyler meşgul ediyordu. Soran da, kendisine sorulan da birbirine uygundu.
İşte böyle, insanların baştaki önderlere tâbi olmasıyla, İnsanlar meliklerinin dini üzeredir: En-nâsü alâ dîn-i mülûkihim sırrı da tecelli etmişti.
* * *
Halbuki sahâbe ve tâbiîn devri, onları takip eden Allah dostlarının tutumu da bugünkü gibi değildi.
Mesela bir keresinde, İbrahim bin Edheme, Ne haldesin? diye sormuşlar, o da:
-Dinimizi parçalamak suretiyle dünyamızı yamalamaya (yama yapmaya) çalışıyoruz! Böylece ne dinimiz ne de yamadığımız dünyamız kaldı! Müjde o kimseye ki, Rabbini tercih etti ve umduğu âhiret için dünyalığı fedâ etti. diye cevap vermişti.(3)
Modern zamanlarda insanlar, karşılaştıklarında rutin ve kalıplaşmış cümlelerle Nasılsınız? diye soranlara, İyiyim, afiyetteyim deyip geçiştiriyorlar. Soran da zaten bundan başka bir şey beklemiyor.
Fakat olması gereken herhalde böyle değil. İşte şu örnekte de görüldüğü gibi:
Âriflerden biri, adamın birine: Görüşmeyeli beri ne haldesin? diye sorar. Adam, Afiyetteyim! der. Fakat ârif kişi:
Allaha isyan etmedin, bir günah işlemedinse hakikaten âfiyettesin! Fakat günah işledinse mesela dini görevlerden birini ihmal ettinse bundan daha büyük hastalık olur mu? Elbette âsi olan, afiyette değildir! diyerek onun sözünü tashih eder.
İmam-ı Gazâlî, riya ve müdârâ yı anlatırken,riyâ, gösteriş olduğundan, aslında insanın başka türlü görünmesi, asıl niyetini gizlemesidir der. Ve, İnsanlar arasına (topluma) karışan insan, bazen onlarla mudârâ eder ; mudârâ eden ise riyadan kurtulamaz. Bundan da en az nifak doğar diyerek, riyanın âfetini ortaya koyar. Fakat, bu samimiyetsiz hal hatır sormaların da riya kokusu taşımasının tehlikesinden bahseder.
İlk dönem müslümanları bu vartaya düşmemek için, birbirleriyle buluştukları zaman,Nasılsın ve ne haldesin? gibi sorulardan ve bu sorulara verilecek (samimiyetsiz) cevaplardan son derece sakınırlardı.(4)
Bilhassa onlar, yekdiğerine dünyalıktan ve vücut sıhhatinden değil, dini ve ruhi açıdan sıhhatte olup olmadıklarını sorarlardı. Nasılsın dan ziyade, Ne haldesin? der ve bilhassa din, iman ve hal bakımından ne durumda olduklarını sorarlar, böylece bu bir iki cümlelik mükâleme ile birbirlerini ikaz ederlerdi.
Bütün bu örnekler, o müminlerin din, iman, amel, günah, ölüm, âhiret endişesi bakımlarından hassasiyetlerini, şerî duyarlılıklarını gösteren örneklerdir.
Fakat işin bir de maddi boyutu var. Halini hatırını sorduğu din kardeşinin ihtiyacını giderme, derdine derman olma hususunda kendisini sorumlu ve yükümlü sayan mümin örnekleri var.
Yüce Allahın Müminler ancak kardeştirler hükmünün gereğini hakkıyla yerine getirenler var.
İşte buna da bir örnek... Deniliyor ki:
Muhammed İbni Sîrîn, bir adama, Ne haldesin? diye sorar. Adam:
-Ailesi kalabalık olan, parası olmayan ve üstelik beşyüz dirhem borcu bulunan bir adamın hali nasıl olur? diye cevap verir. Bunun üzerine İbni Sîrîn evine gider, bin dirhem (para) alır, adama götürür ve:
-Al, beşyüz dirhemi borcuna verir, beşyüzünü de çocuklarına harcarsınder.
Oysa İbni Sîrînin başka parası da yoktu. Bunun için Vallahi artık şu andan itibaren, kimsenin halini de soramam! der. Böyle demesi, halini soracağı kimsenin derdine çare olamayacağı içindi.(8)
* * *
Artık anlaşılıyor ki onlar, yani sahabe ve tâbiîn nesli, din kardeşine, halini hatırını laf olsun diye sormuyordu. Ne haldesin? derken, daha çok dini cepheyi, kalbin hallerini, Allah Tealâ ile olan irtibatını ve muamelesini kastederlerdi. Dünyalıktan sordukları zaman ise, mutlaka onunla alakadar olur, ihtiyaç belirten kimsenin ihtiyacını karşılamayı kendilerine borç bilirlerdi.
Öyleyse bizlere düşen: öncelikle îmanımızı kuvvetlendirmek, amelimizi hâlis kılmak, hâlimizi ıslah etmektir. Hayatımızın eksenine İslamı oturtmak, gündemimize onu almaktır. Bu, kendiliğinden olmasa da, kendimizi buna zorlamalıyız. Aşk olmazsa meşk olmaz mûcibince, iman kuvvetlenmeden, hâlimiz yükselmeden, belki konuşmalarımız, hal-hatır sormalarımız da, yukarıda belirlemeye çalıştığımız kıvamda olmayacaktır. Ama bunun için de irademizi kullanmanın, rûhî bir temrin yapmanın, bunu kendimize görev bilmenin, konuşmalarımızı bu mecrâya çekmeye çalışmamızın elbette faydası vardır.
Belki böylece, bizler de çabalarımızla, hâl ehli kimseleri örnek almakla, Dervişin fikri ne ise zikri de odur kuralınca, fikrimiz ulvîleşir, meselemiz İslâm olur; o zaman zikrimiz de, konuşmalarımız da o iklime yükselir, o mecralarda seyreder. En azından, El- hamdü lillahi alâ külli hâl... Her hâl-u kârda Allaha hamdolsun deme kıvamına ereriz.
Aksi halde dünya kiriyle, mâlâyani ile, mâl-i hülyâ ile, nefsin hoşuna giden meşgalelerle kirlenen fikrimiz sebebiyle, zikrimiz de o süflîlerde dolaşır durur.