- Üyelik Tarihi
- 23 Haz 2010
- Mesajlar
- 5,705
- Aldığı Beğeniler
- 14,607
- Takım
- Galatasaray
tabiat üzerine ibrahim tenekeci ile yapılan bir sohbetten kesitler;
Gündüz görür, gece ise duyarsınız. Duymak, sadece işitmekten değil, görmekten de önce gelir. Belki de bundan dolayı, geceyle ilgili her şey, daha bir dikkatimi çekiyor. Sözgelimi, Tarık sûresinin ikinci ayetinde, “geceleyin gelen nedir, bilir misiniz” diye soruluyor. Evet, bunu çok düşündüm.
Gece güzeldir ve güzel olan her şeyin bir tarafı karanlıktır. Dağlarda, o yıldızların altında; çadırsız, battaniyesiz ve savunmasız bir şekilde gecelediğiniz vakit, sadece kafanız değil, kalbiniz de çalışmaya başlıyor. Biz buna, ‘kalbinin en tenha, en mahcup yerine gitmek’ diyoruz. Bu, yürüyüşlerin en güzelidir.
Yaşımla beraber, tabiata düşkünlüğüm de ilerledi. İnsan, büyüdükçe merhamet sahibi oluyor yahut olmuyor.
Tabiat, benim için, Allah’ın Tabiatı’dır. Her şey onun bir parçasıdır, ondan bir parçadır. Dolayısıyla, emanet ve hatır bahsine girer.
Tabiat, insanın çıkış noktasıdır. Dolayısıyla, anayurdumuzdur. Peygamber Efendimiz, “sılâ-ı rahim, ömrü uzatır” buyurmuşlardır. Bu mübarek sözü, sadece memlekete gitmek olarak anlamıyorum. Dağlar, vadiler, ormanlar, tatlı su kaynakları; hepsi buna dahildir.
Tabiatı ne kadar hor kullanırsak kullanalım, sonuç olarak, hep şu Japon haikusuna geliyoruz: Esirgemez kokusunu / Dalını kırandan da / Erik çiçeği.
İnsanın toprakla arası açıldıkça, insanî olanla da arası açılıyor. Şehirlerdeki acımasızlığın, merhametsizliğin birinci nedeni, bana kalırsa, budur.
Kekik kokuları eşliğinde yürümek, oturmak; bunlar elbette çok güzel şeyler. Fakat bu ne kadar ve nereye kadar mümkün? Pekala, evlerimizin, balkonlarımız bir köşesinde, saksılardan oluşan kurtarılmış bölgeler kurabiliriz. Toprak, anlayışlıdır, halden anlar.
Topraktan, ağaçlardan, sulardan öğrenecek çok şey olduğuna inananlardanım. Bir örnek vereyim: Henüz çocuktum. Kış gelince, babam beni bahçelere gezmeye götürürdü. Üstelik İstanbul’da. Ağaçları, gövdesinden tanımayı öğretirdi bana. Sorardı ve bilirsem, hem sevinir, hem sevindirirdi. Öyle ya, üzerinde yaprağı, çiçeği yahut meyvesi olan ağacı herkes bilebilirdi. Önemli olan, bunlar yokken, yani en zor zamanında, en ağır şartlarda ağaçları tanıyabilmekti. İnsanlar da böyle değil midir? İyi günlerinizde, çiçekli ve meyveli zamanlarınızda, kimin dost olup olmadığını pek anlayamazsınız. Ancak kış geldiğinde, zorluk ve yokluk günlerinizde dostlarınız, kalben tanıdıklarınız belli olur.
Şu sözü de, önemine binaen, buraya sıkıştıralım: Ağaç ne kadar yüksek olsa da, yaprakları yere düşer.
Özellikle sulara karşı özel bir merakım var. Sırf kaynağından içmek için dağlara tırmanıyor, mağaralara giriyorum.
Parmak izleri gibi, suların hepsi birbirinden farklıdır. Her kaynağın bir dili, bir özelliği vardır. Her insan yol-yordam bilmez, fakat her su yol-yordam bilir. Yetenekli ve sabırlıdır.
Önceden, insanlar suyun ayağına giderdi. Şimdi ise su insanların ayağına geliyor. Bu ikisi arasındaki fark, sanıldığından daha büyük. Biri suya azizlik payesi veriyor, diğeri vermiyor.
Çocukluğumuzda ve ilk gençlik yıllarımızda, su bize el verirdi. Artık ellerimiz bile bize su vermiyor. Sahi, en son ne zaman elinizle bir çeşmeden, pınardan su içtiniz?
Su, büyük bir kültürün, medeniyetin taşıyıcı unsurlarından biriydi. Kuşa ‘saka’ adını veren, ‘bugün ağam sudan soğuk bakıyor’ türküsünü söyleyen, işte bu kültürdü. Şimdi, suyu da tüketim nesnesine dönüştürdük. Raf ömrü olan herhangi bir şeye. Oysa eskiler, suyun ticaretini yapmaya iyi gözle bakmazlardı.
Bana öyle geliyor ki, dünya, ölmeden önce içilen bir yudum sudan ibarettir. Bu yüzden, kıymetini bilmek gerekir.
