bu yazıyı bizahmet okursan kardeş inşallah içinde aradığın cevab vardır ...
Mekke, Arap yarımadasının kuzeyinde bir vadi üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Doğusunda Ebûkubeys, batısında Kuaykıân, güneybatısında Sevr, kuzeydoğusunda Hirâ ve Sebir dağları yer alır. Hac ibadetinin yerine getirildiği mekânlardan Arafat, Müzdelife ve Mina, Mekkenin doğusundadır. Şehrin Kızıldeniz ile bağlantısı, câhiliye döneminde Şuaybe Limanı, İslâmdan sonra da Cidde Limanı vasıtasıyla sağlanmıştır. Mekke çevresi, çöl karakterli bir araziye ve bu arazi üzerinde görülen dikenli bodur ağaç ve çalılıklardan meydana gelen cılız ve seyrek doğal bitki örtüsüne sahiptir. Kurak ve sıcak bir iklime sahip olan Mekke, düzensiz yağışlar ve konumu dolayısıyla tarih boyunca birçok defa sel baskınlarına uğramıştır.
Yüce Allah, Kurân-ı Kerimde Mekkeye Ümmül-Kurâ yani Bütün Şehirlerin Anası ünvânını vermiştir. Mekkenin, bütün şehirlerin anası yani başkent olması, onun dünya üzerinde kurulan ilk şehir olmasından ve bir de ilk mâbedin burada yapılmış olmasından ileri gelmektedir. Yüce Allah, bu şehre böyle bir ünvân verirken sanki bütün dünya şehirlerinin ondan doğduğuna ve onun dünyanın merkezi olduğuna işaret etmektedir. Yüce Allah, dünya üzerinde ilk mabedin orada yapıldığı konusunda şöyle buyurur:
Doğrusu insanlar için (mâbed olarak) yapılan ilk ev, Mekkede olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidayet kaynağı olarak kurulmuştur. (Âl-i İmrân 3/96)
Mekkeyi diğer şehirlerden ayıran özellik, Allahın evi olan Kâbenin bu şehirde bulunmasıdır. Kâbenin duvarında bulunan siyah taş el-Hacerül-Esved ve hemen yakınında çıkan Zemzem suyu da bu şehri diğer şehirlerden ayıran özelliklerdendir. Yüce Allahın Kurân-ı Kerimde, Allahın koyduğu nişanlar olarak nitelendirdiği Safâ ve Merve tepeleri de Mekkededir
Mekkenin meskûn mahal olarak ortaya çıkmasında en önemli belirleyici unsur, merkezinde yer alan Kâbedir. Bu bakımdan Mekkede şehir hayatı Kâbenin yapımıyla başlamıştır. Mekkenin, Hz. İbrahim ve ailesinin buraya gelmesinden önceki tarihi hakkında fazla bilgi yoktur. Kâbeyi ilk defa yapan ve şehri kuran Hz. Âdem aleyhisselamdır. Nuh tufanından sonra yıkılan veya semaya kaldırılan Kâbenin yerinde bir tümsek vardı. Hz. İbrahim, Kâbeyi oğlu İsmail ile birlikte bu tümsek üzerine yaptı. Zemzemin bulunması ve Kâbenin yapılması buraya hayat kazandırdı. Çevreden insanlar buraya akın ettiler. Hz. İbrahimin duası bereketiyle burası ibadet ve ticaret merkezi oldu. Hz. İbrahimin Kurân-ı Kerimde de zikri geçen duası şudur:
İbrahim demişti ki: Rabbim, bu şehri güvenli bir şehir yap, halkından Allaha ve âhiret gününe inananları çeşitli ürünlerle besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası! (el-Bakara 2/126)
Yüce Allah, Hz. İbrahimin duasını kabul etmiş ve Mekkeyi güvenilir belde (harem) yapmıştır. Mekke bizzat yüce Allah tarafından harem kılınmış ve bu durum Hz. İbrahim tarafından ilân edilmiştir. Harem kılınan bölge ile ilgili birtakım özel hükümler konularak bu bölge alemlerle sınırlanmıştır. Kâbeyi kuşatan Mescid-i Harâm ile çeşitli dönemlerde yenilenen alemler arasındaki uzaklık 6-18 km. arasında değişmektedir.
Kâbe yapıldıktan ve Mekke güvenilir belde(harem) ilân edildikten sonra Hz. İbrahim insanları hac ibadeti için bu şehre davet etti. Hz. İbrahim ile başlayan hac ibadeti bu güne kadar devam etti, kıyamete kadar da devam edecektir. Şehre ilk zamanlar Yemen taraflarından gelen Cürhümlüler, sonra yine Yemen taraflarından gelen Huzâalılar, sonra da Kureyşliler hâkim oldular. Huzâa kabilesinden Amr b. Luhay, Mekke ve Kâbe idaresini eline alınca tevhid geleneğini tamamen bozup şehirde puta tapıcılığı yaygınlaştırdı. Hz. Peygamber, Mekkeyi fethedip putları temizleyinceye kadar bu gelenek devam etti.
