Mart ayının son gecesi… Cemrelerin marifetiyle şenlenen tabiatın Nisan için titremeye başladığı o saatlerde… Hudutlarını yitirmiş iki gönül, iki nefes, ikiyken bir olmaya koşan bir heves… Sultanahmet minârelerinin ruh aydınlatan ışığında sarmaşık kesildi. Sarmaşık olmanın gereği, aşkın şahikalarından süzülerek inmekti yeryüzüne… Karıştırırken Yedi Tepe geceyi gündüzüne… Birlikte tırmandık âheste adımlarla, yokuşların en düzüne… Yokuşun adı sevdâ… Bakışın adı sevdâ… Ve dahi o gece, her çiçeğin kokuşu sevdâ!
Derviş mekanından, dervişâne duyuşlar eşliğinde bilinmez bir yere yükselirken şu varlık denilen yokluk, itiraf etmeliyim! Sen yada ben yoktuk… Bir biz vardı ki; gönüller sultanı Yunus’un lisânıyla bizden içeri… Takvimler hiç böyle mesut görmemişti, gönül kısrağıyla doludizgin zafere koşan Güçer’i… Hilâlin tebessüm eden yüzüyle, senin rahmâni göz yaşların arasında, Yaradan’a yakın olmak adına telaş ile kanat çırpan bir Yusufçuktan başka neydim ki o ân… Sen… Ey cânân tâcını takmaktan ferâgat etmeyen cân! Göz yaşların içimdeki ummana yakamozlar ekti o gece… Şimdi sana râm olmakla şereflenmekte, biçâre ve aşk ateşiyle lâl olmuş dilimden, semâya savrulan her hece!
Bir bardak demli ve dahi gözleri nemli çayın şehadetiyle mim koyduğum o âna yemin olsun ki; göklerin şefkat kapısı, ardına kadar açıktı o ezanlar boyunca… Ne hoş ağlayıştı, o Zühre yıldızından ilham almış gözlerdeki… Ve o ne bahtiyâr bir ağlayıştı, ruhumdaki gam yarasının kabuğunu soyunca… Ne hoş ağlayıştı… Buselerimle goncaları kıskandıran yanakların, o billur tanelerin yakıcı serinliğine doyunca… Sükutun içimde kopardığı vâveylânın adıydı aşk… Sana nihâyet kavuşmuş olmanın tadıydı aşk… Aşk… Dilden bir heceyle kurtuluveren bu kutsi kelâm… Gönlümün, tâ Levh-i Mahfuz’dan beri murâdıydı…
Minârelerin göklere değen başında uçuşan martıları kucaklayan ışığın, önümüzü aydınlattığını sezdiğim o ân, okunan yatsı ezanıyla sükûn bulan kaygılarımın ötesinde, sana tutunmuş yüreğimin cümle uçurumdan emin olmasıydı beni ben eyleyen… Aslında sen eyleyen… Ruhundaki ilâhi aynada seyrettiğim benliğim… Acaba ben miyim? Yoksa ben sende gitti de, şimdi ben sen miyim? Sen mi yazıyorsun şu ân bu satırları bana?
Zaman mağlubiyeti tattı o gece… Gece, kadifeden bir siyah giymiş, salınırken sevdâlı gözlerin derinliğinde, mekânı yenmek arzusuyla şahlandı varlığım… Şu ân ırak diyârların nöbetinde bekleşen iki yürek için, mekâna galip gelmek nasip olsun diye duâ eden Erciyes’in, mehtâba senin yüzündür diyerek baktığını, Kızılırmak’ın ismine kafiyeler düzen bir coşkunlukla aktığını bilesin ey peri! Bu saadet… Yaradan eliyle vuku bulmuş bir tesadüf eseri… Artık ne gam! Neylesin ruhuma vurulan her darbenin sahibi, yaşlı zaman keseri… Aşkınlık denilen rüyanın hakikate adım atışını kutlayan bahara, poyrazların sözü geçmez bundan sonra…
Bir yatsı ezanı… Bir mor lâlenin çiğ düşmüş gözleri… Titreyerek patlayan tomurcuklarını, gövdesine sıçrayan yeşil bir ışık huzmesiyle cesaretlendiren bir ağaç… Dudaklarıma vurulmuş bir mührün ebedi çıkmazlığıyla, Der Saadet’te saadet hırkası giyen kelâmımın kora dönmesi… Ve söz denilen diyâra sığmayıp yüreğimden taşan nice kıvılcım! O gece… Bir garip çoban ve bir zarif Ece… Kerevetinden seyreyledikleri âlemi, sevdâ lisânıyla çınlattılar… Ve ertesi sabahı getiren seher vakti, İstanbul’un bütün lâleleri bu vuslat ânını anlattılar…
Lâlelerin dilinden düşürmediği bu hikâye, bir mor lalenin nefesiyle, yeniden dirilen bir şeydâ bülbülün lisânıyla, baharın şarkısı oldu:
Meğer seni beklemiş tehir eden bu katar,
Ufka taht kuran güneş doğmak için cân atar!
Zâhirden bâtınadır âşık ruhun hicreti,
Akıl yetmez olunca, neden kaşını çatar?
Farkı fark eyleyince, tutuşturdum sureti,
Fikri gâfil değilim, asıl, elimden tutar…
Elem bitti emele yorar oldum gayreti,
Rindlerin esrârıyla sanki bir devir batar…
Yerle göğün aşkı bil, yağmur denen nimeti,
Irgalarken toprağı ne hoş çamura katar…
Lâlezârın iklimi yoğururken hasreti,
Mor akşamların nuru karanlıkları yutar…
Aşka eren Bayâtî eğirirken hâlveti,
Zirâ sana vardı yâr, tehir eden bu katar…
Güçer Kafa