Toparlayalım: Vâkıa sûresinin altmış sekizinci ayetinde, “hiç içtiğiniz suyu düşündünüz mü” diye soruluyor. Bu soru hiç aklımdan çıkmıyor.
kaynak: gencdergisi.com
Gündüz görür, gece ise duyarsınız. Duymak, sadece işitmekten değil, görmekten de önce gelir. Belki de bundan dolayı, geceyle ilgili her şey, daha bir dikkatimi çekiyor. Sözgelimi, Tarık sûresinin ikinci ayetinde, “geceleyin gelen nedir, bilir misiniz” diye soruluyor. Evet, bunu çok düşündüm.
Gece güzeldir ve güzel olan her şeyin bir tarafı karanlıktır. Dağlarda, o yıldızların altında; çadırsız, battaniyesiz ve savunmasız bir şekilde gecelediğiniz vakit, sadece kafanız değil, kalbiniz de çalışmaya başlıyor. Biz buna, ‘kalbinin en tenha, en mahcup yerine gitmek’ diyoruz. Bu, yürüyüşlerin en güzelidir.
Yaşımla beraber, tabiata düşkünlüğüm de ilerledi. İnsan, büyüdükçe merhamet sahibi oluyor yahut olmuyor.
Tabiat, benim için, Allah’ın Tabiatı’dır. Her şey onun bir parçasıdır, ondan bir parçadır. Dolayısıyla, emanet ve hatır bahsine girer.
Tabiat, insanın çıkış noktasıdır. Dolayısıyla, anayurdumuzdur. Peygamber Efendimiz, “sılâ-ı rahim, ömrü uzatır” buyurmuşlardır. Bu mübarek sözü, sadece memlekete gitmek olarak anlamıyorum. Dağlar, vadiler, ormanlar, tatlı su kaynakları; hepsi buna dahildir.
Tabiatı ne kadar hor kullanırsak kullanalım, sonuç olarak, hep şu Japon haikusuna geliyoruz: Esirgemez kokusunu / Dalını kırandan da / Erik çiçeği.
İnsanın toprakla arası açıldıkça, insanî olanla da arası açılıyor. Şehirlerdeki acımasızlığın, merhametsizliğin birinci nedeni, bana kalırsa, budur.
Kekik kokuları eşliğinde yürümek, oturmak; bunlar elbette çok güzel şeyler. Fakat bu ne kadar ve nereye kadar mümkün? Pekala, evlerimizin, balkonlarımız bir köşesinde, saksılardan oluşan kurtarılmış bölgeler kurabiliriz. Toprak, anlayışlıdır, halden anlar.
Topraktan, ağaçlardan, sulardan öğrenecek çok şey olduğuna inananlardanım. Bir örnek vereyim: Henüz çocuktum. Kış gelince, babam beni bahçelere gezmeye götürürdü. Üstelik İstanbul’da. Ağaçları, gövdesinden tanımayı öğretirdi bana. Sorardı ve bilirsem, hem sevinir, hem sevindirirdi. Öyle ya, üzerinde yaprağı, çiçeği yahut meyvesi olan ağacı herkes bilebilirdi. Önemli olan, bunlar yokken, yani en zor zamanında, en ağır şartlarda ağaçları tanıyabilmekti. İnsanlar da böyle değil midir? İyi günlerinizde, çiçekli ve meyveli zamanlarınızda, kimin dost olup olmadığını pek anlayamazsınız. Ancak kış geldiğinde, zorluk ve yokluk günlerinizde dostlarınız, kalben tanıdıklarınız belli olur.
Şu sözü de, önemine binaen, buraya sıkıştıralım: Ağaç ne kadar yüksek olsa da, yaprakları yere düşer.
Özellikle sulara karşı özel bir merakım var. Sırf kaynağından içmek için dağlara tırmanıyor, mağaralara giriyorum.
Parmak izleri gibi, suların hepsi birbirinden farklıdır. Her kaynağın bir dili, bir özelliği vardır. Her insan yol-yordam bilmez, fakat her su yol-yordam bilir. Yetenekli ve sabırlıdır.
Önceden, insanlar suyun ayağına giderdi. Şimdi ise su insanların ayağına geliyor. Bu ikisi arasındaki fark, sanıldığından daha büyük. Biri suya azizlik payesi veriyor, diğeri vermiyor.
Çocukluğumuzda ve ilk gençlik yıllarımızda, su bize el verirdi. Artık ellerimiz bile bize su vermiyor. Sahi, en son ne zaman elinizle bir çeşmeden, pınardan su içtiniz?
Su, büyük bir kültürün, medeniyetin taşıyıcı unsurlarından biriydi. Kuşa ‘saka’ adını veren, ‘bugün ağam sudan soğuk bakıyor’ türküsünü söyleyen, işte bu kültürdü. Şimdi, suyu da tüketim nesnesine dönüştürdük. Raf ömrü olan herhangi bir şeye. Oysa eskiler, suyun ticaretini yapmaya iyi gözle bakmazlardı.
Bana öyle geliyor ki, dünya, ölmeden önce içilen bir yudum sudan ibarettir. Bu yüzden, kıymetini bilmek gerekir.
Toparlayalım: Vâkıa sûresinin altmış sekizinci ayetinde, “hiç içtiğiniz suyu düşündünüz mü” diye soruluyor. Bu soru hiç aklımdan çıkmıyor.
kaynak: gencdergisi.com