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Mekkede doğdu. Kırk yaşına gelince yüce Allah tarafından kendisine peygamberlik görevi verildi. Peygamber olan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ilk iş olarak, Mekkelilerden putları terk etmelerini ve Allaha inanmalarını istedi. Ona çok azı inandı, büyük çoğunluk şirk üzere olan hayatlarını devam ettirdiler. Hicret ile Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile Ona inananlar Medinede toplandılar. Mekkeli müşrikler müslümanları boğmak ve İslâmı yok etmek için Medineye üç kere saldırdılar. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları bu maksatla yapıldı. Müşrikler, her seferinde yenilip geri döndüler. Gün geçtikçe müslümanlar güçleniyor, müşrikler kan kaybediyorlardı. Öylesine kan kaybettiler ki, artık kendilerinde Medine üzerine yürüyecek gücü bulamadılar. Miladi 628 senesinde umre için Mekkeye gelen Hz.Peygamber ve ashabını müşrikler, şehirlerine sokmadılarsa da Hudeybiye Antlaşması ile Medine İslâm Devletini tanımak zorunda kaldılar. İslâm ordusu Medineye dönerken yolda, Mekke ile Medine arasında Fetih suresi nazil oldu. Bu sure, müslümanların kalblerine su serpti ve onları Mekke fethi konusunda umutlandırdı. Bir yıl sonra da Hz. Peygamber, Mekkeye gelerek yapamadığı Umrenin kazasını yaptı ve şehirde üç gün kaldı.
Hz. Peygamber ve beraberindekiler, Kaza Umresinden Medineye döndükten biraz sonra Mekkelilerin, Hudeybiye barış antlaşmasını bozduklarının haberini aldılar. Barış antlaşmasının şartlarından biri, iki taraf arasında on yıl savaş olmayacak; bir diğeri de Arap yarımadasındaki kabileler istediği tarafı tutmak konusunda serbest olacaklardı. Bekir oğulları kabilesi Kureyş tarafında yer almış; Huzâa kabilesi de müslümanların tarafını tutmayı tercih etmişti. Kureyşliler, Bekir oğullarını Huzâalılara karşı kışkırtmış ve bu kabilenin bazı adamlarını öldürtmüşlerdi. Kureyşliler, Bekir oğullarının Huzaâya karşı yaptıkları gece baskınında onlara destek vermişlerdi. Bu olup bitenlerden sonra Huzâa kabilesi, Medineye bir heyet göndererek Kureyşin ve Bekir oğullarının kendilerine yaptıklarını Hz. Peygambere bildirdiler. Bunu haber alan Kureyşliler de Ebû Süfyanı Medineye göndererek Hudeybiye barışının yenilenmesini teklif ettiler. Medinedeki girişimlerinden olumlu bir sonuç alamayan Ebû Süfyan, Mekkeye eli boş döndü.
Artık Mekkenin fethedilme zamanının geldiğine karar veren Hz. Peygamber, hazırlıklara başladı ve bu hazırlıkları gizli tuttu. Hz. Peygamber kan dökmemek ve düşmanı hazırlıksız yakalamak için gideceği yeri gizli tutarak sefer hazırlıklarına başladı. Müslüman kabîlelere haber göndererek Medinede toplanmalarını istedi. Ordusunun gerçek gücünü saklamak için bazı kabîlelerin yol boyunca orduya katılmalarını emretti. Fetih hazırlıkları yapılırken Medineden çıkışlar yasaklandı ve Medine-Mekke arasındaki önemli geçitlere nöbetçiler yerleştirilerek Mekkeye gidişlere izin verilmedi. Yapılan hazırlıkları Kureyşe bildirmek isteyen Hâtıb b. Ebî Belteanın gönderdiği haberci, bu durumdan vahiy yoluyla haberdar olan Hz. Peygamberin görevlendirdiği sahâbîler tarafından yakalandı, üzerindeki mektup alınarak Hz. Peygambere getirildi. Ayrıca Mekkelileri şaşırtmak için Mekke-Medine yolu üzerinde bulunan Batn-ı Edama Ebû Katâde el- Ensârî kumandasında bir keşif birliği gönderildi. Medinede idârî işler için Ebû Ruhmu, imamlık için Abdullah b. Ümmü Mektûmu vekil bırakan Hz. Peygamber, ordusuyla 13 Ramazan H. 8 (miladi 4 Ocak 630)de şehirden çıktı. Seferî oldukları için yolda oruçlarını açtılar. Yol boyunca katılanlarla birlikte on bin kişiyi bulan İslâm ordusu Merruzzahranda konaklayıncaya kadar Kureyşliler, bu seferden haberdar olamadılar. İslâm ordusu sefer halinde iken Hz. Peygamberin amcası Abbas da hicrete karar vermiş, âilesi ile birlikte Mekkeden ayrılmıştı. Yolda Hz. Peygamber ile karşılaşınca Hz. Peygamber ona,
Amca, ben peygamberlerin sonuncusuyum, sen de muhâcirlerin sonuncusu oldun dedi. Eşini ve çocuklarını Medineye gönderen Hz. Abbas da orduya katılmış ve Mekke fethinde hazır bulunmuştur.
Merruzzahrandaki karargâhta Hz. Peygamber her askere bir ateş yakma emri vermiş ve on bin ateş yakılmıştı. Müslümanlarla ittifak yapmış olan Bekir oğulları kabîlesine yaptıkları baskınlardan dolayı devamlı tedirgin olan ve çevreyi teftiş etmek için Mekkeden çıkan Ebû Süfyan ve beraberindekiler, bu ateşleri görünce ne olduğunu anlayamamış ve hayrete kapılmışlardı. Karargâhın çevresinde dolaşan Hz. Abbas tarafından yakalanan Ebû Süfyan ve beraberindekiler karargâha getirildiler. Hz. Peygamberin telkin ve teklifiyle Müslümanlığı kabul eden Ebû Süfyan, ertesi gün Mekkeye gönderilmiş ve Kureyşin İslâm ordusuna karşı durmasını engellemişti. Hz. Peygamber Ebû Süfyana:
Git, Mekkelilere söyle, bu orduya karşı durmasınlar. Mescid-i Harama sığınanlara dokunmayacağız. Senin evine sığınanlara dokunmayacağız. Kendi evlerinde oturanlara da dokunmayacağız buyurdu.
Ebû Süfyan, İslâm ordusundan önce Mekkeye giderek kendisinin müslüman olduğunu söyledikten sonra Hz. Peygamberin söylediklerini söyledi. Bunu işiten Mekkeliler bu üç yerden birine sığındılar. Bu durum, Mekkenin Kureyşliler tarafından İslâm ordusuna teslimi anlamına geliyordu. Hz. Peygamber bunu başarmıştı. O, gerçekten büyük bir erkân-ı harpti.
Dört koldan aynı anda Mekkeye girilmesini planlayan Hz. Peygamber, komutanlarına mecbur kalmadıkça kan dökmemelerini, kaçanları izlememelerini, yaralı ve esirleri öldürmemelerini ve bu emirlere riâyet ederek Mekkeye girdikten sonra Safâ tepesinde kendisiyle buluşmalarını emretti. 20 Ramazan H.8 (miladi 11 Ocak 630)de şehre girildi. Hâlid b. Velîdin komutan olduğu birliğe karşı müşrikler tarafından bir mukavemet gösterildi. Hâlid bu mukavemeti kırıp şehre girdi. Hz. Peygamber, Sad b. Ubâde ve Zübeyr b. Avvâmın komutanlık yaptıkları taraflarda herhangi bir karşı koyma olmadı. Çatışmanın çıktığı tarafta on iki(veya yirmi sekiz) kişi öldü, iki veya üç müslüman da şehid oldu.
Hz. Peygamber, kendi çadırını Hacûna kurduktan sonra diğer birliklerle Safâ tepesinde buluştu. Burada yaptığı konuşmada, Mekkenin harem bölgesi olduğunu ve bu durumun devam edeceğini vurguladı. Mekkelilere verilen emân neticesinde umumî af ilan edildiğini belirtti. Mescid-i Harama, daha önce belirtilen kişilerin evlerine ve kendi evlerine sığınanlarla, silahlarını bırakanların emniyette olduğunu, esir alınanların öldürülmeyeceğini ve hiç kimsenin takip edilmeyeceğini bildirdi. Demi heder edilenler diye anılan ve Hz. Peygamber ile müslümanlara karşı düşmanlıklarıyla tanınan on kadar kişi umumî affın dışında bırakıldı. Bunlardan yakalanan üçü öldürülmüş, İkrime b. Ebî Cehil, Vahşî, Safvan b. Ümeyye, Huveytib b. Abdiluzza gibi bir kısmı da Mekkeden kaçmış, sonra gelip Hz. Peygamberden af dilemiş ve müslüman olmuşlardır.
Kâbe ve çevresi şirk alâmetlerinden temizlendikten sonra Kâbenin içinde iki rekât namaz kılan Hz. Peygamber, Bilâl-i Habeşîye Kâbe damına çıkarak ezan okumasını emretti. Hz. Peygamberin îlân ettiği umûmî aftan çok etkilenen ve kendi gönül rızaları ile müslüman olan Mekkeliler, Hz. Peygambere biât ettiler. Kendilerine esir muamelesi yapılmayarak serbest bırakılan bu kişiler(tulekâ), Hz. Peygamberin bu iyiliğine müslüman olarak cevap verdiler. Zaten Hz. Peygamberin hedefi de onları öldürmek veya esir etmek değil, onları müslümanlıkla şereflendirmekti; bu da oldu. Kâbe putlardan temizlenip, Mekkeliler de müslüman olunca, şehir asıl hüviyetine kavuşmuş oldu. Hz. Peygamber fetih konuşmasında hac ve Mekke ile ilgili işler konusunda da bilgi verdi. Eskiden olduğu gibi Kâbe anahtarlarını Osman b. Talha taşıyacak, zemzemle de amcası Hz. Abbas ilgilenecekti. Hz. Peygamber, Attab b. Esîdi Mekke valiliğine, Saîd b. Saîdi çarşıyı kontrol görevine getirirken, Muaz b. Cebeli yeni müslüman olan Mekkelilere Kurânı ve dinî esasları öğretmekle görevlendirdi. Hicretten sonra Mekke ile Medine arasında başlayan düşmanlık sona ermiş, Hicaz bölgesinde İslâmın üstünlüğü tesis edilmiş oldu.
Mekke şehri dünyanın merkezi, Kâbe de Mekkenin merkezidir. Geçici bir zaman müşrikler tarafından putlarla doldurularak işgal altında tutulan Allahın evi Kâbe, Hz. Peygamber tarafından Mekkenin fethedilmesiyle hürriyetine kavuşmuş oldu. Bu şehrin fethedilmesi kolay olmadı. Mekke döneminde müşriklerin Hz. Peygambere ve müslümanlara çektirdiği sıkıntıları hepimiz biliyoruz. Onlara sabırla göğüs geren Hz. Peygamber ve ashâbı hicret ederek ayrıldıkları Mekkeye sekiz sene sonra fetihle girdiler. Demek ki her hicretin sonunda bir fetih vardır. İnsanlar günahlardan hicret eder ve günahları terk ederlerse onlar için de manevî fetihler müyesser olur. Dünyaya nisbetle Kâbe ne ise, insana nisbetle kalp de odur. Kâbeyi putlardan temizlemek ne kadar güzel bir şey ise, kalbi kötü duygulardan temizlemek de işte o kadar güzeldir.
Hz. Peygamber Mekkeyi fethetmekle zoru başardı. Bugünkü müslümanların bu başarıyı iyice tahlil edip bu olaydan ders ve ibret çıkarmaları gerekir. Hz. Peygamberin sünnetine sarılmak, Onu giyim-kuşam, yeme-içme, yatma-kalkma, yürüme-gezme gibi konularda taklit etmekle olmaz. Onun derdini, dâvâsını, mücâdelesini anlamak ve bu mücâdeleyi hayatımıza taşımakla olur. Hz. Peygamber Kurânı nasıl anlamış, İslâmı nasıl yaşamış, dostlarına nasıl davranmış, düşmanlarını nasıl alt etmiş, dünyaya ve âhirete nasıl bakmış; işte asıl sünnet, bunları anlamak ve hayatımıza taşımaktır.
Hz. Peygamberin sünnetinde acele etmek ve sabırsızlık yoktur. O, sabrın sonunun selâmet olduğunu bilen ve bize sabırlı olmayı tavsiye eden bir Peygamberdir. Ümeyye b. Halef tarafından boğazına ip bağlanan ve Mekke sokaklarında dolandırılan Hz. Bilâl-i Habeşînin on, onbeş sene sonra Kâbenin damına çıkıp ezân okuyacağı hangi Mekkelinin aklından geçerdi? Veya hangi müslüman kısa zamanda böyle bir zafer elde edilebileceğini düşünürdü? Evet, bütün bunlar Yüce Allahın lütfudur. Bütün bu olaylar gösteriyor ki, inananların yardımcısı Allahtır. Öyleyse, Allah var dert yok; Allah var gam yok.
Hz. Peygamber, hiçbir zaman düşmanı gözünde büyütmemiştir, onu küçük de görmemiştir. Düşman ne kadar büyük, kalabalık, güçlü olursa olsun onu alt etmenin ve yenmenin bir yolu vardır. Biz, sevgili Peygamberimizden işte bunu öğrenmekteyiz. O, bize, dağ ne kadar yüksek olursa olsun, her dağın başından aşan bir yolun var olduğunu öğretmektedir. Dağın yüksekliğine bakıp da Bu dağ aşılmaz, boşuna yorulmayalım diyenlerle yola çıkılmaz. Bu gibiler bizi yarı yolda bırakırlar. Her dağın başından bir yol aşar ve yollar Allaha gider diyen babayiğitlere ihtiyacımız var